bilimkurgu kulubu

Edebiyat

Tarih: 5 Eylül 2015 | Yazar: Konuk Yazar

0

H.G Wells ve Sosyalizm – 3. Bölüm: Dünyaların Savaşı

“Fakat boş değillerse, bu Dünyalarda kimler yaşıyor?. Dünyanın efendileri biz miyiz yoksa onlar mı? Ve her şey insan için nasıl yaratılmış olabilir?” -Johannes Kepler

“O şey geliyordu. Dünya’ya savaş açmaya.” Dünyalılar ve diğerleri şeklinde yaratılan ikili yapı, bilimkurgunun başlıca temalarındandır. 1898 yılında kaleme aldığı Dünyaların Savaşı adlı eserinde ‘o şey’ diyerek dünyalılardan farklı bir varlığın geliş anına işaret eden Wells, bu ikiliği özellikle geleceği tahmin edecek ve var olan dünya düzenini eleştirecek şekilde kullanır. 2002 yılında romana bir eleştiri yazısı yazan ve bu yazısı romanın önsözü olan Arthur C. Clarke’a göre, bu romanın “içindeki bazı pasajlar geçen yüzyılın sonunda yazıldığı dönemden çok günümüze uygundurlar.” Çünkü gerek zehirli gaz ve uçakların savaşta kullanımlarının romanda anlatılması, gerekse de savaş arenasının yıkıcı gücünün romanda benzersiz şekilde betimlenmesi sayesinde, Wells bu eseri aracılığıyla “I. Dünya Savaşı ve II. Boer Savaşı’nı” önceden betimlemiş gibidir. Ayrıca romanda yalnızca toplumsal düzen, hegemonya, ötekileştirme ve birlik odaklı temalar değil; aynı zamanda bilim ve teknolojinin gücü, evrim teorisinin etkileri, etiğin evrimi, aklın eğitimi gibi meseleler de Wells’in diğer üç romanından daha geniş çaplı bir şekilde temalandırılır. Yine Arthur C. Clarke’ın Wells hakkında;

“… o insanların gelişmeyi başarabilecekleri bütün dünyalarda akla dayanan, barışçıl toplumlar kuracaklarına inanıyordu. Bugün, türümüzün tarihinde daha önce hiç olmadığı kadar, bizim buna ihtiyacımız var.”

diyerek, Wells’in yazdıklarının okuru bağlayıcı kısımlarını net olarak dile getirmesi de yine aynı sonucu vurgular: Roman boyunca genel hedef Marslıların istilasına uğrayan medeniyetin kurtuluşu için en ideal yolları dile getirmek, bu sayede o zamanın ve ileriki çağların aynı hataya düşmesini engellemek ve barışın devamını sağlamak ön plandadır.

maxresdefault

Zaman Makinesi’nde anlatıcının şimdiki zamandan geleceğe, Görünmez Adam’da ise Yabancı’nın kendini ayrı tuttuğu şimdiki zamana müdahale etmesi anlatılırken; Dünyaların Savaşı’nda Marslıların gelecekten gelerek dünyaya müdahale etmesi (bir nevi bir karşı atak) ve hatta saldırıda bulunması söz konusudur. Marslıların Gelişi ve Marslıların Kontrolündeki Dünya şeklinde iki kitaba ayrılan romanın birinci kitabında betimlenen Marslıların saldırılarıyla amaçladıkları bir nevi Dünya’yı hegemonyaları altına alarak kolonileştirmektir. Kitabın eleştirmenlerinden John Batchelor’a göre, Wells bu yönde bir işgal edebiyatıyla, “19. yüzyılın sonlarında Avrupa’nın Afrika’yı uygarlaştırması esnasında yaptıklarıyla açık bir şekilde paralellik kurar.” Çünkü zamanında Avrupa, kendi ihtiyaçları doğrultusunda Afrika üzerine gidip oranın kaynaklarını sömürürken, ”Marslıların besin kaynağı olarak inkar edilemeyecek şekilde insanları yeğlemeleri” ve insanlardan kanı alıp direkt olarak kendi bedenlerine enjekte etmeleri benzer şekilde metaforlaştırılır.

Üstelik Marslıların saldırısı kesin olarak İngiltere’ye bir ihtimal de “Berlin ya da Paris… belki de daha kuzeye doğru” gerçekleşir, çünkü eğer bir “Dünyaların Savaşı” olacaksa bu ancak Avrupa odaklı başlayan ve devam eden bir savaş olabilir. Ayrıca romanın ikinci kısmında anlatıcı Marslılardan saklandığı yerden çıkıp bir adamla karşılaşınca, adamın yaşanan onca felakete rağmen anlatıcıya hemen “Burası benim bölgem. Nehre kadar tepenin tümü ve arka tarafta Clapham’a ve kırın kıyısına kadar olan yerler” demesi de yine insanın içindeki hegemonya eğilimine bir nokta atışıdır. Peki bu izlenimlerin haricinde, böyle bir işgal edebiyatıyla toplumculuk bazında anlatılmak istenen nedir?

war_of_the_worlds_tripods_1

Dünya’dan daha yaşlı olan Mars’ın küresel soğuma evresine girmesiyle beraber Marslılar -bir nevi kendi gezegenlerinin tükenmesinin ardından- yeni yaşam alanı olarak kendilerine Dünya’yı seçer ve bir çok silindir şeklinde makine ile İngiltere’ye saldırırlar. Yine ismi bilinmeyen bir ana karakter (malum Wells ana karakterleri isimlendirerek ön plana çıkarmaktan ziyade onları isimsiz bırakarak bireyin değil toplumun önemini vurgular) roman boyunca anlatıcılık yapar. Eşi ve hizmetçisini henüz bir füze saldırısına uğramamış olan Londra’ya bırakan anlatıcıya göre, her ne kadar Marslıların saldırısı bir felaket niteliğinde olsa da bu saldırının birleştirici bir yanı vardır: “Dünya tarihinde daha önce bu kadar büyük bir kalabalık birlikte hareket edip, birlikte acı çekmemiştir.” Ama yine de Marslıların saldırısından önce “Farkında değildim, ama pek uzun sürecek tuhaf ve korkunç günler boyunca uygar bir ortamda yiyeceğim son akşam yemeğiydi” diyerek uzaylıların istilasının uygarlığa tehdit olduğunu düşünen ve bir nüansla ‘son akşam yemeği’ göndermesi yapan anlatıcı, bir toplumun başka bir güç tarafından hegemonya altına alınmakla nasıl bir felaketle karşılaşacağı mesajını verir.

Kısa bir sürede Richmond, Kingston, Wimbledon ve Londra’yı ele geçiren Marslılar; yaklaşık altı milyon insanın yaşadıkları şehirleri terketmelerine, geri kalanların da neredeyse tümünün ölümüne sebep olurlar. “Bu uygarlığın yıkılışının, insanoğlunun sonunun başlangıcı” olur. Hükümet, insanlara tehlike arz eden şehirleri terk etmeleri konusunda anonslarda bulunurken, anlatıcı Londra’da önce bir asker sonrasında ise bir papazla birlikte bir eve sığınarak Marslıların gitmesini bekler. Wells’in tıpkı diğer üç romanında olduğu gibi bu romanda da yine yalnız kalan ana karakterin etrafında o ya da bu şekilde hep birileri bulunur. Saldırıdan topyekün kaçan insanlar arasından ‘sürüden ayrılanın kapıldığı’ bir sistemde yalnız kalanlar hep ölmektedirler. Dolayısıyla birlik olmanın yüceltildiği bu romanda, insanların yalnızca kendilerini değil herkesi düşünmeleri gerektiği vurgulanır. Örneğin;

“Çabucak evimi terk etmem gerektiğini ve bu nedenle arabaya ihtiyacım olduğunu (meyhaneciye) açıkladım. O anda meyhanecinin de neredeyse aynı derecede acil olarak kendi evinden ayrılmasının gerekeceğini düşünememiştim.”

diyen anlatıcı başta yalnızca kendisini düşünür. Üstelik bunu yapan sadece anlatıcı değil belki de tüm halktır, çünkü kimse ne komşusunu tanır ne de başkalarıyla beraber bir şeyler yapmaktan hoşlanır. İnsanlar ancak Marslıların ilk attığı füzenin ışığı üzerine tartışırken ya da ilk gelen silindirin kapılarının ardında ne olduğunu çözmeye çalışırken bir araya gelmeye başlarlar. “Sustuk ve bir süre boyunca bana kalırsa birbirimize eşlik etmekten az da olsa bir rahatlık hissi duyarak, olanları izlemeye koyulduk” diyen anlatıcı insanların beraber bir şeyler yapmaya zamanla ne kadar uzak kaldıklarını belirtir. Wells’in tıpkı “Medeniyeti Kurtarma: İnsanlığın Muhtemel Geleceği” adlı fikir yazısında zaman içinde medeniyet tanımını önce İngiltere, sonra Avrupa en sonunda da Dünya geneline yayması gibi, bu romanda da Marslıların istilası insanların birlik inancının ölçeğini büyütür ve bu istila “insanoğlunun hep birlikte yaşaması gerektiği düşüncesine büyük bir destek kazandırmıştır.”

wartop

Romanda bir medeniyet olarak hep birlikte yaşamın gerekliliğini vurgulamanın bir diğer yolu da Marslıların ötekileştirilmesidir. İnsanların bilinmeyene karşı takındıkları negatif tavrı göstermek için romanda sürekli olarak tıpkı Görünmez Adam’da insanların Griffin’i ötelemesi gibi, insanların  Marslılar’dan iğrenmesi ve onları ‘başka’ varlıklar olarak görmesi eleştirilir. Dünya’ya ilk varan silindirin açılmasını bekleyenlerden biri olan anlatıcının “herkes bir adamın çıkmasını bekliyordu –belki biz dünya üzerindeki insanlardan biraz farklı bir adam, ama esasları bakımından bir adam işte” demesi, bir nevi insanların kendileri gibi olmayan varlıkların varlığından dahi emin olmadıklarının canlı kanıtıdır. Üstelik hem Zaman Makinesi’nde Zaman Gezgini’nin Morlockları ilk gördüğünde onlardan tiksinmesi hem de Görünmez Adam’daki yan karakterlerin Görünmez Adam’ı iğrenç, tuhaf, yabancı biri olarak nitelemesi gibi; bu romanda da insanlar Marslılara benzer “şeytan” emsalinde yakıştırmalar yaparlar:

“Canlı bir Marslı görmeyen birinin, yaratığın görünüşünün yarattığı o acayip dehşeti hayal etmesi mümkün değildir… Bu ilk karşılaşmada, ilk bakışta bile tiksintiyle dolmuş ve dehşete kapılmıştım.”

Ayrıca romandaki yan karakterlerden Bayan Elphinstone, daha önce İngiltere’den başka hiçbir ülkede bulunmamış, Marslıların saldırısıyla da diğerleri gibi ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Anlatıcının bu bayan hakkında “kendini hiç kimseyi tanımadığı yabancı bir ülkede bulmaktansa ölmeyi tercih edebilirdi… Zavallı kadına Fransızlarla Marslılar birbirinin aynısı olacakmış gibi geliyor olmalıydı” demesi ise Bayan Elphinstone gibi bir yan karakterin o zamanın insanlarının yabancılara nasıl baktığını gösterir. Yani Wells Dünyaların Savaşı adlı romanında toplumculuk temasını işlerken hem Avrupa hegemonyasını ve bireyin sahiplenmeye duyduğu eğilimi eleştirir, hem hümanistik bağlamda ötekileştirmenin yanlışlığını işaret eder, hem de birlik ve beraberliği önce milli sonra evrensel ölçekte vurgulayarak ileriki yıllarda yaşanmış olan I. Dünya Savaşı ve II. Boer Savaşı’nı önceden biraz olsun betimlemiş olur. Tüm bu mesajları da I. Dünya Savaşı sonrası yazdığı Medeniyeti Kurtarma: İnsanlığın Muhtemel Geleceği adlı eserinde bir nevi projelendirir.

Yazan: Özge Özçelik

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...