Rebel Moon 2 - The Scargiver

Rebel Moon’un Göz Kanatan Devam Filmi: The Scargiver

Rebel Moon‘un (İsyankâr Ay) ikinci kısmı da Netflix‘te izleyiciyle buluştu. İlk kısımda yönetmen Zack Synder, Yedi Samuray ve Yıldız Savaşları’nı harmanlayarak ortaya çarpıcı bir kolaj sermişti. Karakterlerin arka planı merak uyandırıcıydı, bu karakterlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan enerji dikkate değer bir potansiyeli vadediyordu. Fakat yayımlanan ikinci bölümün seyircide bıraktığı izlenim, bir baloya büyük bir şaşaayla girip bütün bakışları üzerinde toplayan birinin gecenin sonunda aslında o kadar da hoş olmadığının fark edilmesi gibi.

Snyder’ın geçmişinin güzel sanatlar olduğu biliniyor, özellikle resim arka planını filmografisini dolduran chiaroscuro stilindeki yavaş-hızlanma efektlerinde görüyorsunuz. Ancak The Scargiver‘ı sanatsal bir esere benzeteceksek, onu Goya’nın Oğlunu Yiyen Satürn (Saturn Devouring His Son) tablosuyla karşılaştırabiliriz, çünkü film neredeyse monokramatik ve izlerken başınızı koparıyor gibi hissettiriyor. Snyder, Army of the Dead ile başlayarak filmlerinde kendine has bir ruh yakalamıştı, ama bu ruh Rebel Moon devam filminde kayboluyor. Sadece kareler konusunda bir vizyon eksikliği yok, coğrafya ve tempo bile çok kaygan bir hâle geliyor. Hatta diyebiliriz ki, Scargiver’ın bütçesinin dörtte biriyle yapılan aksiyon filmleri bile filmin ikinci yarısına yayılan Veldt’teki savaş sahnelerinden daha etkileyici. Eğer bu seriyi çekerken ana niyetlerden biri Star Wars‘un yapamadığını yapmaksa, Rebel Moon’un Rogue One veya Andor‘dan daha sert olması gerekmez miydi? Fakat filmin ikinci kısmında bunu göremiyoruz.

Yine de filmin, fark edildiğinde zihinde hoş akis bırakan birkaç ayrıntısı mevcut. Birincisi Anthony Hopkins. Oscar ödüllü, Hamlet‘ten Hannibal Lecter‘a kadar herkesi oynayan bu efsanevi aktör, sahip olduğu hoş İngiliz sedasıyla ikinci bölümün başında ilk bölümün kısa bir özetini seslendiriyor.

“Ana Dünya’nın sınırlarının uzağında, gaz devi Mara’nın etrafında dönen Veldt adlı küçük bir ay vardı… Cora adında bir kadın ve Gunnar adında bir adam, köyden ayrılıp korkunç gemiye karşı duracak savaşçıları toplamak için yola çıktı. Cora, Gondoval’ın yüzen iskelelerinde pusuya düşüldüğünde Amiral Noble’ı yenilgiye uğrattı ve onun parçalanmış bedenini kayalık kıyıya bıraktı.”

Düz bir bakışla saçma olabilecek derecedeki bu basit sözleri, Hopkins o teatral sesiyle büyük bir ciddiyet içinde seslendirdiğinde kulağa ne kadar da harika geliyor, değil mi? Zaten Hopkins, filmde kafasına pagan başlık takmayı seven bir robota da ses veriyor, bu nedenle hazır ekipteyken Synder’ın onun sesini açılışta da kullanması zekice olmuş. Filmdeki diğer bir güzellik de parıl parıl parıldayan kılıçların estetizasyonu. Özellikle de bir tür gizemli-samuray karakter tarafından kullanılıyorlarsa; mesela Nemesis gibi harika bir isme sahip tek kollu siborg bir karakter tarafından. Nemesis karakterini canlandıran oyuncu Doona Bae’yi daha önce Jüpiter Yükseliyor ve Sense8 gibi bilimkurgu yapıtlarında da görmüştük, ayrıca kendisi Bong Joon-Ho’nun The Host filminde de harika bir performans sergilemişti. Nemesis ne zaman parıldayan iki kılıcıyla beraber görünse, hele de kötü adamların birkaçını doğrasa müthiş orgazmik bir katarsis yaşıyorsunuz. Sonuncu güzellik ise uzaydaki köylü çiftçilerin dağlara değil ama “köylere gel, köylere” dercesine bir huzurla yaptığı harman ve hasat dansı elbette.

Rebel Moon: The Scargiver, ilk saatinin önemli bir kısmında, çıkacak büyük savaş öncesinde köylülerin hasat faaliyetlerini ve savaş hazırlıklarını “Anadolu’yu Gezelim Görelim” belgesel formatını anımsatırcasına sündüre sündüre gösteriyor. Hatta artık bir noktadan sonra insanın aklına Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” adlı şiiri bile geliyor. Fakat kendilerini kötü uzay Nazilerinden koruyacak savaşçılar grubuna dönüşmelerinde, tarih boyunca egemenlerin zalimliklerine karşı onurlarıyla direnen grupların kahramanlıklarını anımsatan tını mevcut.

Filmin Nuri Bilge Ceylan çekimlerini anımsatan ilk yarısında, herkesin geçmiş travmaları hakkında şiirsel konuşma şansı bulduğu, film içinde mini-filmlere dönüşen sahneler de unutulmamalı. İlk filmde, karakterlerin bir anda gökten zembille iner gibi sahnelerin ortasına düştüğü ve arka plan öykülerinin daha iyi işlenmesi gerektiği eleştirileri yapılmıştı. Âdeta bu eleştirilere cevap vermek istercesine çekilen bu sahneler, bir zamanların efsanesi Lost dizisindeki karakter arka plan öykülerini çağrıştırıyor.

Filmde yer alan düşünceli, varoluşsal krizler yaşayan robota da dikkat çekmek lazım. Anthony Hopkins’in seslendirdiği, adının “Jimmy” olduğunu bildiğimiz robota belki de ünlü Rus yazara atıfla “Chekhov’un Robotu” demeliyiz. Çünkü Snyder ve senaryo yazarları Shay Hatten ve Kurt Johnstad, Ateşin Çocuğu olarak adlandırılan ilk filmde Jimmy gibi robotların bir tür savunma önlemi olarak bırakıldıkları noktasına vurgu yapmıştı. Jimmy, kraliyet muhafız meka-güvenlik kuvvetinin bir parçası olarak gezegende bırakılmış, ancak pasifist olmuş ve boynuzlar takmaya, melankolik bir şekilde ufuklara bakmaya başlamış, ara sıra da köye uğrayıp hayatı, evreni ve her şeyi felsefi bir şekilde tefekkür etmeye girişmişti. Pek muhtemelen, Chekhov’un deyimiyle Jimmy’nin üçüncü filmde “patlaması” gerektiğini söylemeliyiz.

Rebel Moon, Netflix için Yıldız Savaşları seviyesinde bir “evren” kurgulayacağı iddiasındaydı. Belki de Scargiver, düşük bir ihtimal olsa da eleştirileri haksız çıkararak başta umut edilen devam filmlerini doğurur. Sonuçta beğeni oranlarıyla izlenme oranları iki farklı şey ve günümüzde çok beğenilen değil, çok para getiren işler tutuyor. Zaten Scargiver, hikâyenin bir sonraki kısmı olabilecek potansiyel bir üçüncü bölüm için açık kapı bırakmayı da ihmal etmiyor. O kapının ardına dek açılıp açılmayacağını ya da tamamen kapanıp kapanmayacağını zaman gösterecek. Tabii önce Netflix’in, üçüncü bir filmin “müjde“sini vermeden önce kanayan gözlerimizin iyileşmesini beklemesi gerekecek!

Yararlanılan Kaynaklar:

Yazar: İsmail Yiğit

1982 Ankara doğumlu. Türkiye Bilişim Derneği’nin 2016 yılında düzenlediği bilimkurgu öykü yarışmasında “İhlal” adlı öyküsü üçüncülüğe seçildi. Fabisad'ın düzenlediği 2017 GİO yarışmasında “Satır Arasındaki Hayalet” adlı öyküsüyle öykü dalında başarı ödülü kazandı. İlgilendiği ana konular: Teknolojinin toplumsal inşası, sosyoteknik tasavvurlar, siber savaşlar, otonom silahlar, transhümanizm, post-hümanizm, asteroid madenciliği, dünyalaştırma... Ursula K. Le Guin, Philip K. Dick, Michael Crichton ve Kim Stanley Robinson, kalemlerini örnek aldığı yazarlar arasında. Parolası: “Daha iyi bir dünya pekâlâ mümkün!”

İlginizi Çekebilir

2024 bilimkurgu dizileri

2024 Yılının En Çok Merak Edilen Bilimkurgu Dizileri

2024, pek çok iddialı bilimkurgu dizisinin seyirciyle buluştuğu bir yıl olacak. Popüler roman uyarlamaları giderek …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et