civil war kapak

Civil War: Yaşanmış Bir Geleceğin Korkulu Rüyası

Bilimkurgunun oyun sahası gelecektir. Bütün alt türleriyle bilimkurgu, geleceği yalnızca teknoloji bağlamında düşünmez. Sosyal bilimler de bilimkurgunun temelleri arasındadır. Bu bağlamda ütopya ve distopya tasvirleri elbette ki teknoloji yönünden değil, yalnızca sosyal olarak da ele alınabilir. Tarih, siyaset, iktisat ve bir toplumun portresini oluşturan bütün çizgiler bilimkurgunun elinde istenilen şekilde can bulabilir. Yani bir toplumun enstrümanını oluşturan bütün teller, bilimkurgunun mızrap vuruşuyla istenilen şekilde ses verebilir. Star Wars’taki gibi ne iyi ne kötü, yalnızca bugünden farklı ve gelişmiş gelecek tasvirleri bile bir noktada distopyayı andırır.

Bilimkurgu distopyayı sıklıkla kullanır çünkü yapılması gereken çok uyarı vardır. İyinin ne olduğuna dair fikir birliğine varmak zordur. Biri için ideal dünya, diğerinin kâbusu olabilir. Bu sebeptendir ki ütopyalar distopyaya evrilmeye müsaittir; karanlık bir yönü olmayan ütopya yazmak imkânsıza yakındır. Tümüyle mükemmel bir gelecek tasarlandığında ise bunun sıkıcılığını giderip kurguyu hareketlendirmek için başka heyecan unsurları eklenir. Bu da çoğunlukla romantizm ya da cinsellikle sağlanır. Fakat başlangıçtaki geliştirme ve uyarma amacı yerine getirilemez. Bu da ütopyaların sayısının neden distopyalar yanında devede kulak kaldığının cevabıdır.

Star Trek gibi ilk bakışta mükemmel görünen gelecek tasvirleri bile derinlemesine incelediğimizde bazı yönleriyle bir distopya olarak da nitelendirilebilir. Hatta belki de gerçekte ütopik bilimkurgu diye bir şey hiç yoktur. Çünkü distopyalar uyarı işlevi görürken, ütopyalardan beklenense çözüm üretmesidir. Ancak o kusursuz, herkesin mutlu olduğu dünyayı kurmak kolay değildir. Oysa ortalama bir dünyayı batırmak çocuk oyuncağıdır. İnsanlar şiddete, kaosa, yetki sarhoşluğuna ve despotluğa yatkındır. Ve güdülmek, kısıtlanmak, herkesle birlikte akıntıda sürüklenmek başta zor gelse de Dostoyevski’nin tabiriyle insan her şeye alışır. Çünkü otoriteye isyan edecek cesaret, güç ve organize olma yetisi çok az kişide bulunur. Yani distopyalar aslında kendini yazar.

Dünya tarihine baktığımızda kanlı canlı irili ufaklı sayısız distopya görürüz. Esasında iki dünya savaşı arasında üretilen distopyaların yazarları, kendi görüp yaşadıklarını geleceğe taşımıştır. Çünkü deneyimleri onları gelecek nesiller için bir uyarı işareti koymak mecburiyetinde bırakmıştır. Bütün distopyalar, bu uyarı işaretlerini göz ardı ederlerse toplumlara neler olabileceğini gözler önüne sermek içindir. Dikkat çekilen tehditler bazen iklim değişikliği, bazen çevre sorunları, bazen kontrolsüz otoriteler, bazen aşırı nüfus, bazen de toplumsal eşitsizliktir. Çevresel ya da toplumsal bir tehdit konusunda yazılmış sayısız bilimsel doküman halka ulaşamaz ya da yeterince ciddiye alınıp istenilen etkiyi yapamazken, distopik bilimkurgular insanların dimağında daha derin izler bırakır. Aslında bilimkurgu eserlerinin çoğunun uyarı, pek azının çözüm üretmek üzerine olması da insanlığın kendine batırması gereken bir çuvaldızdır.

En iyi bilinen distopyalar ne yazık ki kurgusal ya da hayal ürünü değildir. İnsanlık farklı zamanlarda onları bizzat deneyimlemiştir. Alex Garland’ın yeni distopik filmi de sayısız örneği görülmüş, yaşanmış dünya gerçeklerinden ilhamla yolun ilerisine konulmuş bir uyarı işareti. Filmi bu kadar korkutucu kılan da bu, gerçek “iç savaşlar” böyle oluyor. Garland, hem bir distopya tasvir ediyor hem de bir alternatif tarih yazıyor. Epey sert ve vurucu sahnelerle savaşın şiddetinin nasıl rastlantısal olduğunu gözler önüne seriyor. Film yakın geleceğin Amerika’sında geçiyor. Teksas ve California liderliğindeki ayrılıkçı Batı Kuvvetleri ülkenin geneline yayılan iç savaşın fitilini ateşlemiş. Kahramanlarımız savaşçı değil, gözlemci. Bu yönüyle film bir yol hikâyesi.

İşine duygu karıştırmamayı fevkalade iyi başaran savaş fotoğrafçısı Lee Smith (Kirsten Dunst), savaştan garip bir heyecan duyan adrenalin tutkunu Reuters muhabiri Joel (Wagner Moura), görmüş geçirmiş New York Times muhabiri Sammy (Stephen McKinley) ve ekibe zorla kaynayan idealist yeni yetme fotoğrafçı Jessie (Cailee Spaeny), “basın” etiketli araçlarıyla New York’tan Washington’a doğru zorlu ve de tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor. Amaçları devrilmeden-öldürülmeden önce Başkan’a (Nick Offerman) ulaşıp röportaj ve fotoğraf almak. Gazetecilerin görüldükleri yerde vurulabildiği bir tabloda bu her yönüyle tehlikeli, kelle koltukta geçen bir yolculuk.

Ülkeyi kasıp kavuran olayların tek sebebi üç dönemdir görevde olan, FBI’ı dağıtan, rakiplerine karşı sert ve saldırgan bir siyaset izleyen, yükselen sesleri şiddetle bastırmaktan, kendi halkına hava saldırıları yapmaktan çekinmeyen bir başkanı devirmeye çalışmaktan ibaret değil. Ortalık karışınca kaos ortamında yuvalanan irili ufaklı çeteler, kafasına göre kendi kanununu uyguluyor. Bunlar üniforma benzeri kıyafetler giyiyor ama asker değil, kimin için savaştıkları da belirsiz. Sadece gücü ellerinde tutmanın heyecanıyla terör estiriyorlar. Bazılarıysa kendini savunmak için çeteleşmiş. Joel, yol boyu karşılaştıkları insanlardan birine kimden emir aldıklarını sorduğunda, “Kimse bize emir vermiyor. Birileri bizi öldürmeye çalışıyor, biz de onları öldürmeye çalışıyoruz,” cevabını alıyor.

Aslında tarihteki Amerikan İç Savaşı’nda tam da bu profile uyan gruplar mevcut. Bunlar savaşa katılmak istemeyen Konfederasyon yanlılarıydı. Ordu disiplinine girmek, kısıtlanmak istemiyorlardı, bireysel olarak daha korkusuz savaşabileceklerini düşünüyorlardı. Böylece ordunun yaptığı topyekûn hücumların aksine, hafif silahlı küçük gruplar ve vur-kaç taktiğiyle Birlik’in sivil taraftarlarına saldırdılar. Onlar da bir nevi orduymuşçasına kendilerine özgü kıyafetler giydiler. Resmî bir orduya dâhil olmadıkları için sivillere dokunmamak, dahası mahkûm ettikleri sivillere insanca davranmak gibi savaş kurallarına uymak zorunda da değillerdi. Öldürdüler, çaldılar, yağmaladılar, büyük çapta kaosa sebep oldular. Amerikan İç Savaşı’nda sergilenen en kötü ve gereksiz şiddete, bu kendilerine gerilla diyen gruplar sebep oldu. Bunlar günümüzün bazı milis gruplarının ve onların fikirlerinden etkilenen bağlantısız radikallerin öncüleri sayılabilir ve yaşanması muhtemel her siyasi çöküşte kendilerini böyle kontrolsüz şekilde güce ve şiddete kaptıracak kişilerin sayısı hiç de azımsanacak derecede değil. İşte filmde de bunun gelecekteki bir versiyonunu izliyoruz.

Filmdeki tabloda asıl sorun ne Başkan ne isyancılar; sorun bu bahsettiğimiz grupları doğuran kaos. Ekip, savaşın ve kanunların dışında faaliyet gösteren, kendi kurallarını koyan ve bunları silahla bire bir uygulayan gruplarla karşılaşıyor. Filmin “kötü adamları” bir amacı olduğu için değil, sadece yapabildiği için kötülük yapıyor. Önce bir benzinlikte eğitimsiz ve düşük profilli oldukları belli ama kime niye saldırdıkları belirsiz bir grubun, geçmişte “gıcığı” olan insanlara işkence ettiğini görüyoruz. Ardından olaylar, bir ofis binasında çatışmacıların yakaladığı askerleri infaz etmesiyle sürüyor. Ve film, kan donduran bir sahnede Konfederasyon gerillaları gibi bir kurumdan bağımsız görünen ama bir ideolojiye çarpık şekilde bağlı olan kişilerin çiftlik arazinde işledikleri vahşetle zirve yapıyor. Bu kişiler, gazetecilerin hangi eyaletlerden geldiğiyle, Amerika’yı ne kadar temsil ettiğiyle hastalıklı şekilde ilgileniyor. Yani Amerikan olmak yetmiyor; “ne tür bir Amerikan” oldukları sorgulanıyor. Amerikan değillerse zaten şansları yok.

Alex Garland bu noktada, Kızıl Kmerler gibi savaş suçlularının ona bu tabloyu resmetme konusunda ilham verdiğini söylüyor. Tabii ki bunun örnekleri sadece Kamboçya’da yaşanmadı. Ruanda’da Batı’nın saçtığı tohumlarla yaratılan suni ayrımın sebep olduğu iç savaş, Sierra Leone ve tüyler ürperten çocuk orduları, Yugoslavya’nın dağılışı ve komşunun komşuya uyguladığı soykırım bunun örneklerinden. Aslında çok uzağa da bakmamak lazım. Ne yazık ki ülkemizde yaşanan Çorum, Maraş, Sivas katliamları gibi menfur olaylar bunun bizdeki utanç vesikaları. Yakın geçmiş bu vahşetlerin bütün dünyaya yayılmış izleriyle dolu. Bu vahşetten etkilenmeyen ülkeler de çoğunlukla Ruanda olayındaki gibi vahşetin mimarı. Ama yine de hiçbir provokasyon, hiçbir beyin yıkama operasyonu, insanların birbirlerine böylesi vahşet uygulamasının mazereti olamaz. Sadece bir buçuk yıl önce ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin evine gelen bir saldırganın, Pelosi’nin kocasını başına çekiçle vurup ağır yaraladığı düşünülürse Amerikan’ın da küçücük bir kışkırtmayla gaza gelip neler yapabileceğini Garland iyi kurgulamış.

Olumsuz yönlerine gelirsek, ana hikâyeye katkısı olmayan gereksiz aksiyon sahneleri filmin ciddiyetine gölge düşürüyor. Ve karakterlerin o zamana dek daha kötü durumlarda sergiledikleri profesyonellikle çelişen ruh hâli değişimleri de eğreti duruyor. Başkan’ı sadece filmin başında “zafere giden yolu” müjdeleyen konuşmasını prova ederken ve finalde görüyoruz. Ama yol boyu radyoda yayımlanan konuşmalarını duyuyoruz. Sürekli kuyruğu dik tutup kazanacağından şüphe etmiyor imajı veriyor. Öyle ki, isyancıları teslim olmaları hâlinde affetmekten bahsediyor. Sammy, gazetecilik içgüdüleriyle bu yolculuğa katılmaktan geri duramasa da amacı yine de sorguluyor. Joel’e, “Ona mikrofonu uzattığında ne soracaksın ki?” diyor. “Seni hayal kırıklığına uğratacak. Bu tipler bellidir. Kaddafi, Mussolini, Çavuşesku… Hep sandığından daha az adam oldukları ortaya çıkar.”

Savaş nasıl başlamış, iki eyalet nasıl bu kadar güçlenerek Başkan’ı devirme noktasına gelmiş, kaos nasıl bu kadar yayılmış; bunların temellerine inilmemesi de birçok noktayı açıkta bırakıyor. Kahramanların, özellikle Lee’nin gördüğü onca dehşet karşısında soğukkanlılığını yitirmemesi, savaş fotoğrafçılığı ve muhabirliği için hem bir eleştiri hem de onlarla kurulan bir empati mahiyetinde. Lee’nin acemi fotoğrafçıya dediği, “Bunları biz sorgulamıyoruz, sorgularsak işimizi yapamayız, başkaları sorgulasın diye kayda alıyoruz,” sözleri bunun bir örneği. Yine de bu mesleki amacını sorgulamasına sebep olan bir şey var. O da yıllar boyunca çektiği fotoğraflardan nasıl olup da kimsenin ders almadığı. Yani duygularını köreltmesine sebep olan bütün çabasının karşılığını alamaması.

Filme dair küçük bir detay da Lee’nin kariyerinin önünü açan “Anti-Fa katliamı” fotoğraflarından bahsedilmesi. Anti-Fa oluşumuna karşı bir şiddet öngörüsü, daha doğrusu yaklaşan seçimler öncesi Amerikan halkına bir uyarı bu da. Filmin güzel hicvettiği konulardan biri de kimilerinin dünyayı sel bassa vız gelen umarsızlığı. Bütün bu kan ve kargaşanın kıyısında bir bölge, sanki dışarıda kıyamet kopmuyormuş gibi hayatına eskisi gibi devam ediyor. “Olayların dışında kalmayı” seçiyor. Garland geleceğe diktiği bu uyarı işaretiyle, başına bir silah dayandığında kimsenin olayların dışında kalamayacağını gösterirken, bu olayların yaşanmaması için gereken çabanın insanın kendi elinde olduğunu vurguluyor. Ve savaşın, yıkımın ortasından bize ulaşan o fotoğraflardan ders almamızı söylüyor.

Yazar: Münevver Uzun

Onu siz delirttiniz!

İlginizi Çekebilir

fallout-tv

Birinci Sezonuyla Fallout

“Savaş… Savaş asla değişmez.” 1997 yapımı ilk Fallout oyunu, kısa sürede ikonlaşacak bu sözlerle açılıyordu. …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et