fallout-tv

Birinci Sezonuyla Fallout

“Savaş… Savaş asla değişmez.”

1997 yapımı ilk Fallout oyunu, kısa sürede ikonlaşacak bu sözlerle açılıyordu. Hellboy ve Blade 2 gibi yapımlardan tanıdığımız Ron Perlman’ın insanın içine işleyen sesiyle seslendirdiği bu cümle ve sonrasında anlattıkları, savaş olgusunun neredeyse insanlık tarihi kadar eski olduğunu vurgularken oyunun geçtiği alternatif tarihin de arka planını çiziyordu. Tam adı “Fallout: A Post Nuclear Role Playing Game(Fallout: Kıyamet Sonrası Rol Yapma Oyunu) olarak geçen oyun, yarı izometrik bakış açısından oynanan, sıra tabanlı savaş sistemine sahip bir CRPG (Computer Role Playing Game) idi. Başta, 1987 yapımı Wasteland‘in ruhani devamı gibi düşünüldü. Bu da normaldi, çünkü Wasteland’in de yapımcısı Brian Fargo’nun başında olduğu Interplay Entertainment ve Black Isle Studios tarafından geliştirildi. Hemen bir sene sonrasında çıkan devam oyunu Fallout 2 ile kemikleşen bir hayran kitlesine kavuşan seri, yıllar içinde değişimlere uğrasa ve farklı stüdyolar altında pek çok yan ürün verse de popülerliğinden bir şey kaybetmedi.

Fallout evreninin tarih çizgisi, İkinci Dünya Savaşı’na kadar bizim dünyamızla aynıdır. Bu tarihten sonraysa alternatif bir tarih oluşur. Fallout oyunları (özellikle de ilk iki oyun), 1950’li yılların retro-fütüristik akımından beslenir. Tarihler 21. yüzyılı gösterse de moda, otomobiller, reklamlar, kısaca toplum yaşamı 50’lerden fırlamış gibidir. Nükleer araştırmalar hız kazanmış, atom çağı başlamıştır, ancak transistörler henüz icat edilmemiştir. Bu nedenle bilgisayarlarda vakum tüpler kullanılır. Günümüzün akıllı telefonları kadar, belki daha fazla işleve sahip kola takılan cihazlar olan (ki bunları dizide de bolca görürüz)Pip-Boy“lar, akıllı telefonların aksine devasa ve son derece hantaldır.

Diziyi daha iyi anlayabilmek için gelin önce Fallout evreninin kısa tarihine bir bakış atalım, sonra da sürprizbozan dolu olacak incelememize geçelim.

21. yüzyılın başlarına gelindiğinde, yeryüzünde kaynak savaşları alabildiğine kızışır. 2052 yılında Avrupa Uluslar Topluluğu (European Commonwealth) ile Orta Doğu ülkeleri arasında başlayan ve yaklaşık 25 yıla yayılan irili ufaklı Kaynak Savaşları, ardından Çin ve A.B.D. arasında da bir çatışmaya neden olur. Giderek azalan doğal kaynaklar üzerindeki bu savaşlar neticesinde Çin, Alaska’yı işgal eder. A.B.D. de Kanada’yı ilhak ederek Çin ile karşı karşıya gelir. Nihayet takvimler 23 Ekim 2077’yi gösterdiğinde, ilk atom bombasını kimin attığı belli olmayan termonükleer bir savaş başlar. Adına daha sonraları Büyük Savaş denecek olan bu savaş hepi topu iki saat içinde biter. Yeryüzündeki neredeyse tüm uluslar bir anda haritadan silinir, iklim döngüsü yerle bir olur, hükümetler ve sosyal yapı çöker; yeryüzü radyoaktif çorak topraklara dönüşür.

Dizinin anlattığı tarihlerde Büyük Savaş’ın üzerinden 200 yıldan uzun bir süre geçmiş olsa da etkileri hâlâ devam etmektedir. Öyle ki radyasyon, açlık, radyoaktivite gibi nedenlerle ortalık mutasyona uğramış yaratıklarla doludur. Büyük savaş ve öncesine dair hazırladığımız daha detaylı yazı için sizi buradan alalım.

İlk Fallout oyunu 2161 yılında, Büyük Savaş’ın 84 yıl sonrasında geçer. A.B.D. merkezli özel bir girişim olan (dizide de gücünün boyutlarını açıkça gördüğümüz) Vault-Tec şirketinin inşa ettiği ve Vault denen kapsamlı sığınaklarda dış dünyadan habersiz yaşayan şanslı azınlıktan biri olan adsız kahramanımız “Vault Dweller”, Güney Kaliforniya’da inşa edilmiş Vault 13’te yaşar. Serinin yaratıcısı Tim Cain’e göre 20’li yaşlarında üçüncü kuşak bir sığınak sakinidir. Sığınağa temiz su sağlayan yonganın bozulması neticesinde, sığınak yöneticisi (Overseer) kahramanımızı yeni bir yonga aramak için dış dünyaya gönderir. Vault 15’te böyle bir yonganın bulunduğu bilgisi ve kolundaki Pip-Boy 2000 dışında bir şeyi olmayan kahramanımızın kontrolü, bu noktadan itibaren biz oyunculardadır. 1998 tarihli Fallout 2, ilk oyunun 80 yıl sonrasında, 2241’de geçer. Arroyo adlı köyde yaşayan ve orijinal Vault Dweller’ın torunu olan “Chosen One” takma adlı ana karakterimiz, G.E.C.K. (Garden of Eden Creation Kit) adlı aleti araması için dış dünyaya gönderilir. G.E.C.K. savaş öncesi dönemde nükleer savaş sonrası için yapılmış ve kullanıldığı yeri verimli bir araziye, yaşanabilir bir “cennet bahçesine” dönüştüreceği iddia edilen, artık efsanelere konu olmuş bir cihazdır.

Serinin üçüncü ana oyunu olan Fallout 3, Büyük Savaş’ın 200 yıl sonrasında, 2277 yılında geçer. Eski A.B.D. topraklarının Washington D.C. ve civarındaki bölgeye karşılık gelen ve artık adına “Capital Wasteland” denen topraklarda geçen oyunda ana kahramanımız “Lone Wanderer”, Vault 101’den kısa bir süre önce ayrılmış olan babasının izini sürmek üzere yeryüzüne çıkar. 2008 yılında yayımlanan ve serinin ilk üç boyutlu oyunu olan Fallout 3, gerçek zamanlı savaş sistemi ve birinci şahıs ile üçüncü şahıs arasında değiştirilebilen kamerası ile ilk iki oyundan ayrılır. Bu değişiklik pek çok Fallout hayranının tepkisini çekse de, serinin bir anlamda modernizasyonunu da başlatmış olur. Yapımcısı ise 2004 yılında serinin yapımını Interplay Entertainment’tan devralan ve sonradan tüm Fallout fikri mülkünü de satın alacak olan Bethesda Entertainment‘tır.

2010 yılında yayımlanan serinin bir sonraki ana oyunu Fallout: New Vegas, Black Isle Studios‘un dağılmasını takiben kurulan Obsidian Entertainment tarafından geliştirilmiş ve Bethesda Entertainment tarafından piyasaya sürülmüştür. Fallout: New Vegas, 2281 yılında, yani Fallout 3’ün 4 yıl sonrasında geçer. Mojave Çölü’nde geçen oyun, Büyük Savaş’tan sonra Las Vegas’ın yerinde kurulmuş olan “New Vegas” şehrini odağına alır. Ana karakterimiz, “The Courier” takma adlı bir kuryedir. New Vegas’a bir paket teslim etme amacıyla çıktığı yolda, Great Khans adlı kabileden birkaç haydudun önderliğindeki Benny adlı bir adamla karşılaşır. Benny paketi ele geçirir, kahramanımızı başından vurur ve çölde ölüme terk eder.

Beşinci ana oyun Fallout 4 ise 2287 yılında, New Vegas’ın altı yıl sonrasında geçer ve Boston şehri civarını odağına alır. Bu defa Vault 111’den yeryüzüne çıkan ana kahramanımız “Sole Survivor”, kaybolan çocuğu Susan’ı aramaktadır. Ana hikâyesini Fallout 3’teki The Replicated Man adlı yan göreve dayandıran Fallout 4, 2017 yılında yayımlanmıştır.

Dizi Nasıl Dizi?

Amazon Prime Video‘da yayımlanan Fallout, 2296 yılında, yani tüm oyunlardan daha sonraki bir dönemde geçiyor. Bu sayede hem oyunların zaman çizelgesine girerek serinin hayranlarını ürkütmekten kaçınıyor hem de oyunlarla hiç alakası olmayan izleyicilere de hitap edebiliyor. Dizinin başrolünde Ella Purnell‘in canlandırdığı Lucy MacLean karakterini izliyoruz. Lucy, Vault 33’te, sığınak yöneticisi olan babası Hank (Kyle MacLachlan) ve ağabeyi Norm (Moisés Arias) ile birlikte, sığınağın kalın duvarlarının güvenliğinde dışarıdaki dünyadan habersiz yaşamaktadır. Savaş öncesi Amerikan optimizminin yaşayan bir örneği olan Vault 33, 31. ve 32. sığınaklar ile komşudur. Vault Tec tarafından Büyük Savaş öncesi hazırlanan ve satılan sığınaklar, aslında tek başlarına var olacak ve kendi kendilerine yetebilecek şekilde tasarlansa da bu üç sığınak gerekli görülen durumlarda birbirleriyle haberleşmekte, insan ve kaynak değiş tokuşu yapmaktadır. Evlenmek isteyen Lucy, bu isteğini sığınak yönetimine iletir, isteği kabul edilince Vault 32’den gelecek müstakbel kocasını beklemeye başlar. Beklenen evlilik nihayet gerçekleşir, ne var ki sonrasında işler bir anda ters gider. Vault 33, yüzeyden gelen yağmacıların saldırısına uğrar ve yönetici Hank, Moldaver adındaki yağmacı lideri tarafından yüzeye kaçırılır. Fallout 3’ün açılışına çok benzer bir şekilde Lucy, ağabeyi Mort’u geride bırakarak babasını bulma amacıyla izinsiz bir şekilde yüzeye çıkar.

Korunaklı yaşamının hiçbir şekilde yüzeydeki yaşama hazırlamadığı Lucy, kendini bir anda bambaşka bir dünyanın içinde bulur. Neşeli, naif ve toydur; herkesin birbirine yan gözle baktığı, yalanın ve aldatmacanın kol gezdiği, gücü yetenin gücünün yettiğinin boğazına çöktüğü bu dünyada hayatta kalmaya tamamen hazırlıksızdır. Başta bu durum izleyiciye komik gelse de, aslında kahramanın karakter gelişiminin temellerini atması bakımından oldukça önemli. Zira Fallout evreni pek çok kötüye ve düşmana sahip, ancak bu dünyadaki asıl düşman dünyanın kendisi ve sakinlerini acımasız ve soğuk birer yaratığa dönüştüren doğası. Dizi de bu havayı yansıtmakta çok iyi bir iş çıkarıyor.

Güvenli bir ortamdan tehlikenin ortasına düşen Lucy’ye neredeyse tam tezat oluşturacak şekilde, diğer ana karakterimiz Maximus (Aaron Moten) ise bu acımasız dünyaya gözlerini açmıştır, birbirine güvenen insanlarla hiç karşılaşmamıştır. Yaşadığı şehir olan Shady Sands’in bombalanmasından çocuk hâliyle sağ kurtulan Maximus, aradığı sığınağı Brotherhood of Steel‘in power armor kuşanmış askerlerinde bulur. Brotherhood of Steel, Büyük Savaş sonrası kurulmuş ve her türden savaş öncesi teknolojiyi toplamayı kendine görev edinmiş askerî fanatiklerden oluşmuş bir fraksiyondur. Maximus, BoS içerisinde sürekli itilip kakılmış, pislik temizleme görevleri verilmiş korkak ve çekingen bir tip olsa da, gelişen olaylarla kendini bir BoS Şövalyesi konumunda bulur. Lucy ile yolları kesişen Maximus, olmadığı biri gibi davranmaya çalışırken bu kararsızlığını ve yaşadığı yalanın ağırlığını dizi boyunca yüzünden okuyabiliyoruz.

Lucy ile Maximus’un oluşturduğu tezadın bir benzerini de dizinin en sıra dışı karakteri olan Ghoul‘da görüyoruz. Ghoullar, Fallout evreninde aşırı miktarda radyasyona maruz kaldığı için mutasyona uğrayıp derisi kuruyan, çok uzun yıllar boyunca yaşayabilen zombi benzeri tuhaf varlıklardır. Walton Goggins‘in muhteşem oyunculuğuyla canlandırdığı Ghoul da acımasız bir yalnız kovboydur. Normal insanlar tarafından sürekli aşağılanıp dışlanmasına rağmen bu sert dünyada ‘yaşamını sürdürmeye’ adapte olmuş durumdadır. Öte yandan, Ghoul bu karakterin yalnızca bir yarısıdır. Dizi sürekli geçmişe dönerek bize Ghoul’un kim olduğunu gösterir. Büyük Savaş öncesi dünyada, retro fütüristik Hollywood’da kovboy filmleri yıldızı olan Cooper Howard, eşini ve küçük kızını çok seven bir baba olarak karşımıza çıkar.

Ghoul, kıyamet sonrası dünyada, savaş öncesinde yaşadığı yerlere uğrayıp geçmişini hatırladıkça biz de bir zamanlar dünyanın zirvesinde olan bu adamın nasıl olup da Ghoul’a dönüştüğünü izliyoruz. Dizi, Ghoul’un yolculuğu boyunca bizlere Fallout evreninin alametifarikası olan savaş karşıtlığı ve anti-kapitalist mesajları yumuşak ama kendinden emin sahnelerle veriyor. Dünyanın sonunun bile bir ürün olarak satılması, dizinin ana temalarından biri. Kendisi de bir gazi olan Cooper, başta Vault Tec olmak üzere kapitalist şirketlerin milyarlarca insanın canını kolayca pazarlık konusu edebildiğini gördükçe kendini gerçekleşeceğine hiç ihtimal vermediği bir gelecek ihtimaliyle yüzleşmiş buluyor. Nükleer savaş sığınakları yapıp satan bir şirket, kârlılığını sürdürebilmek için sığınakların dolmasını gerekirse nükleer bombaları bizzat atarak garanti altına almak isteyebilir mi? İşte bu noktada Cooper, giderek kendi hayatına yabancılaşmaya başlıyor.

Burada belki de bir parantez açmak gerek. Fallout evreninde inşa edilen sığınaklar aslında yalnızca birer sığınak değildir. Vault Tec, her bir sığınağı aslında belli bir deney yapmak için de inşa eder. Şirket, nükleer savaş başladığında sığınağa girebilme hakkını insanlara parayla satarken gizliden gizliye sığınakları ve içlerindeki insanları da o sığınakta yapılacak deneye göre seçer. Örneğin Vault 15’e karşıt radikal görüşlerde insanlar doldurularak bir arada nasıl yaşayacakları gözlemlenir. Vault 11’e her sene aralarından birini kurban etmeleri gerektiği, yoksa tüm sığınak sakinlerinin öldürüleceği söylenir. Vault 12’nin kapağı bilerek tam kapanmayacak ve içine radyasyon sızdıracak şekilde tasarlanmıştır. Vault 106’ya, kapısı kapandıktan on gün sonra sığınak sakinlerinin halüsinasyonlar görmelerine neden olan renksiz ve kokusuz bir gaz pompalanır. Bazı sığınaklarda ise deney yoktur, bu sığınakların halkı deney popülasyonu veya savaş sonrası dünyada damızlık olarak kullanılmak üzere tutulur. Dizide Mort, Vault 32 ve 33’ün buna benzer bir amaçla inşa edildiğini, bu sığınaklarda yaşayanların yalnızca 31’de kriyojenik uykuya yatırılan Vault Tec rütbelilerinin nesillerini devam ettirmek adına tutulduğunu keşfeder.

Ghoul’un (ve dolayısıyla Cooper’ın) hikâyesi dizinin hikâyesinden biraz dışarlıklı görünse de, geçmiş günümüzle umulmadık bir şekilde kesişiyor. Bir şekilde hepsi de gizemli yağmacı Moldaver’a ulaşmak üzere yola çıkıyor ve bir Fallout oyunundaki ana hikâyeyi takip edercesine Lucy, Maximus ve Ghoul kâh yan yana kâh tek başına hedefe doğru ilerliyor. Üstelik bir yandan hepsinin Moldaver’la bağlantısını keşfederken, bir yandan da Lucy’nin ağabeyi Mort’un haydutların neden Vault 33’ü hedef aldığını keşfetmeye çalışmasını izliyoruz. Bu dört karakter de yol boyunca çeşitli şeyler keşfediyor ve bu keşiflerle biz de olayların başta sandığımız gibi olmayabileceğini öğreniyoruz. Böylece birkaç koldan ilerleyen senaryo, açık kalan noktaları bir bir kapatırken giderek sert bir finale doğru hızlanıyor.

Dizide her bölüm yaklaşık bir saat sürüyor ve kendi içinde başlayıp biten öyküler gibi ilerliyor. Bu iyi bir tercih olmuş, zira hem bir Fallout oyununda yan görev peşinde koşuyormuşuz gibi hissederken hem de ana hikâyeyi ilerlettiğimizi görüyoruz. Karakterlerin su basmış bir şehrin harabelerinde yaşayan Gulper ile karşılaşması veya insanların organlarını çalıp onları ghoullara dönüştüren cani bir Mr. Handy robotundan kurtulmaya çalışması gibi bölümler, hem kendi içinde tatmin edici öyküler anlatıyor hem de büyük resmin parçalarını oluşturuyor.

Bu noktada dizinin atmosferini bir kez daha övmemiz gerekiyor. Bugüne kadar kıyamet sonrasını konu alan pek çok yapım gördük, ancak Fallout hem bunlardan ayrılıyor hem de oyunların verdiği havayı vermeyi başarıyor. Vault 33 ve Vault 4 başta olmak üzere sığınaklar çok güzel tasarlanmış. Brotherhood of Steel askerlerinin ve diğer haydutların kullandıkları silahlar oyundakilerle tıpatıp aynı. Sığınak sakini kıyafetleri, power armorlar ve NCR kolcu kostümleri, Nuka Cola ve Sunset Sarsaparilla reklam tabelaları, Red Rocket benzin istasyonları, savaş sonrası dönemde para birimi olarak kullanılan gazoz kapakları gibi irili ufaklı pek çok ayrıntı prodüksiyona gerçekten özenildiğini belli ediyor. Bazılarına oyunlardan da aşina olduğumuz müzikler ise her fırsatta kullanılarak atmosfere iyice girmemizi sağlıyor, özellikle The Ink Spots şarkılarının haklarını alabilmiş olmaları sevindirici. Her yerde görülen Nuka Cola şişeleri, Sugar Bombs ve CRAM gibi yiyecek paketleri, yaralanan karakterlerin kendilerini stimpackler ile iyileştirmesi, şehirdeki satıcıların kızarmış iguana satması muazzam detaylar ve en güzeli de bunların oyunları oynamamış kişilerin anlamayabileceği düşünülerek es geçilmemiş olması.

Dizi, savaş ve şiddet sahnelerinde de elini korkak alıştırmıyor. Fallout dünyasının her yerine sinmiş olan vahşet, dizide de kendini belli ediyor. Patlayan kafalar, parçalanan ayaklar, power armor ile biçilen düşmanlar gibi pek çok sahne, sırf olsun diye değil, gerektiği yerde gerektiği kadar gösteriliyor. Özellikle dizi için neredeyse aslına tamamen uygun üretilmiş T-60 power armor olan sahnelerde, zırhın ağırlığını ve ezici gücünü olanca gerçekliğiyle hissediyoruz. Radyasyon ile mutantlaşmış hamam böcekleri olan radroachlar gibi yaratıkları da sık sık görüyoruz. Çift kafalı inekler olan brahminler birkaç yerde karşımıza çıkıyor. Özellikle şehirler arasındaki büyük çöllerde veya ormanlık alanlarda radscorpionlar veya deathclawlar gibi daha farklı yaratıkları da görmeyi beklerdik, ancak yoklukları pek rahatsızlık vermiyor.

Dizideki oyunculuklar ise Maximus’u canlandıran Aaron Moten hariç tam puanlık iş çıkarıyor. Özellikle Walton Goggins’in hem Cooper’ın karizmatik film yıldızı havasını hem de Ghoul’un acımasız tavrını yansıtma biçimi muazzam. Ella Purnell de Lucy rolünde devleşiyor. Gözleri, mimikleri ve tavırlarıyla Lucy’nin o toy ve naif hâlini izleyiciye benimsetiyor. Lucy dünyada pek çok vahşet ve acımasızlıkla karşılaşıp karakter olarak sertleştikçe, Purnell’in de o çocuksu tavırlarını bir kenara bırakıp daha oturaklı davrandığını görebiliyoruz. Ne yazık ki Ella Purnell ne kadar iyiyse Aaron Moten bir o kadar kötü. Maximus’un tutuk ve kendine güvensiz hâlini anlayabiliyoruz, ancak Moten’ın bunu izleyiciye yalnızca kaşlarını çatıp dudaklarını büzerek verebiliyor olması bir süre sonra baygınlık yaratıyor. Diyalogları da diğer karakterlere göre daha az ve bu da iyice göze batmasına yol açıyor. Yine de genel olarak dizideki oyunculuk performansları takdire şayan.

İnternette bazı oyuncular, dizide yaşanan olayların oyunların anlattığı zaman çizgisini bozduğuna dair eleştirilerde bulundu. Özellikle dizide Shady Sands’e atılan atom bombasının 2077’de atılmış gibi gösterildiğini, dolasıyla bu olayın 2281’de geçen New Vegas’ta bahsedilmiş olması gerektiğini söylediler. Buna karşılık Fallout 3 ve 4’ün yazarı Emil Pagliarulo, bir tweet atarak New Vegas’ın ve öncesinde geçen oyunların hâlâ canon olduğunu açıkladı. Ayrıca, Vault 15’ten ayrılan sığınak sakinlerinin Aradesh önderliğinde kurduğu ve zamanla New California Republic’in (NCR) merkezi hâline gelen Shady Sands’in, çölün ortasında değil de Los Angeles’ta olarak tasvir edilmesi de bazı oyuncuları rahatsız etti. Yine de bu gibi ufak değişikliklerin bu tarz uyarlamalarda hoş görülmesi gerektiğini, bunun önceki oyunların tarihini silmek veya değiştirmek anlamına gelmediğini düşünenler çoğunlukta. Dizinin son sahnesinde gördüğümüz New Vegas silueti ile ikinci sezonun geçeceği yer belli olmuş gibi duruyor. İkinci sezonun hikâyeye ne tür eklemeler yapacağı veya Fallout: New Vegas‘ta anlatılanları ne dereceye kadar konu alacağı da şimdiden merak konusu.

Uzun lafın kısası Fallout, oyuna olabildiğince sadık kalarak gerçek bir Fallout oyunundaymışız gibi hissettiriyor. Bu evrende orijinal bir hikâye anlatırken Fallout’un özünü kaybetmek işten bile değil ama dizi bunu korumayı başarıyor. Dizi kendini ciddiye almadığı sekanslarda dahi oyunların mizah dozunu yakalamayı, dolayısıyla da yapay kalmamayı kotarıyor. Dizi, göndermeleri ve easter eggleri ile oyunların hayranlarını tatmin ederken, evrene ilk kez girecekleri de dünyasına kolayca ısındırıyor. Dizinin yayımlanmasının ardından Fallout 4’ü Steam üzerinde 100.000’den fazla kişinin oynamaya başlaması da bunun en büyük göstergesi olsa gerek.

Yazar: Erkam Ali Dönmez

Oyun sever, oyun oynar, oyun çevirir, oyun yapar.

İlginizi Çekebilir

outlast

Korku Bilimkurgu ile Buluşursa: Outlast

Video oyunlarının altmış yılı aşkın bir geçmişi vardır. 1958 tarihli Tennis for Two adlı tenis …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et