Birinci Sezonuyla Monarch: Legacy of Monsters

Ishirô Honda’nın yazıp ve yönettiği Gojira (1954) sadece Japonya’da değil, okyanusun öte taraflarında da büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Bu öylesine sıra dışı bir ilgiydi ki, aynı eser birtakım ek sahneler ile 1956 yılında “Godzilla King of the Monsters!” ismiyle Amerika’da gösterim şansı elde etti. Honda, Amerikalı yönetmen Terry O. Morse ile iş birliğine girerek bazı Hollywood oyuncularının da dâhil olmasıyla filmini yeniden kurguladı. İki yönetmenin iş birliği, sinema tarihinin en uzun soluklu serilerinden birinin kapılarını araladı. Nihayetinde, 1963’te, iki farklı ülkenin temsilcileri King Kong ve Godzilla (King Kong vs. Godzilla) beyazperde de kapışma fırsatını elde etti. İki titanın rekabeti, Amerika ve Japonya savaşının bir metaforuydu. 98’de Hollywood’un Godzilla’yı sahiplenmesiyle iki ülke arasındaki rekabet sinemaya da taşındı. Roland Emmerich’in filmi her ne kadar beklentilerin altında kalsa da, 2014’te kıvılcımı çakılan yeni projeler mücadeleyi epey kızıştırdı. Takashi Yamazaki yönetiminde çıkagelen Gojira -1.0 (2023), düşük bütçesine rağmen büyük bir başarı elde ederek son zamanların en başarılı Godzilla yapımı oldu. Şimdiyse gözler, gelecek olan Godzilla x Kong: The New Empire’a çevrilmiş durumda…

Kısa bir süre önce Apple TV çatısı altında ilk sezonu yayımlanan Monarch: Legacy of Monsters, MonsterVerse evrenine dâhil olan iki canavarın hikâyesinde köprü vazifesi üstleniyor. Her iki titanın solo filmlerinden sonra, 2021’de (Godzilla vs. Kong) evren genişletilmeye çalışılmıştı. Fakat Oyuk Dünya (Hollow Earth) komplo teorisini de işin içine katan yapım, ciddiyetten uzak bir duruş sergilemekteydi. On bölümden oluşan Monarch’ta ise Dünya’nın merkezine açılıyormuş gibi görünen bu geçitlerin aslında alternatif gerçekliğe uzanan birer portal olduğu vurgusu yapılıyor. Dolayısıyla Oyuk Dünya teorisinden daha tutarlı bir bakış açısına geçildiği görülüyor. Merkezde Godzilla olsa da, dizinin olay örgüsü titanları araştıran Monarch şirketinin kuruluşu ve bu yapı ile bağı bulunan karakterler arasındaki ilişkiye yoğunlaşıyor.

2014’te San Francisco’da yaşanan yıkıcı olayların sonrasını konu edinen TV dizisi, 50’li yıllardan günümüze dek uzanan bir zaman aralığında mekik dokuyor. 1973’te, Skull Island’ta King Kong’un adaya gelen askeri birlik ile olan çatışması esnasında Bill Randa’nın (John Goodman), kaybolmadan önce Monarch adına yapılmış önemli araştırmaların yer aldığı çantasını okyanusa atmasıyla açılan yapım, hızlı bir zaman geçişiyle 2013’e yönleniyor. Genç bir öğretmen olan Cate Randa (Anna Sawai), babasını görme umuduyla Japonya’ya geldiğinde şok edici gerçeklerle karşılaşıyor, babasının ikinci bir eşi ve bir de oğlu olduğunu öğreniyor. Hızlı bir kesmeyle Kazakistan’a (1959) geçildiğinde ise genç Bill Randa’yı (Anders Holm), bilim insanı Dr. Keiko Miura’yı (Mari Yamamoto) ve onlara eşlik eden askeri yetkili Lee Shaw’ı (Wyatt Russell / Kurt Russell), bir tesisteki anomaliyi araştırmak için yoldayken izliyoruz. Çünkü titanların dünyasına açılan geçitler yerkürenin birçok yerine dağılmış durumda. Miura, korkunç bir olay sonucu tesisteki geçidin içine düşüyor; olay örgüsünün kilit ismi olan karakterimizin geçmişteki ve günümüzdeki isimlerle önemli bir bağı var…

Hiroshi (Takehiro Hira), Keiko ve Ander’in oğlu; Lee, Hiroshi’nin üvey amcası; Keiko, Cate’in büyükannesi; Hiroshi, Anna ve Kentaro’un (Ren Watabe) babası. Dolayısıyla aile bağlarının ucu bir şekilde Monarch ile ilişkili. Askeri bir projenin girişimi olan Monarch, 50’lerde titanları yok etme ve kökenlerini araştırma üzerine kurulmuş. Lee Shaw’ın önderliğindeki yapı, zamanla özelleşip bir şirket hâline gelmiş. Anna ve Kentaro, eski bir Monarch çalışanı olan babalarının gizli kasasında Bill Randa’nın gizemli çantasını bulunca soluğu bir hacker olan May’in (Kiersey Clemons) evinde alıyor. May’in çantadaki kripto bilgileri çözmeye çalışmasıyla şirket tarafından fark ediliyorlar, zira çantada dünya üzerindeki portallarla ilgili önemli harita bilgileri yer alıyor. Şirket çalışanlarının peşlerine düşmesiyle üç genç karakterin yolu yaşlı Shaw ile kesişiyor. Hâlen Keiko’nun yasını tutan Shaw, bu sayede Dr.’un yarım kalan işini tamamlamaya girişiyor.

İlerleyen yaşına rağmen çok iyi bir performans sergileyen deneyimli oyuncu Kurt Russell, yapımı büyük oranda sırtlıyor. Aktörün gerçek hayattaki oğlu Wyatt Russell, genç Shaw rolüyle etkili olmayı başarıyor. Geçmiş ve gelecek düzleminde uzun köprüler ören dizide, konu bütünlüğü tutarlı zaman sıçramaları sayesinde bozulmuyor. Kalabalık bir yazar kadrosuna sahip yapım tek sezon olarak planlanmış. Buna rağmen zaman çizgisi Godzilla: King of the Monsters’a (2019) kadar sınırlı olan dizi için ikinci bir sezonun da düşünüldüğü gelen bilgiler arasında. MonsterVerse evreninin daha iyi anlaşılmasını sağlayan dizi, aynı zamanda Gojira’daki olaylarla da bağ kurarak tutarlı bir yol izliyor. 2. Dünya Savaşı sonrası 50’ler döneminde hâlen iki ülke arasında hissedilen gerilim, Miura üzerinden yansıtılıyor. Yeni dünya düzeninde Miura, Amerikan askerlerine bilimsel amaçla yardım etse de kabul göremiyor. Dolayısıyla 1954’te Bikini Atoll adasında Godzilla’ya yapılan nükleer saldırı, geri planda Amerikan / Japon savaşını sembolize ediyor. 54’teki Gojira, Hiroşima ve Nagasaki sonrası derin travma içinde olan Japon tarafını, 2014’teki Godzilla ise bir nevi  geçmişteki olaylardan sonra “ıslah” olmuş Amerika tarafını resmediyor. Eski filmlerde Gojira insanların düşmanıyken, yeni yapımlarda ise dostu konumunda. “Dünyanın daha iyi bir yer olması” mottosuyla kimi ülkelerde yerleşkeler kuran Amerika’nın vücut bulmuş hâli de işte bu “yeni” Godzilla.

Mairzee Almas, Julian Holmes, Hiromi Kamata, Matt Shakman ve Andy Goddard gibi yönetmenlerin 2’şer bölümde yer aldığı yapımda, özenli sanat yönetimi dikkat çekiyor. Joe Talbot Hal, Emily Streetz, Mark Hartzell ve Nona Khodai’den oluşan görüntü yönetmeni kadrosunun referansları oldukça güçlü. Besteci Leopold Ross, ilk kez bir Godzilla projesinde yer alıyor, fakat ana teması önceki filmlerin gücünden uzak. Çocukluğundan beri sinema ve TV’de boy gösteren Kurt Russell, tek başına büyük bir nostalji duygusu yaşatıyor; Escape From New York (1981), The Thing (1982), Big Trouble in Little China (1986), Stargate (1994) ve The Hateful Eight (2015) gibi yapımlarda ikonik rollere imza atan aktörü izlemek hâlen büyük bir keyif. Hâliyle zaman geçişlerinin yoğun olarak kullanıldığı yapım için isabetli bir tercih olmuş.

Godzilla vs. Kong’un kafa karıştırıcı teorilerine daha anlamlı bir çözüm bulan, eski ve yeni yapımlar arasında nostaljik bir geçit kuran Legacy of Monsters, bizleri gelecek olan Godzilla x Kong’a hazırlamayı amaçlıyor. King Kong’un arzı endam ettiği büyük bir cameo ile sonlanan dizi, büyük bir ihtimalle takipçilerine ikinci bir sezon daha sunacak. Titanların gerçek dünyasını keşfetme peşine düşen eser, kesinlikle izlenmeyi hak ediyor. Ancak her bölümde Godzillay’ı görme amacında olanlar hayal kırıklığına uğrayabilir. Karakter odaklı yapımda titanların savaşına genişçe yer verilmese de, Godzilla’nın esas motivasyonu anlaşılır bir biçimde izleyiciye aktarılıyor.

Yazar: Buğra Şendündar

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.

İlginizi Çekebilir

Outer Range

İkinci Sezonuyla Outer Range

Outer Range‘in ilk sezonunu izlemek, angaryaya koşulmak gibiydi desek abartmış olmayız. Hayal kırıklığı oluşturan tutarsız tonu, …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin