bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri star trek

Tarih: 2 Mart 2019 | Yazar: İsmail Yamanol

0

Kelvin Zaman Çizgisine İlk Adım: Star Trek

Star Trek’i ya da bizdeki adıyla Uzay Yolu’nu kim bilmez? 1966 yılında hayatımıza giren efsanevi dizi, idealize bir 23. yüzyıl manzarası resmediyordu. İnsanlığın savaşı, ayrımcılığı, adaletsizliği geride bıraktığı, kendini bilime, sanata ve keşfe adadığı ütopik bir gelecekti bu. Koruyup kollayan bir federasyonumuz, uzayı arşınlayan gemilerimiz, dört yana dağılmış kolonilerimiz vardı. Enterprise ya da nam-ı diğer Atılgan mürettebatı ise yüce değerlerle nakşedilmiş bu pirüpak geleceğin bize sunulan rol modelleriydi.

Kirk, Spock, McCoy, Scotty, Uhura, Sulu, Chekov gibi isimlerden oluşan kahramanlarımız yeni dünyalar keşfediyor, yeni uygarlıklar arıyor, daha önce kimsenin gitmediği yerlere cesurca gidiyordu. İyinin yanında, kötünün karşısındaydı onlar. Ne var ki paranın tedavülden kalktığı fütürist bir dünyayı anlatan dizi için gerçek dünyada işler pek de yolunda gitmiyordu.

Gene Roddenberry’nin, üçüncü sezonun ardından gelen iptal kararına rağmen vazgeçmeye niyeti yoktu. İki sezonluk bir animasyon serisine imza atarak kurgusal boşluğu giderdi. Star Trek’e asıl hayat öpücüğü ise ne ilginçtir ki Star Wars’tan geldi. Star Wars’un 1977’de estirdiği güçlü rüzgâr, Atılgan mürettebatının maceralarını televizyon ekranlarından sinema salonlarına savurdu. 1979 tarihli Star Trek: The Motion Picture’ı takiben The Wrath of Khan, The Search for Spock, The Voyage Home, The Finale Frontier, The Undiscovered Country filmleri ardı sıra çekildi. Özellikle The Wrath of Khan büyük ses getirmişti.

1987’de yayına giren The Next Generation’ın başarısı da Star Trek’in hâlâ televizyon izleyicisiyle barışık olduğunu muştuluyordu. Artık Picard’lı, Riker’lı, Data’lı, Worf’lu yeni bir mürettebatımız vardı. The Next Generation dizisinin ilk filmi Generations ile beklenen sinematik bayrak teslimi gerçekleşti. Kaptan Picard komutasındaki mürettebatın beyaz perde macerası First Contact, Insurrection ve Nemesis filmleriyle sürdü. Ancak 2002 tarihli Nemesis filminin ve o sıralar ekranlarda boy gösteren Enterprise dizisinin beklentileri karşılayamaması sonucu Star Trek evreni derin bir sessizliğe gömüldü. Bu açmazı aşmak için bulunan kurtarıcı ise J.J. Abrams’tı…

Yönetmen J.J. Abrams dönemin revaçta isimleri arasındaydı ve Star Trek’e yeni bir soluk getireceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Filmin senaryosu ise Roberto Orci ve Alex Kurtzman’a emanet edilmişti. Hercules: The Legendary Journeys, Alias, Jack of All Trades gibi dizilerin yanı sıra The Island, Transformers gibi filmlerde de ortaklaşa kalem koşturmuş ikilinin nasıl bir hikâye ortaya koyacağı merakla bekleniyordu. 2009’da vizyona giren film, beklendiği üzere Star Trek’in küllenmeye yüz tutmuş közünü harlamakta gecikmedi. Üstelik Abrams-Orci-Kurtzman üçlüsü sadece yeni bir soluk getirmekle kalmıyor, Star Trek’i sil baştan yazmaya soyunuyordu.

USS Kelvin’in, gelecekten gelen bir düşman gemisi tarafından yok edilmesiyle başlayan nur topu gibi bir alternatif gerçekliğimiz olmuştu. “Kelvin Zaman Çizgisi” olarak adlandırılan ve biraz da telif sorunları nedeniyle başvurulan bu yeni gerçeklik sayesinde Star Trek’i istenildiği gibi eğip bükme şansı yakalanmıştı. Artık Star Trek, günümüz sinema piyasasındaki hâkim eğilimlere adapte edilebilirdi.

Gelecekte Romulus gezegeni bir süpernova tehlikesi altındadır. Spock, kara delik yaratma kudretine sahip kırmızı madde ile süpernovayı durdurmaya çalışsa da Romulus’un yok oluşunu engelleyemez. Spock’la birlikte gemisi kara deliğe yakalanan ve geçmişe savrulan Kaptan Nero (Eric Bana), bu yıkımın sorumlusu olarak gördüğü Spock’tan ve Federasyon’dan intikam almaya kararlıdır. Federasyonun kurtuluşu deli fişek Kirk’ten, Vulcanlı Spock’tan, tıp subayı McCoy’dan, mühendis Scotty’den, iletişim subayı Uhura’dan, dümenci Sulu’dan ve dahi çocuk Chekov’dan oluşan Atılgan mürettebatının bu alternatif gerçeklikte de bir araya gelmesine bağlıdır. Ancak toy dönemlerini yaşayan kahramanlarımızın efsanevi bir ekibe dönüşmesi o kadar da kolay olmayacaktır.

USS Kelvin’in imhası sonucu doğduğu gün yetim kalan ve Iowa kırsalında büyüyen Kirk, öteden beri bildiğimiz serseri karakteriyle karşımıza çıkıyor. Zaten filme de, “Bakın ne kadar da fırlamayım!” diye bağıran hararetli ve hararetli olduğu kadar da manasız bir çocukluk sahnesiyle giriş yapıyor. Neyse ki devreye ölen babasının yakın arkadaşı Kaptan Pike giriyor ve verdiği ağırbaşlı nasihatlerle bizimkini yola getirmeyi başarıyor. Tabii huylu huyundan vazgeçmez hesabı, Kirk’in Yıldız Filosu’ndaki eğitimi de olaylı geçiyor. Eğitim simülasyonunu hack’lemek, ihaleye fesat karıştırmak, kart oyununda rakibin eline bakmak gibi her türlü alengirli işe bulaşması, hâliyle cıvıklıktan haz etmeyen Spock ile arasının açılmasına neden oluyor.

Haklarını teslim etmek lazım ki Chris Pine ve Zachary Quinto, yadırgatmayan performanslar ortaya koymayı ve büründükleri karakterlerin arasındaki gerilimi yansıtmayı başarıyor. Yine McCoy rolünde Karl Urban, Scotty rolünde Simon Pegg, Uhura rolünde Zoe Saldana, Sulu rolünde John Cho ve Chekov rolünde Anton Yelchin genel hatlarıyla iyi iş çıkarıyor. Gerçi “romantizm de olsun” denilerek sokuşturulan Spock ile Uhura’nın asansör bazlı aşklarını özümsemek biraz zaman alabiliyor.

Zaten bir yandan Star Trek’in ağırlığını korumak bir yandan da ana akım sinemanın beklentilerine karşılık vermek kolay değil. Alternatif gerçeklik sayesinde eli genişleyen senaristler, bu ikircikli durumu toplama kafasıyla aşmayı yeğlemiş. Doğal olarak ortaya da aksiyonu durulmayan vurdulu kırdılı bir Star Trek çıkmış. Evet, yine Star Trek gibi, ama tam da değil. Seyircide ortaya çıkan, “Ben bu filmi niye beğendim ki şimdi?” kafa karışıklığının temel sebebi de bu aslında.

Eğer yarım asırlık Star Trek penceresinden bakmamayı başarabilirseniz, J.J. Abrams’ın bu yeni Star Trek’ini sevip bağrınıza basmanız kolaylaşıyor. Hatta durgun külliyata hareket getirdiği, yeni hayranlar kazandırdığı ve olası gelecek projelerin önünü açtığı için kendisine minnet bile besleyebilirsiniz. Ha yok, eğer filme o yarım asırlık Star Trek penceresinden bakarsanız Leonard Nimoy dışında gördüğünüz manzara pek de iç açıcı olmuyor. Into Darkness ve Beyond adlı iki devam filmiyle sürdürülen Abrams stili bu Star Trek anlayışı, şu sıralar ekranlarda boy gösteren Discovery dizisinin de bariz şekillendiricisi hüviyetinde.

Star Trek’in mi tadı bozuldu, yoksa eskiden mi bize çok tatlı geliyordu?” sorusunun yanıtını hem yeni nesil seyirci profilinde hem de değişen sinema ve televizyon dünyasında arayabiliriz elbette. Ancak bu arayışa çıkmadan evvel kendimize şunu sormalıyız: Yeni nesil Star Trek yapımlarından alamadığımız o eski tadı, bugün beğeniyle izlenen The Orville’den nasıl alabiliyoruz? Yoksa demode kaldığı gerekçesiyle terk edilmek istenen Star Trek ruhu hâlâ iş yapıyor mu? Siz ne dersiniz?

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Amatör bir düş gezgini ve saplantılı bir bilimkurgu hayranı. Kuruculuğunu ve genel yayın yönetmenliğini üstelendiği Bilimkurgu Kulübü'nde at koşturmayı sürdürüyor. Daha mutlu, daha yaşanası ve daha özgür bir gelecek için…