bilimkurgu kulubu

Araştırma

Tarih: 19 Nisan 2016 | Yazar: Konuk Yazar

0

Bilimkurgunun Unutulmaz 10 Kadın Karakteri

Çalışma alanı veya disiplin olarak bilim, uzun süredir erkek ağırlıklı bir alan olarak görülüyor. Aynısı bilimkurgu türü için de geçerli. Kadın karakterler çoğu zaman erkek karakterin öyküsünü çekici hale getiren bir dekor veya kazanılacak bir ödül konumunda. Bilimkurgu fanları da erkek ağırlıklı bir topluluk olduğundan, hikayelerin erkeklerin taleplerini dikkate alması da şaşırtıcı değil. Ekranın dışındaki dünyada yıllar içinde yaşanan büyük değişimler genellikle bilimkurguda yansımasını bulsa da, bilimkurgunun bu değişiklikleri biraz gecikmeli olarak yansıttığı söylenebilir.

Yakından incelendiğinde bu gevşek tutumun en çok kadın karakterlerin görsel olarak yansıtılma biçiminde ortaya çıktığı görülebilir. Bu çağda bile kadın karakterleri sürekli erkek korumasına ihtiyaç duyan zayıf yaratıklar olarak görmeyi garipsemiyoruz. Bu da, çağlardır zihnimize kazınmış olan erkek tarafından kurtarılmayı bekleyen genç kadın figürünün bir yansıması. Ya da, erkeklerin görsel tüketimi için öyküye eklenen arketipik uzay bebeklerine bakış açımızın ne kadar cinsiyetçi olduğunun farkında mıyız? Tüm bunlara rağmen birçok yazar ve film yapımcısı türün geleneklerini daha eşitlikçi dünyalar hayal etmek ve oluşturmak adına kullanarak, temelde bu geleneklere karşı çıkmış veya bunları tersine çevirmeye çalışmışlardır. Bilimkurgu türünün içinde yaratıldığı dünyadan tamamen kopuk olduğu düşüncesi yaygın bir yanılgıdır. Bunun aksine içinde yaşadığımız dünyada neyin hatalı veya kötü olduğunu yansıttığı bile iddia edilebilir.

feminizm

Bu eleştiriden hareketle, çoğu zaman tam da bu türün devrimci potansiyeli sayesinde daha iyi bir dünyaya ulaşılabileceği düşünülebilir. 1970’ler ve 80’ler ilginç zamanlardı. Marge Piercy, Ursula LeGuin ve Margaret Atwood gibi yazarlar hem yakın, hem de uzak geleceği feminist bir merceğin arkasından gözlemlemişlerdi. Bu yazarların çalışmalarının çoğu cinsiyet rolleri ile o dönemdeki cinselliğe genel geçer bakışın incelenmesine odaklanıyordu. Bu çalışmalar genellikle ataerkil otoritenin kontrol altında tutulmaması halinde dönüşebileceği ürkütücü hal üzerine fikir yürütmekteydi. Dolayısıyla bunlar sosyal çalkantı ve çekişme dönemlerini anlatıyordu. Bu dönem ayrıca sinemada da bilimkurgu patlaması yaşanan bir dönemdi (aslında bu patlama bu dönemde yeni başlamamıştı, önceki yıllardan devam ediyordu). Bu nedenle bilimkurgu ile feminist siyasetin bir karışımının ortaya çıkması şaşırtıcı değildi.

Yine beyazperdede de film yapımcıları sosyal ve biyolojik bir kategori olarak cinsiyet üzerine fikirlerin tartışılması için bilimkurgu metaforlarını kullanıyorlardı. Lizzie Borden’ın Born in Flames (1983) filmi birçoklarınca net olarak feminist bilimkurgu olarak tanımlanabilecek ilk filmdir. Çok genç bir oyuncu olan Kathryn Bigelow’un rol aldığı bu film, çok uzak olmayan bir gelecekte totaliter ve ataerkil bir sosyalist düzende, yeraltında isyan planları yapan kadınların zekice bir portresini çizer. İlginç biçimde, Bigelow 2010 yılında Ölümcül Tuzak (The Hurt Locker) filmiyle en iyi yönetmen Oscarı‘nı kazanan ilk kadın olacaktır. Bu noktada konudan biraz ayrılarak Hollywood’daki lobilerde şimdi bile erkek egemenliğinin devam etmekte olduğunun altı çizilmelidir. Yine de çok etkileyici bir dizi kadın karakter yıllar içinde bilimkurgu izleyicilerinin kalbinde yer etmiştir.

Yakın tarihte bilimkurgu meraklıları internet üzerinde de etkin hale geldiler. Bu grupların kadın üyeleri giderek güç kazanıp seslerini duyurma olanağını buldukça geçmişin kahramanlarını yıkarak geleceğin sembollerini belirlemeye başladılar. Görünüşe bakılırsa bilimkurgu meraklıları arasında yeni bir sosyal kargaşa hiç de uzak değil. Bunun için de bugünkü listemizde bilimkurgu sahnesinde iz bırakan kadın karakterlere yer verdik.

Katniss Everdeen (The Hunger Games)

Katniss Everdeen

Distopik evrenler şu aralar Hollywood’un ilgi gören temalarından biri. Bu durum cinsiyet rol ve dinamiklerini bizimki gibi normal bir dünya düzeni yerine tamamen alt üst olmuş bir dünyada gözlemleme fırsatı verdiğinden, cinsiyet rollerine yönelik oldukça ilginç bakış açılarına da olanak tanıyor. Katniss Everdeen, Suzanne Collins’in Açlık Oyunları kitapları ile bunların Hollywood uyarlamalarındaki distopik dünyanın kahramanı. Everdeen bilimkurgu meraklısı kadınların genç kuşağı arasında bir sembol haline geldi. Feminist yazar Katie Roiphe, Katniss’te yin ve yang’ın, kadın ve erkeğin bir birleşimini gördüğünü dile getirmiştir. Roiphe, Katniss’in kadın gücü ile kadın kırılganlığını tehlikeli ve öngörülmez biçimde birbirine karışmış ve iç içe geçmiş biçimde bünyesinde birleştirdiği için güçlü olduğunu yazmıştır.

Katniss’in yaşadığı Panem’in keskin hiyerarşik düzeni ile Metropolis’in (1927) bölünmüş toplumu arasında tuhaf bir paralellik de kurulabilir. Hem Maria, hem de Katniss, proleterya (mavi yakalı sınıf) isyanının sembolleri haline gelmektedir. Her ikisi de güçlü karakterlerdir: Bir yanda Maria’nın gücü robot klonu sayesinde artarken, diğer yanda da oku ve yayıyla yerleşik düzene karşı koyan Katniss durmaktadır. Sevdiklerini korumak adına dişiyle, tırnağıyla savaşmaya hazır olması onu gerçek bir kahraman haline getiriyor.

Kara ‘Starbuck’ Thrace (Battlestar Galactica)

Kara ‘Starbuck’ Thrace

Kara ‘Starbuck’ Thrace, Ellen Ripley ile Han Solo‘nun çocuğu olabilir mi sizce? Gerçekten de Kara, bilimkurgu evreninde yaratılan en bıçkın karakterlerden biri. Ortaya çıkışı da aynı Ripley’ninki gibi bir cinsiyet değişikliği sayesinde olmuş. İnternette araştırırsanız 1970 tarihli orijinal dizideki Starbuck’ın Dirk Benedict tarafından mükemmel biçimde canlandırılan epey serseri bir erkek karakter olduğunu görürsünüz. Diziyi yeniden çekmeye karar veren yapımcılar Starbuck’ı bir kadın haline getirdiklerinde Benedict o kadar öfkelenmişti ki, Starbuck Nasıl İğdiş Edildi başlıklı bir gönderi yazarak, Hollywood’da çığırından çıkan feminizm ve politik doğruculuğuna veryansın etmişti.

Yenilenen dizideki karakter üzerinde pek çok değişiklik yapılmıştı. Karakterizasyon açısından Benedict’in Starbuck’ı puro içen, kadın peşinde koşan sapına kadar pervasız bir karakterdi. Bu karakter nasıl bir kadına dönüşebilirdi ki? Aynı biçimde davranan ve yine de inandırıcılığını koruyan bir kadın karakter düşünebiliyor musunuz? Olacak iş değildi. Peki, bu uyarlama nasıl yapılacaktı? Yeni dizide bu rolü oynayacak olan Katee Sackhoff için ise bu sıradan bir işti: Benedict’in karakterini bu kadar çekici hale getiren özellikleri ve alışkanlıkları korurken, olumsuz özelliklerini dışarıda bıraktı. Örneğin Sackhoff’un Starbuck’ı da erkek öncülü gibi eli silahında gezen, uçlarda yaşayan ve sınır tanımaz biri olsa da, hayranların onu bu kadar sevmesini sağlayan belki de aynı ölçüde insani, kırılgan, hasarlı ve kendini hiçe sayan bir karakter olması oldu. Kendi hesabıma ben kadın Starbuck’ı erkek olanına tercih ettiğimi söyleyebilirim.

Kaywinnet Lee ‘Kaylee’ Frye (Firefly ve Serenity)

Kaylee-Frye-M

Firefly aslında çok iddialı bir bilimkurgu projesi değilse de, Joss Whedon’ın gerçekten çok başarılı olduğu su götürmez! Ama konuyu dağıtmayayım… Söylemek istediğim yalnızca Joss Whedon’ın yönettiği projeleri sevdiğim, bu nedenle Firefly’ı da sevdim. Peki, neden? Temel nedenlerden biri güçlü kadın karakterlerin olması. Joss Whedon’ın kısa ömürlü dizisi Firefly’da birden fazla güçlü kadın karakter var. Serenity gemisinde Malcolm Reynolds’ın mürettebatı Zoe Washburn, Inara ve hatta River Tam gibi birçok güçlü ve iyi tanımlanmış karakterler içeriyor. Fakat benim için öne çıkan Kaylee Frye oldu. Her işe yeten dağınık bir el becerisi, çekinmeden ortaya koyduğu iştahı ve çocuksu saflığı bu karakteri özellikle mükemmel hale getiriyor. Bu arada, dizide birçok başka güçlü karakter daha var.

Dana Scully (The X-Files)

dana scully

Bu noktada karakter ile canlandıran oyuncu arasında bir ayrım yapmak zorundayım. Karakteri bilimkurgu dünyasının güçlü karakterlerinden biri olarak ele alacağım. Dana Scully, feminizm sonrası olarak görülen 90’lı yılların bilimkurgu izleyicileri için taze bir nefes gibiydi. Anlatıldığına göre stüdyo yöneticileri ile dizinin yapımcıları başlangıçta Scully karakterini diziye yalnızca gözlere hitap etmesi için dahil etmişler. Ne kadar tipik, değil mi? Neyse ki dizinin yaratıcısı olan Chris Carter’ın müdahalesi sayesinde, bu karakter izlediğimiz biçimde gelişme olanağını bulmuş. Carter, Gillian Anderson’ın seçmelerdeki ciddi ve soğuk performansından sonra rolün ona verilmesi için ısrarcı olmuş.

İzleyen yıllarda Anderson, o sıralarda yayınlanan pek çok erkek dergisine kapak olmuştu. Fakat ekranda çizdiği karakter yalnızca bir poster kızı yüzeyselliğinde değildi. Dr. Scully fizik okumuştu ve doktorluk diploması vardı. Karşısındaki ruhsuz ve her şeyi hafife alan Fox Mulder karakteri paranormal olayları savunsa da, Scully bu türde genellikle kadınlara atfedilen batıl inançlı ve saçma sapan inanışlara bağlı karakter özelliklerinden sıyrılmayı başarıyordu.

Sarah Connor (Terminatör ve Terminatör 2: Kıyamet Günü)

sarah connor

Yönetmen James Cameron 1986 tarihli Aliens filminde, Teğmen Ripley ile harika bir iş başarmıştı. Fakat bundan da önce bize Linda Hamilton tarafından canlandırılan boyun eğmez Sarah Connor karakterini tanıtmıştı. Sarah Connor, hayatta kalma konusunda uzman kadın karakterler üzerine herhangi bir bilimkurgu listesinin rakipsiz bir numarasıdır.

Los Angeles’li tasasız bir genç kadın iken, önce geleceğin kurtarıcısının annesi ve oradan da oğlunun kaderinin çelik sertliğindeki savunucusuna kadar her durumu yaşamıştır. Sarah Connor düşmanı (yani makineler) ile başa çıkabilmek için onları taklit eder. Kendisiyle ne pazarlık edilebilir, ne de onu durdurmak mümkündür. Annesinin (yaralanmış rolü yaparak yardım isteyip oğlunu kandıran) şekil değiştiren kopyasıyla karşılaştığında John Connor, gerçek annesini ayırmayı başarır, çünkü annesi onu öldürmeye gelen kişinin arkasında elinde tüfeğiyle belirivermiştir. Bu an onun soğukkanlı pragmatizmi ve gücünün bir yansımasıdır. Sarah Connor bu iki klasik özelliğin merkezindedir. İkinci filmin yer yer Sarah tarafından anlatılması şaşırtıcı değildir, çünkü bu filmler özünde onun öyküsüdür.

Ripley (Alien, Aliens, Alien 3 ve Alien: Diriliş)

ripley

Etkili kadın bilimkurgu karakterleri üzerine yapılacak her listede yerini bulacak bir başka karakter de Sigourney Weaver tarafından canlandırılan Ellen Ripley karakteridir. Aslında Ripley çoğu zaman tüm zamanların zirvedeki sinema karakterleri arasında sayılmaktadır. Bilmeyenler için belirtelim, bu rol başlangıçta bir erkek için yazılmıştır. Weaver bu rolü eline geçirmiş ve hemen ardından da ilk devam filmindeki oyunuyla Oscar’a aday gösterilmiştir.

Ridley Scott’ın 1979 tarihli filmi Alien’da Nostromo, Dünya’ya doğru yol alan bir ticaret gemisidir. Ripley zaten epey yorgun bir mürettebatın üyelerinden biridir. Ripley mürettebatın bazı üyelerinin, dünya dışı bir gemiyle temas etmesi nedeniyle, hastalık bulaşma tehlikesine karşı gemiye alınmalarına karşı çıkar. Cesaretle ve akıllıca davranarak aldığı bu karar hiçe sayılır ve emirleri göz ardı edilir. Oysa içgüdüleri doğruyu söylemektedir. Çok kısa bir süre sonra gemideki salgından kurtulan tek insan Ripley olur. Ripley’in çekiciliği cesaretinden, kararlılığından ve gerçekçi tavrından kaynaklanmaktadır. Bir erkek tarafından kurtarılmayı bekleyen kadın rolünü reddeder. Yetenekli ve korkusuzdur: Siz beceremezseniz, onun eline bir alev püskürtücü ile bir radar verirsiniz ve o işi halleder. Sonunda da kurtarılmayı bekleyen değil, tek kurtulan kişi olur.

Sarah Jane Smith (Doctor Who)

sarah-jane-smith

Doctor Who’nun evreni bize sayısız mükemmel kadın sunmuştur. Sonuncudan haberim olmasa da, son baktığımda Emma Watson’ın ilk kadın Doctor Who olması gündeme gelmişti. Ayrıca dizinin orijinal yapımcısı olan Verity Lambert ve yine dizinin unutulmaz müziğinin başlangıcından itibaren yaratıcılarından biri olan Delia Derbyshire da unutulmamalı. Bu diziden tek bir kadın seçmek gerçekten çok zor bir iş olduğundan, seçimimi yalnızca oyuncularla sınırlamayı tercih ettim.

Yıllar içinde (ona can veren 12 oyuncu değilse de) doktorumuzun kendisi hep aynı kişi kalsa da (yalnızca rejenere oldu), birçok farklı yol arkadaşıyla çalıştı. Bunlar bazen çığlık çığlığa genç kızlar ve bikiniyle dolaşan çekici kadınlar iken, bazen de Amazon savaşçıları veya punk görünümlü ergenler oldular. Hepsinin içinde öne çıkan ise Elisabeth Sladen tarafından canlandırılan Sarah Jane Smith oldu. Smith, erkekler tarafından kurtarılmayı bekleyen kadın kalıbını kırdı. Karakterin kendisi dişli bir gazeteci olduğundan hem korkusuz, hem de her şeye burnunu sokmaktan çekinmeyen bir tipti. Gazetecilik yetenekleri onun doktorla tanışmasını sağladı. Merakına yenilmese asla TARDIS’in içine adım atmazdı. Bu durumda biz de dizinin doktor rolünde Tom Baker ile birlikte en sevilen ikilisinden de mahrum kalırdık. Bir düşünün…

Teğmen Nyota Uhura (Uzay Yolu)

uhura

Amerikan vatandaşlık hakları hareketinin varlığının hissettirilebilmesi için, on yıl boyunca otobüslerdeki ırk ayrımına karşı sivil itaatsizlik, yürüyüşler ve oturma eylemleri yapılması gerekmişti. 1966 yılına gelindiğinde, Amerikan toplumu artık bu hakları yalnızca rahatsız edici bulduğundan göz ardı edemiyordu. Siyah bir adam sistemin ırksal önyargıları nedeniyle ikinci sınıf bir vatandaş kabul ediliyorsa, siyah bir kadın hem teninin rengi, hem de cinsiyeti nedeniyle iki kez aşağılanan durumdaydı. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde yadsınamaz haklar olarak kabul edilen özgürlük, bağımsızlık ve mutluluk arayışına yönelik talebin kuvvetli biçimde dile getirildiği 1966 yılı, aynı zamanda bilimkurgu arenasında büyük önem taşıyan bir yıldı; çünkü şarkıcı ve oyuncu Nichelle Nichols daha önce hiç kimsenin gitmediği bir yere giden ilk siyahi kökenli kadın olacaktı: “Uzay, son sınır…

Teğmen Nyota Uhura yalnızca öncü bir karakterden çok daha fazlası olarak değerlendirilmeyi hak eder. Uhura, Atılgan uzay gemisinin iletişim subayıdır ve filoya olan hizmetini büyük bir başarıyla yerine getirir. Swahili, Klingon ve Romulan dillerini çok iyi bilmektedir. Gemide caz müziğin tek temsilcisidir. Görevde olmadığı zamanlarda Vulcan liri çalan Spock‘la birlikte gemi mürettebatına sık sık eğlenceli anlar yaşatırlar. İzleyiciler için ilginç olabilecek bir not olarak belirtelim: Martin Luther King bu dizinin çocuklarının uykusuz kalarak izlemesine izin verdiği tek dizi olduğunu belirterek, Nichols’dan dizide kalmasını özellikle istemiştir. Nichols’un çığır açıcı olaylara katılımı yalnızca bununla kalmaz. Oynadığı karakter Uhura, 1968 yılında William Shatner’ın canlandırdığı Kaptan Kirk ile izleyicilere televizyon tarihinin ilk ırklar arası öpücüğünü sergiler. İşte ırkçılığın sınırları böyle aşılır; onları ayakta alkışlıyoruz.

Barbarella (Barbarella)

BARBARELLA

Barbarella cinsel özgürlükle dolu bir gelecek, zevksiz estetik ve Avrupa cazı etkili müzikleriyle biraz da 60’lı yılların kendisi ile hesaplaşması gibidir. Jane Fonda, Jean-Claude Forest’ın 1960’lı yıllardaki orijinal çizgi romanından alınan ve galaksi boyunca elden geçirmediği adam bırakmayan cinsel açıdan özgür Barbarella rolünü oynamayı kabul etmiştir.

1960’lar muhafazakarların gözünde bir sosyal isyan dönemiydi. Kadın hareketi ise 60’ların sonunda güç kazanmaktaydı. Bu bakış açısından incelendiğinde Barbarella karakteri pek de dönemin uyanmakta olan feminist bilincini yansıtmaz. Bunun yerine dönemin cinselliğe yönelik değişmekte olan tutumunu izleyiciye yansıtır. Kendisi başlı başına bir feminist sembol olmasa da, cinselliğe karşı doğal ve hiçbir suçluluk içermeyen bir tutum sergiler. Tüylü erkek canavardan altın rengi pantolon giyen çocuksu meleğe kadar birçok kişiyle beraber olur. Bu bile başlı başına radikal bir davranıştır. Kişinin kendi bedenini istediği kişiyle, istediği biçimde kullanması en temel haktır ve bu hakların kullanılması, başkalarının beden üzerindeki kontrolünün engellenmesi için yaşamsal bir zorunluluktur. Kadının cinselliğinin kontrol edilmesi ataerkil düzenin her zaman en güçlü silahlarından biri olmuştur ve Barbarella buna karşı bir duruş sergiler. Cinsel gücü profesörün aşırılık makinesine fazla gelince de düşmanı olan çılgın Durand-Durand’ı yenilgiye uğratır.

Maria (Metropolis)

Metropolis - 1926

Metropolis’in Maria’sı olmazsa bilimkurgu evrenindeki kadınların listesi kesinlikle eksik kalır. Öte yandan, en başından hangi Maria’dan söz ettiğimizi belirtmemiz çok önemli: Burada daha iyi bir gelecek umuduyla halkını ışığa taşıyan insan Maria’dan mı söz ediyoruz? Yoksa ölmüş aşkının anısıyla deliye dönmüş bir adamın, insan Maria’ya benzer biçimde yarattığı makine Maria mı söz konusu? Arkasında bıraktığı sinema mirası göz önüne alındığında söz konusu olanın robot olması daha uygun. Yalnızca Yıldız Savaşları dizisindeki C-3P0’nun tasarımının, Maria’nın zarif hatlarına bir saygı duruşu olduğunu hatırlamak bile yeter. Öte yandan diğer Maria’nın (Brigitte Helm) kendisi de ayrı bir öneme sahip. Mavi yakalı Maria’nın gözleri, Metropolis’in yüzeyinde gördüğü lüksü suçlayıcı bakışlarla sessizce izler. Filmdeki sembolik konumuyla modern bir kahramandan beklenen etkinlik ondan esirgenmiştir. İki farklı Maria’nın yaptığı şey, kadınların hikaye anlatımındaki rolünün sergilenmesidir. Her iki karakter de gerçek kadınlar, erkekler ve kifayetsiz hırslarının yarattığı kadın figürleri arasındaki zıtlığı ortaya koyar.

Hazırlayan: Gamze Özfırat | Kaynak: The Geek Nerdom

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...