bilimkurgu kulubu

Sinema Üzerine

Tarih: 26 Eylül 2019 | Yazar: Mikail Boz

0

Amerikan Post-Apokaliptik Bilimkurgu Sineması #2: 1960’lar

1960’larda çekilen post-apokaliptik filmlerde, felaket nedeni halen nükleer savaş ve atomik gücün getirdiği tehlikeler baş sebep sayılsa da, gizemli, kozmik, temelde sınıfsal, ırksal çatışmaları dile getiren ya da insan-maymun savaşı gibi yeni tematik unsurlar da kendini göstermeye başlamıştır. Bu döneme hâkim olan eğilim, felaketin bir olasılık olarak gözlemlenmesine olanak tanıyan zaman yolculuğudur. Hikayede kahramanlar başka bir zamana geçiş yaparlar ve karşılaştıkları yıkımı anlamaya, öne çıkan çatışmaları çözmeye çalışırlar. Filmlerdeki geleceğe ilişkin uyarıcı ton azalmaya başlamaktadır ve yıkım, muhafazakâr ya da daha özgürlükçü bir toplumun inşasında sunduğu olanak açısından değerlendirilmeye başlanmıştır.

Last Woman on Earth (Roger Corman, 1960), gizemli bir sebebe dayandırdığı yıkımı, tehlikeye düşen toplumsal düzenin yıkımı olarak görmektedir. Film yıkımla aile ve para gibi unsurların anlamını yitirişi karşısında, bunları koruyucu muhafazakâr bir savunuya girişir. Bir diğer özelliği ise Five’da çok kısa bir süre gözüken ölülere karşılık, bu filmde ölmüş insanların cesetlerinin sokaklarda görünmeye başlamasıdır.

The Time Machine (George Pal, 1960)

Beyond the Time Barrier (Edgar G. Ulmer, 1960), yıkımın sebebini uzaydan gelen kozmik radyasyona bağlayarak felaketi dışsal, kontrol edilemez bir nedene dayandırır; nükleer korkudan daha öte tehlikelerin mevcut olduğunu söyler. Ancak arka planda nükleer denemeler atmosferin koruyucu tabakasını inceltmiştir ve Dünya’yı tehlikelere açık hale getirmiştir. Film yoğun biçimde ötekilere, dışarıdaki olanlara karşı korkuları besler; hatta Markova adlı zaman yolcusunun bir kargaşayı başlatması gibi, bu endişelerin de haksız olmadığını ileri sürer. Geçmişin temsilcisi Allison ile geleceğin telapatiği Trirene arasındaki bir birlikteliği geleceğin toplumu için kurtuluş olarak sunsa da, bunun olanaksızlığı karşısında çareyi geçmiştekilerin davranışlarını değiştirmesine yöneltir. Böylece tarihin alternatif seyri konusunda olasılıkları gösterir.

H.G. Wells’in 1895 tarihli aynı adlı eserinden uyarlanan The Time Machine (George Pal, 1960), nükleer silahların tehlikesine dikkat çekmektedir. Yapıldığı dönemden daha geçmişe gidip, birinci ve ikinci dünya savaşlarının etkisine dikkati çekerek, yakın gelecekte bir başka savaşın mümkün olduğuna ilişkin bir çerçeve sunar. Yer altında ve üstünde yaşayan iki insan grubu sınıfsal bölünmelere gönderme yapar ve film, bu sorunların düzeltilmesi için modernist ve aydınlanmacı geleneğe dayanarak bilimin yönlendirmesine gerek olduğunu, ütopik bir dünyanın kurulma koşullarının bunlar olduğunu öne sürer.

Panic in the Year Zero! (Ray Milland, 1962)

Panic in the Year Zero! (Ray Milland, 1962), post-apokaliptik filmler içinde gerçekleşen yıkıma karşı en duyarsız biçimde yaklaşan, bunu muhafazakâr bir toplumun kuruluşu için araçsallaştıran ilk filmlerden biridir. Film gerçekleşen yıkımın hızlı sonuçlarının görüldüğü dünyayı resmeder ve yapılması gereken en iyi şeyin hemen yiyecek depolayarak, toplumdan uzak durup, hatta onlarla tüm bağlantıları kopararak çekirdek aileyi tehdit eden her şeyin ortadan kaldırılmasını sağlamak olduğunu iddia eder. Film geleceğe karşı ütopik bir tavır alıyormuş görünse de, temelde tasarımlanan gelecek muhafazakar, beyaz, orta sınıf Amerikanların temsil edildiği, milenyarist, “iyilerin” yaşadığı bir dünyadır.

The Creation of the Humanoids (Wesley Barry, 1962), nükleer bir felakete dayandırılan insanların önemli bir kısmının yok oluşunu ve onların giderek kısırlaşmasını, didaktik biçimde de olsa, insan ve makine arasındaki yeni bir ilişkinin, dahası insanın Ben’liğinin tartışmaya açıldığı yeni bir V.2 (sürüm 2) insanın tartışılmasına araç olarak görmektedir. Arka planda ırkçı insan örgütlenmelerinin robotlara karşı saldırıları gözetildiğinde, güncel ırk ayrımcılığı sorunlarını masaya yatırır ve Öteki’yi bir zararlıdan çok insanın yeni, hastalıksız, ölümsüz sınırlara doğru açılabildiği bir olanak olarak gören özgürlükçü bir vizyona sahiptir.

The Last Man on Earth (Ubaldo Ragona, Sidney Salkow, 1964)

The Last Man on Earth (Ubaldo Ragona, Sidney Salkow, 1964) daha sonra pek çok uyarlaması çekilen Richard Matteson’ın 1954 yılında yayımlanan I am Legend adlı romanının uyarlamasıdır ve yıkımı insanları vampire benzer yaratıklara çeviren bir virüse dayandırır. Kahraman bir bilim insanı olarak sürekli biçimde hastalığa bir tedavi bulmaya çalışır ancak tam da tedaviyi bulduğunda hastaların kendisi bu tedaviyi kabul etmezler. Dolayısıyla hastalık artık kimliğin ve kişiliğin bir parçası olmuştur. Hastaların hepsinin siyah giyinmiş, oldukça hiyerarşik bir toplum içinde yaşadığı görüldüğünde, kendileriyle yüzleşemeyen bu insanlar yeni çağın süreksiz ilişkilerine karşı bir güvensizliği dile getirmektedir ve G. Romero’nun zombi filmlerindeki alışveriş merkezlerinde avare biçimde dolaşan, tüketim toplumu üyelerini öndelemektedir.

The Time Travelers (Ib Melchior, 1964), nükleer felaketi ve yüzey/yer altı ayrışmasını geleceğin bir çatışma alanı olarak gösterir. Yıkım insanlık için yepyeni bir endüstriyel toplumu inşa etmek için araç olur ve insan başka yıldız sistemlerine gözünü dikse de bu mutasyona uğramış gericilerin saldırısı karşısında başarısızlığa uğrar. Kahramanlar zamanı telafi etmek için sürekli uğraşırlar ve dünyanın kurtuluşu bir yönüyle dünyanın da insandan kurtuluşu mümkün görünür.

maymunlar gezegeni

Planet of the Apes (Franklin J. Schaffner, 1968)

Dönemin blockbuster olarak öne çıkan yapımı Planet of the Apes (Franklin J. Schaffner, 1968) insanı zamansal çizgide farklı bir mekâna götürmekle kalmaz, bu radikal olarak farklı mekânı insan tarihinin içine yerleştirir. Film geleceğin dünyasında oldukça olumsuz bir maymun ve insan ilişkisi resmeder. İnsanlar avcı toplayıcı bir topluma gerilemiş, dil yeteneklerini yitirmiş, örgütlü bir toplum kurma becerileri kalmamıştır. Bu duruma gelerek, yani bilinçlerini kaybederek günah işleme becerilerini de yitirmiş naif, kırılgan yaratık olarak kalmışlardır. Buna karşın maymunlar sıkı bir şekilde düzenlenmiş kast sistemleri, insanlara karşı barbarlıkları, maymun merkezli mantık ve ahlak anlayışları, tabularla örülmüş toplumsal organizmaları ile insanlığın şimdiki durumunu yansıtan bir çerçeve içinde resmedilir.

Filmde maymunlarda temsil edilen kötülükler modern insana ait kötülüklerdir ve yaşamın anlamsızlığı, insanı farklı olanı aramaya iterken, bu farklı olan bile insanlığın bencilliği, yıkıcılığı, insan merkezli kavrayışının en “iyi” ihtimalle tersine dönmüş bir yansısı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden film yaşanılan dünyayı toplu bir yıkımla dönüştürmenin yanında “ötekiliği” aslında Ben’in bir özelliği olarak ortaya koyar ve insanlık durumu hakkında bir tartışmaya yol açar. Zira maymunların oldukça distopik olan dünyasına dönük her eleştiri radikal biçimde yeniden insana doğru (refleksif) yansır. Film bu yansıtmayı etkin bir şekilde kullanır ve insanın bu distopya yaratma eğilimini sorgular. Dolayısıyla Maymunlar Cehennemi, The Creation of the Humanoids ile birlikte dönemin özgürlükçü tona sahip film olduğunu söylemek mümkündür.

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Ömrünün yarısını ne yapacağını, kalan yarısını da ne yaptığını düşünerek geçirmek istemeyen bir yersiz yurtsuz... Bilimkurguyu da bu yüzden seviyor...