bilimkurgu kulubu

Dizi

Tarih: 10 Eylül 2020 | Yazar: İsmail Yiğit

0

Star Trek’ten Dikkat Çeken 5 Bölüm

Geçtiğimiz gün (8 Eylül) bilimkurgu janrında çığır açan Star Trek dizisinin ABD televizyonlarında yayımlanmaya başlamasının 54. yıldönümünüydü. Daha sonra çekilen devam dizileri ve filmleriyle Star Trek evreni ırkçılık, emperyalizm, savaş karşıtlığı, insan hakları vb. çeşitli politik ve sosyal konularda dönemine göre savunduğu ilerici pozisyonu ve yer verdiği bazı kurgusal teknolojilerin sonradan gerçekten icat edilmesiyle öncü oldu. Bir önceki yazımızda biz de bu bağlamda Star Trek dizisi orijinal serinin (TOS) en unutulmaz 10 bölümünü işlemiştik.

Bu yazımızda ise, yayımlandığı dönemde gerek oyunculuk gerekse de senaryonun akışı itibariyle izleyicilerden çok olumlu beğeni almasa da ele aldığı konular itibariyle dikkat çeken beş Star Trek bölümünden bahsedeceğiz. Serinin tamamının an itibariyle Netflix’te mevcut olduğunu ve bölüm isimlerinin İngilizcelerinin yanlarında Netflix’te sunulduğu haliyle Türkçelerine yer verdiğimizi tekrar hatırlatalım. Bölüm içeriklerine dair ek bilgiler, dizinin Wikipedia sayfasından alınmıştır. (0)

Let That Be Your Last Battlefield (Son Savaş Meydanın Olsun)

Dizinin bu üçüncü sezon on beşinci bölümü için, ırkçılık ve yol açtığı çatışmaların saçmalığı üzerine kurgulanmış en iyi bölüm diyebiliriz. Gene L. Coon’un yazdığı bir öykü taslağından senaryolaştırılan ve Jud Taylor tarafından yönetilen bu bölümde, aralarındaki tek fark yüzlerindeki siyah ve beyaz lekelerin sağ yerine solda, sol yerine sağda bulunması olan, aynı gezegende yaşayan iki ırk arasındaki savaş işlenmekteydi.

Bölümde Charon adlı bu gezegenden kaçan Lokai (Lou Antonio) Federasyon gemisi Atılgan’dan politik sığınma talep etmiştir. Lokai’nin dış görünüşü tıpkı insana benzemektedir, sadece yüzünün yarısı siyah diğer yarısı ise beyazdır. Lokai, mensubu olduğu ırkın gezegende ayrımcılığa uğradığını ve binlerce yıldır baskı altında olduklarını söylemektedir. Daha sonra aynı gezegendeki egemen ırktan resmi bir görevli olan Bele (Frank Gorshin), Lokai’yi tutuklamak için Atılgan’a gelir ama Kaptan Kirk Bele’ye izin vermez. Bele’nin de dış görünüşü tıpkı insan gibidir ama onun da yüzünün bir yarısı siyah, diğeri beyazdır. Lokai ile arasındaki tek fark ise, yüzündeki siyah ve beyazlığın diğer tarafta olmasıdır. Buna rağmen iki ırk arasında binlerce yıldır süren bir savaş vardır. Bölümün sonunda, ana gezegenlerinin bu savaşta tamamen yıkıma uğradığını, herkesin öldüğünü öğrenen Lokai ve Bele, türlerinden geriye kalan son kişiler olduklarını görünce büyük pişmanlık yaşarlar ama artık çok geçtir…

ABD’de siyahiler ve beyazlar arasındaki ırksal gerilimin günümüzde dahi her an kırılmaya yatkın politik bir fay hattı oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda, Star Trek’in bu bölümünün verdiği ırkçılık karşıtı mesajın önemi büyük. Bölümü izleyince akla 1994’te yaşanan Ruanda soykırımı da gelmektedir. Bu Afrika ülkesinde de aralarında fiziksel olarak sadece basık burun ve benzeri çok ufak farklılıklar olmasına rağmen birbiriyle çatışan Tutsiler ve Hutular bulunmaktaydı. Hutuların egemenliğindeki hükümet, 1994’te 800.000’e yakın Tutsi’yi öldürerek (bunlardan 300.000 kadarı çocuktu!) 20. Yüzyılın en kanlı soykırımlarından birine imza atmıştı. (1)

Bread and Circuses (Roma’nın Ölüm Arenası)

Dizinin bu ikinci sezon yirmi beşinci bölümünde, 20. Yüzyıl teknolojisine sahip ama tıpkı Dünya’da geçmişte Roma İmparatorluğu gibi yapılanmış bir devletin egemen olduğu bir gezegende yaşanılanlar anlatılmaktaydı. Dizinin orijinal ismi “Ekmek ve Sirkler” de zaten, M.S. ikinci yüzyılda yaşamış Romalı şair Juvenal’ın Hicivlerinden onuncusuna (Wrong Desire is the Source of Suffering: Yanlış Arzular Acıların Kaynağıdır) yapılan bir göndermedir. (2) Şiirde geçen önemli mısralardan birinde, askeri zaferlere dair duyulan şehvetin nice ülkeyi mahvettiğinden ve en meşhur generallerin mezarlarının bile bir gün zamanın yıpratıcılığına dayanamayıp yok olacağından bahsedilmektedir. Şiirin genelinde ise, halkı oyalamak için gladyatör oyunları gibi sahte gündemlere başvuran egemenler hicvedilmektedir.

Atılgan ekibinin ziyaret ettiği bu gezegende de kölelerin çarpıştığı gladyatör oyunları düzenlenmektedir ama bu oyunlar televizyondan yayımlanmaktadır. Kölelerin arasında, uğradıkları zulüm karşısında manevi bir sığınak olarak yeni bir dini inanç filizlenmektedir. Başlangıçta bu yeni dinin tanrısının “Tanrının Güneşi” olduğunu (Sun of God) zanneden Atılgan ekibi, iletişim subayı Uhura’nın dikkatli çözümlemesiyle ses benzerliğinden ötürü yanıldıklarını anlarlar. Kölelerin kast ettikleri “Son of God”, yani “Tanrının Oğlu”dur. Böylelikle bu yeni muhalif inancın Dünya tarihine paralel şekilde Hristiyanlığı andırdığını görürler.

Catspaw (Kara Kedi)

Dizinin bu ikinci sezon yedinci bölümü, Cadılar Bayramına özel olarak çekilmişti. Robert Bloch’un 1957’de yazdığı “Broomstick Ride” (Uçan Süpürge Gezisi) adlı kısa öyküden uyarlanan bölüm, diğer Star Trek bölümlerinden oldukça farklı olarak karanlık gotik bir şatoda yaşanan esrarengiz olayları işlemekteydi. Bölümde yer alan cadılar, cinler, büyülü kara kedi ve ürkütücü sisler, başlangıçta fantastik bir izlenim bıraksa da, bölümde bütün bu yaşanılanlar gelişmiş bir uzaylı ırkın kullandığı ve madde üzerinde hakimiyet sağlayan “transmuter” adlı bir cihazla açıklandığından hikaye bilimkurgunun içinde kalmaktadır. Örneğin bu cihazı kullanarak gezegendeki uzaylılardan biri, Atılgan gemisinin minyatür bir maketini mum alevine tuttuğunda aynı anda yörüngedeki Atılgan gemisinde muazzam bir sıcaklık artışı hissedilmekteydi.

Star Trek’in bu korku içerikli bölümü izlendiğinde hiç şüphesiz akla bilimkurgunun büyük isimlerinden Arthur C. Clarke’in “Yeterince gelişmiş bir teknolojiyi büyüden ayırt etmek imkânsızdır” meşhur sözü gelmekte.

Return To Tomorrow (Geleceğe Dönüş)

Dizinin bu ikinci sezon yirminci bölümü, bilimkurguda siberpunk akımı henüz ortaya çıkmamışken bu akımın yer verdiği önemli bir temayı işlemesiyle dikkat çekmekte. Bölümde, telepatik güçlere sahip uzaylılar, zihinleri içinde yaşasın diye android bedenler inşa etmeye çalışmaktaydı.

Bölümde Sargon liderliğindeki üç uzaylı, ırklarından geriye kalan son kişilerdir ve zihinleri binlerce yıldır küre şeklindeki kapsüllerin içindedir. Günümüzde de zihni bilgisayara aktarma yoluyla ölümsüzlük kazanmak bilindiği üzere bilimkurgunun “transhumanizm” adıyla bilinen en favori konularından. Çünkü biyolojik bedenlerimiz son derece kırılgan. Hastalıklar ve kazalar sonucu ölmek çok kolay. Fakat mekanik bir bedene zihnin kopyalanması yoluyla ölüme yakalanmadan sonsuza dek yaşamak mümkün. Çünkü mekanik bedenin başına bir şey gelmesi durumunda, bir kopyası muhafaza edilen zihin başka bir bedene kolaylıkla aktarılabilir.

İşte bu uzaylılar da bunu amaçlamakta fakat ihtiyaç duydukları android bedenleri, zihinleri kürenin içinde hapsolmuşken, elleri bacakları olmadan ve birşeyleri görmeden inşa edememektedirler. Bunun için öncelikle Kaptan Kirk’in, Spock’ın ve Dr. Ann Muhall’ın insan bedenlerini ele geçirirler. Fakat bu yeni deneyimleri ışığında, bir bedene sahip olmalarıyla çok uzun süredir hissetmedikleri bedensel zevklerin cazibesine kapılmadan da edemezler. Çünkü organik bedenler yerine mekanik android bedenlere sahip olurlarsa, dokunmanın, tatmanın, sevişmenin ve benzeri eylemlerin getirdiği hazları yaşayamayacaklardır. Ancak organik bir bedeni işgal etmeye devam ederlerse, konakçı bedenler bu güçlü zihinleri taşımak için yeterli sağlamlıkta olmadığından kısa sürede Kaptan Kirk’in, Muhall’ın ve Spock’ın bedenleri bozunuma uğrayarak öleceklerdir.

Star Trek’in bu ilginç bölümü, beden-zihin dualizmi ve transhumanizm tartışmalarına o yıllarda değinerek halen günümüzde bile güncelliğini yitirmemesiyle dikkat çekmekte.

 The Omega Glory (Omega Görkemi)

Dizinin bu ikinci sezon yirmi üçüncü bölümü, tüm Star Trek TOS bölümleri arasında aslında en tartışmalı olanlarından. Kimilerine göre hatta en kötü bölümler arasında kabul edilmekte. Fakat yine de bölümde anlatılan hikayenin bazı önemli mesajları içerdiğini söyleyebiliriz.

Bu bölümde Kaptan Kirk ve ekibi, indikleri gezegendeki ölümcül bir hastalığa çare bulmak ve başka bir Federasyon gemisi kaptanının bu gezegende yol açtığı kültürel etkileşimle uğraşmak zorundadırlar. Gezegenin tarihi, dünya tarihiyle paralellik arz etmektedir fakat bazı farklılıklar bulunmaktadır. Herşeyden evvel Omega IV adlı bu gezegende küresel büyük bir biyolojik savaş yaşanmıştır. Gezegene yeni inen Atılgan ekibinin, bu savaş sonrasında yayılan mikroorganizmalar yüzünden ölüme yol açan hastalığa yakalanmamak için gezegenden ayrılmamaları gerekmektedir çünkü gezegenin doğal habitatı bu hastalığa karşı doğal bağışıklık sağlamaktadır. Gezegende birbiriyle savaş halinde iki grup bulunmaktadır: Asyatik görünümlü çekik gözlü Kohm’lar ile dünyadaki Kızılderilileri andıran bir kültüre sahip ama beyaz tenli Yang’lar. Zamanla Yang kelimesinin “Yankee”den, Kohm kelimesinin de “Komünist”ten geldiği anlaşılır. Yangların dini inancının bir parçası olan kutsal metin ise aslında Amerika Birleşik Devletleri Anayasasıdır. Fakat aradan geçen uzun yıllar boyunca dilin yapısı değiştiğinden, artık bu metin Yangların anlamını bilmeden ezbere okudukları dua benzeri bir mite dönüşmüştür.

Yangların Kohmlar tarafından ezildiği “vahşi soylu” halleri, bildiğimiz gerçek dünya tarihinde Amerika kıtasına Avrupadan göç eden beyaz adamların kıtanın asıl yerleşikleri (kızılderililer vb.) üzerinde hegemonya kurmaları ile karşılaştırıldığında tam zıddıdır. Bu da dizinin bu bölümünü ezilenlerin ezdiği, ezenlerin ise bu sefer ezildiği bir alternatif tarih anlatısına çevirmektedir. Ayrıca insanların kutsal olarak kabul ettiği dogmaların orijinallerinin aslında ne kadar farklı olabileceğini düşündürerek de din kurumuna bir eleştiri barındırmaktadır.

Dizinin bu bölümünün tepki çekmesinin en önemli sebebi, Kaptan Kirk’in heyecanlı bir ses tonuyla ABD anayasasından bir pasajı okuyarak Yanglar’ı etkilediği sahnedir. Milliyetçi bir temaya sahip bu hikayenin, Star Trek’in eşitlikçi ütopik vizyonuyla tezat teşkil ettiğine dair yorumlar yapılmıştır. Ayrıca, bölümde gene beyaz adamların erdemli ve iyi, diğer Asyatik ırkın ise kötü ve gerçek vahşi olarak temsil edildiği de göze çarpmakta. Yine de bu olumsuz yorumların düşündürdüğü ırksal temsil tartışmaları, dizinin bu bölümünün en dikkat çekenler arasında yer aldığı gerçeğini aslında beslemekte diyebiliriz.

Diğer Dikkat Çeken Bazı Bölümler

Yazıyı bitirirken, ayrı ayrı ele alınacak denli yoğun içeriğe sahip olmasa da yer verdiği bazı sahneler ve temaları itibariyle önemli birkaç bölümün bahsini etmemek olmaz.

Dizinin üçüncü sezon onuncu bölümü “Plato’s Stepchildren (Platon’un Üvey Çocukları), Uhura ile Kaptan Kirk’in öpüşme sahnesiyle tarihsel kabul edilmekte. Çünkü Amerikan televizyonlarında bir siyahi ile bir beyaz ilk defa bu sahnede öpüşmüştür. Dizinin “The Ultimate Computer(En Üst Düzey Bilgisayar) adlı  ikinci sezon yirmi dördüncü bölümünün yapay zeka alanında bir dahi olan siyahi bilim adamı bir karaktere yer vermesiyle ayrıca tarihsel olduğunu ekleyebiliriz. Ayrıca bu bölümdeki yapay zeka, akla Terminator filmlerindeki Skynet’i hatırlatmaktadır. Dizinin ikinci sezon on dokuzuncu bölümü “A Private Little War(Özel, Küçük Bir Savaş) ise ABD halkında bir travma yaratan ve kamuoyunda savaş karşıtlığını oluşturan Vietnam Savaşı’na dair açık bir gönderme olarak kabul edilmekte.

İkinci sezon on yedinci bölümde -“A Piece of Action(Çete Taklitçileri), gezegende eskiden görev yapan bir görevlinin unuttuğu 1920’lerin gangster kültürüne ait bir kitabı benimseyerek buna uygun bir kültür geliştiren bir uzaylı tür bulunmaktaydı. Aynı sezonun yirmi birinci bölümü “Patterns of Force(Nazi) ise Nazi dönemi Almanyasını bire bir taklit eden başka bir gezegende geçmekteydi. Bu iki bölüm de bir toplumda kültürün nasıl inşa edildiğine dair ilginç anektodlara sahip.

Peki sizce Uzay Yolu orijinal serisinde bunlardan başka dikkati çeken ve ayrıca bahsedilmesi gerektiğini düşündüğünüz bölümler de bulunmakta mı? Yazının yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Wikipedia
  2. EuroNews
  3. Wikipedia

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1982 Ankara doğumlu. Lise eğitimi esnasında TÜBİTAK’ın düzenlediği fizik olimpiyatlarına katıldı, bronz ve gümüş madalya aldı. Üniversite eğitimini Bilkent Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nde tamamladı. ODTÜ Avrasya Çalışmaları bölümünde yüksek lisans çalışmaları yaptı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı ve Sinemart Akademisi’nin Yaratıcı Yazarlık kurslarını bitirdi. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı lisans programına devam etmektedir.Bilimkurgu öyküleri ve yazıları Agos gazetesi, Kül Sanat, Kafasına Göre dergilerinde ve Bilimkurgu Kulübü internet portalında yayımlandı. Türkiye Bilişim Derneği’nin 2016 yılında düzenlediği bilimkurgu öykü yarışmasında “İhlal” adlı öyküsü üçüncülüğe seçildi. Fabisad'ın düzenlediği 2017 GİO yarışmasında öykü dalında başarı ödülü kazanmıştır.An itibariyle İstanbul’da bir kamu kurumunda bilgisayar sistemleri ve ağ güvenliği alanında çalışmaktadır. İleri derecede İngilizce, orta derecede Rusça ve başlangıç seviyesinde İspanyolca bilmektedir.Parolası: “Daha iyi bir dünya pekâlâ mümkündür!”