Dune Evrenine Girerken: Bahar Akmalı!

Uçsuz bucaksız çöllerle kaplı bir dünya hayal edin. Toz fırtınalarıyla dövülen, aşırı sıcaklarla kavrulan, kurak, çetin ve ölümcül… Evet, pek de misafirperver görünmüyor, ancak uygarlığımız açısından eşsiz bir öneme sahip. Çünkü evrenin dört bir yanına dağıldığımız bu uzak gelecekteki uzay seyahatleri için bahar (melanj) adlı bir maddeye muhtacız. Bahar olmadan ne kurduğumuz Galaktik İmparatorluk’un ayakta kalabilmesi mümkün ne de ticaretin. Sonuçta erişemediğin yere hükmedemezsin de. Ve bahar sadece bu çöl gezegeninden hasat edilebiliyor. O nedenledir ki her daim çatışmaların, çekişmelerin ve entrikaların ortasında kalmaktan kurtulamıyor.

Güç odaklarının gözünde değerli bir tarladan farksız olabilir, ama tüm o zorlu koşullarına rağmen burayı evi edinmiş, âdeta çölleriyle bütünleşmiş yerli bir halkı da var. Kendilerine Fremenler diyen bu topluluk için su, tek bir damlasının bile ziyan edilemeyeceği kadar yaşamsal. Öyle ki, tüm vücut sıvılarını geri dönüştürüp tekrar içilebilir hâle getiren özel giysilere sahipler. Aynı zamanda bu zorlu ekosistemi Kum Solucanları ile paylaşıyorlar. Üstelik söz konusu canlıları dünyadaki adaşları gibi oltanın ucuna da takamazsınız. Çünkü büyükler, çok büyükler ve çöl üzerindeki en ufak titreşimlere dahi duyarlılar. Attığınız her adıma dikkat etmeli, bu devasa canlıların hiddetine uğramamak için birlikte yaşamayı öğrenmelisiniz…

İşte Frank Herbert’in ilk romanını 1965 yılında kaleme aldığı altı kitaplık Dune serisi, bize böylesi bir dünya ve ekosistem bahşediyordu. Her ne kadar başlarda hak ettiği değeri göremese de, sonradan tür için bir kilometre taşı olarak kabul edilip övgülere boğuldu. İşin ilginç yanı ise bu övgüler farklılığından ya da sıra dışılığından değil, tam aksine günümüz ile uyuşan kısımlarının gitgide artmasından ileri geliyordu. Gerçekten de Herbert,  Zen Budizminden Avrupa feodalizmine, Orta Doğu petrol politikalarından yüzyılın ortalarında filizlenmeye başlayan çevrecilik akımlarına dek bir dolu etmeni aynı kurgu potasında eritiyor ve ortaya da tanıdık, tanıdık olduğu kadar da egzotik bir alaşım çıkarıyordu.

Bu alaşımın alametifarikalarından biri de imgelenen geleceğin fazlasıyla bize dair oluşuydu. Zira Dune, bir uzak gelecek anlatısı olmasına rağmen aşırı gelişmiş bir tekno-medeniyet manzarası resmetmiyor, odağına insanı ve insana içkin meseleleri alıyordu. Bir diğer deyişle bizi bize anlatıyordu. Örneğin bu evrende bilgisayarlara, robotlara ya da yapay zekâ sahibi makinelere rastlamamak hem şaşırtıcı hem de merak uyandırıcıydı. Peki, ama bunun sebebi neydi? Sorunun cevabı, Herbert evreninin binlerce yıla yayılan arka planında, çok uzun zaman önce gerçekleşmiş bazı yıkıcı olayların yankılarında gizliydi.

Dune butlerian jihad

İnsanlık, bundan yaklaşık on bin yıl önce teknolojik zirvesine ulaşmış ve “düşünen makineler”e dayalı bir uygarlık modeli kurmuştu. Başlarda her şey yolundaydı; âdeta bir tekno-ütopya çağı yaşanıyordu. Ne var ki her ütopya bir gün çökmeye mahkûmdu. Dune evreninde de bu yazgı değişmedi ve insanlık bir süre sonra yapay zekâ tarafından köleleştirildi. Bunun sonucunda Butleryan Cihadı adı verilen, insanlığın tüm “akıllı” aletleri yok ettiği bir savaş gerçekleşti. Bu öylesine kanlı, uzun soluklu ve trajik bir savaştı ki uygarlığın belleğinde silinmez izler bıraktı ve “düşünen makineler”in de sonsuza dek yasaklanmasıyla sonuçlandı.

Tekrar özüne dönen insanlık, “düşünen makineler”in geride bıraktığı boşluğu artık kendisi doldurmak zorundaydı. Derken teknolojik cihazların yerini alan ve adlarına “mentat” denen insanların türemesi gecikmedi. Bilgisayarlar gibi düşünecek şekilde yetiştirilmiş, üstün zihinsel kapasiteye sahip insanlardı bunlar. Benzer şekilde, Bene Gesserit ve Uzay Loncası gibi birtakım zihin eğitim okullarının doğuşu da bu döneme rastlıyordu. Saf matematiğe yoğunlaşan Uzay Loncası’nın amacı bahar sayesinde gezegenler arası yolculukları mümkün kılmak ve ticareti hâkimiyeti altında tutmakken, çoğunlukla kadınlardan oluşan Bene Gesseritler’in esas gündemi ise Kuisatz Haderah adlı üstinsanın doğumunu sağlayacak üreme programını gözetmekti. Psişik yetenekleri nedeniyle hem korkulan hem de saygı duyulan kişilerdi.

İşte tüm bu politik, ekonomik ve toplumsal curcunanın içinde Çöl Gezegeni Dune, gücü elinde bulundurmanın anahtarıydı. Çünkü bahar akmalıydı! Üstelik tek özelliği uzay yolculuklarını mümkün kılması da değildi, aynı zamanda ömrü uzatıyor, zihni açıyordu. Kısacası ona sahip olmak, evrene sahip olmak demekti. Manzara buyken İmparator Padişah Shaddam IV, bir ayak oyunu ile Dune gezegeninin kontrolünü Harkonnen Hanedanlığı’ndan alıp Atreides Hanedanlığı’na verdi. Bu apaçık bir tuzaktı, ancak Atreides Hanedanlığı’nın onurlu lideri Dük Leto için buyruk yerine getirilmeliydi. Dük Leto, aslen bir Bene Gesserit olan eşi Leydi Jessica ve veliahdı Paul ile beraber Dune gezegenine doğru sonu belirsiz bir yolculuğa çıktı. Özellikle öykümüzün başkahramanı Paul için bu yolculuk, evrenin geleceğini değiştirecek uzun soluklu bir maceranın yalnızca ilk adımı olacaktı…

Yazar: İsmail Yamanol

Amatör bir düş gezgini, saplantılı bir bilimkurgu hayranı. Kuruculuğunu ve genel yayın yönetmenliğini üstelendiği Bilimkurgu Kulübü'nde at koşturmayı sürdürüyor.

İlginizi Çekebilir

nefes rivayetleri

Ölümsüz Bir Anlatı: Nefes Rivayetleri

“Mitler, her ne kadar bazen bir karakterin yaşamını konu alsa da toplumsal bilinçdışının bilince yansımasıdır. …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin