bilimkurgu kulubu

Edebiyat Üzerine distopyanin tarihi

Tarih: 26 Ocak 2019 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Distopyanın Tarihi: Edebiyatta Distopya

Bilim tehlikeli midir? Tehlikeliyse bunun sebebi nedir? İnsanın bu hususta etkisi, rolü ne ölçüdedir? Çağımızın en önemli sorunları kanımca bunlardır. Bilimin gelişimi, daima ayrışmayla ortaya çıkmıştır. Önce doğayı tanıma süreciyle başlamış ve filozoflar öncülüğünde adım adım işlenmiştir. Ardından modern zamanlar geldiğinde ise felsefe ile ayrılarak, kendi özgün yöntemlerini kazanmıştır. Bu yöntemlerin ayrılma noktası ise doğadan özerk, hatta münezzeh bir durum olarak kendini kabul ettirmesidir. Şehirlerin modern yapısı doğal ekolojik yapıdan ayrışınca, bilim de bu ayrışmanın yolunda hizmet etmeye başlamıştır. İşte bilimin ve insanın evriminin ortak kırılma noktası budur.

İngiliz filozof David Hume’a göre, “Mantık, arzunun kölesidir.” Bilimin tehlike teşkil etmesinin sebebi de tam olarak budur. Rasyonel akıl, salt mantıkla işlediğinden ötürü olasılıklar içinden en makul olanı seçer; oysa insan aklının duygularla şekillenen kararları, tutarsız seçimleri tetikler. Suikastlar, savaşlar ve kıyımlarla geçen insanlık tarihi bunun bir ispatıdır: insan asla rasyonel düşünememiştir. Immanuel Kant’a göre de bu, gerçekliğin salt olarak değil de benlik perdesinin ardından görülmesinden kaynaklanır. Bu hususta, insanlığın kaderini ve felaketini de aynı süratte belirleyecek olan gerçek tektir ve budur; yani ihtiras.

Distopya Öncesi Dünyaya Bakış

Sir Thomas More

Thomas Moore

Bugün izlediğimiz ve ilgimizi diğerlerine nazaran daha fazla çeken yapımları inceleyelim. Geleceğin karanlık ve umutsuz tasavvuruyla karşılaşmaktayız. Karanlık bir renk skalasında, umutsuz bir atmosfer içinde özgürlüğünü yitirmiş kalabalıklar görmekteyiz. Oysa Platon ideal devleti tasarladığında, modern insanlık müreffeh bir toplumda yaşayacaktı. Thomas Moore, Ütopya kavramının önüne açtığında, hayal gücümüz yarınlarımızı şekillendirmekte nasıl işlev göreceğini aşikar etmişti. Ne değişti de, kendi içinde zıttını doğurdu? Ütopya melez bir kavramdır; Yunanca “var olmayan yer” anlamına gelen “outopia” ve “iyi bir yer anlamına” gelen “eutopia” kelimelerinden türemiştir. Bu birleşime bakıldığında, yaşanılmak istenen ideal bir dünyayı anlattığı kolaylıkla anlaşılır. İdealist yazar gördüğü yanlışları düzeltebileceğini düşünür ve eserinde buna değinir. Yazarın bu tutumuna Ütopyacılık denir. Thomas Moore da işte bu yazarların ilk örneği sayılmaktadır.

Eserini 16. Yüzyıl Avrupa’sında okumuş, entelektüel kişilerin yazı dili Latince ile kaleme almıştır. Bir gezgin olan Raphael Hythloday’ın gittiği bilinmeyen bir ülkede gördükleriyle başlar. Sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve sanatsal anlamda gelişim göstermiş bu topluma hayranlık besler ve ülkesinde de bunları anlatmak maksadıyla notlar alır. Döndüğünde ise kitabın ikinci bölümü başlar. Bunun sebebi, yani önce ütopyadan başlaması, farkın belirginliğiyle ortaya konulması isteğidir. Thomas Moore ile Ütopya resmi olarak edebi bir tür halini alır. Lakin bilinenin aksine ilk örneği denmesi tam olarak doğru sayılmaz. Çünkü altın çağ inancı ve anlatıları insanlık tarihi kadar eskidir.

Francis Bacon

İngilizce’den yazılan ilk düzgün ütopya olarak adlandırılan Melankolinin Anatomisi de türe büyük katkı sunmuştur. Fakat asıl önemi arz eden, 1627’de yayımlanan Yeni Atlantis’tir. Ünlü filozof Francis Bacon’ın eseri, kaynağını Platon’dan almaktadır. İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörü ve yazar Mina Urgan’a göre, Bacon’ın amacı okurlarına Moore gibi kusursuz bir toplumsal düzeni vermekten ziyade, bilimin gelişimine dair olumlu öngörülerini ve adanmışlığın faydalarını aktarmaktır. Fakat 19. Yüzyılın ortalarına kadar bu tür eserlerin yazımı sekteye uğrar. Bunun nedeni de değişen edebiyat anlayışıdır. Dönemin Fransız ansiklopedistlerinin etkisiyle görüşler direkt olarak aktarılmaya başlanmış, kurgu geri planda kalmıştır.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından yüzyılın sonlarına değin oluşacak yeni dalganın kaynağı da yükselen Marksist harekettir. Temelde işçi sınıfının yerleşik düzeni yıkarak, adil bir yönetim düzeni kurması fikrine dayanan Marksist hareket, doğal olarak kurgusal düzlemde de bu minvalde yansımalarla kendini gösterir. Komünizmin hedeflediği Proleter sınıf hakimiyeti ütopik bir dünya tasavvuru sunar. Çağdaş yazarlar da bu tasavvuru izleyerek, kendi penceresinden izlenimler sunarlar. Öte yandan Marx ve Engels’e göre Marksizm bir ütopya değildir, bilakis pozitivist ve bilimsel dayanakları olan bir önermeler bütünüdür. Fakat filozof Leszek Kołakowski’ye göre Marksizm’in ütopyayı reddetmesi, kendisini bir silahtan yoksun bırakması ve Marksist geleceği imkansız hale getirmesidir. Fakat Marksist ütopyaların ömrü pek uzun olmaz ve 20. Yüzyılla birlikte ütopyanın yerini yeni bir kavram alır: Distopya.

Nereden Çıktı Bu Distopya?

zamyatin

Yevgeni Zamyatin

Komünist ütopyaların yükselişi, karşıt bir güç olarak distopya kavramını da ortaya çıkarmıştır. Ütopyanın karanlık tarafı olarak konumlandırılabilecek distopya, merkezine yine insanı alır ama temelde kötücül yanını açığa çıkarmaktadır. Etimolojik kökeni Yunanca “kötü, hastalıklı” anlamına gelen ‘dys’ kelimesine dayanan kavram, savaşlarla zehirlenen bir cennetin nasıl yeryüzü cehennemi haline gelebileceğini anlatır. Kelimenin kullanımı ise ilk olarak 1868 yılında olmuştur. İngiliz filozof ve ekonomist John Stuart Mill, parlamentoda yaptığı bir konuşmada muhaliflere dalga geçmek maksadıyla bu tabiri kullanmıştır. Yirminci yüzyıl distopyalar çağıdır. Ünlü eleştirmen Kingsley Amis ise bu anlatıyı “Cehennem Haritaları” olarak adlandırmıştır. Çünkü ütopyalar ideal, yaşanması arzulanan yerleri anlatırken; distopyalar insan gerçeğinin diğer yönüne ayna tutarlar ve yaşamaktan kaçınılacak kabuslar sunarlar. Bu eserlerin en bilinenleri ise: Yevgeni Zamyati’nin Biz, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya ve George Orwell’ın 1984 adlı eseridir.

Türün önemli ilk eseri Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in Biz romanıdır.. Fakat bu eserin yayımlanmasından önce önemli iki aşamayı ve ismi anmak gerekir. H.G. Wells’in eserleri ilk aşamada yer alır. Yazdığı eserleri adeta değişen yazgının ilk elden tanıklığıdır. Gençlik yıllarında gelişen teknolojinin gelmekte olan güzel geleceği müjdelediğini düşünen yazar, zamanla savaşlarla, acımasız ve gaddarlık içinde kalan dünyayı izledikçe içten içe umutsuzluğa kapılır. Öyle ki, 1945 yılında yayımladığı son kitabı Mind at The End of its Tether’da geleceğe dair umutlarını kaybettiğini açıkça dile getirir.

“Bu dünyanın artık dayanacak gücü kalmadı. Yaşam dediğimiz her şeyin sonu yakın ve bu engellenemez… Bitkinlik noktasındaki zihin “çıkmazdan kurtulmak için” hala son nafile hareketlerini sergiliyor…Tükenmekte olan bu son hamle kapının üzerimize sonsuza dek kapandığını gösterir. Çıkmazdan çıkış yok… Evrenimiz yalnızca iflas etmemiş, hiçbir hissesi de kalmamıştır; sadece tasfiye edilmemiştir; ardında hiçbir enkaz bırakmadan varlıktan silinecektir. Herhangi türde bir kalıbı izleme girişimi boşunadır… İnsanın hikayesi çoktan sona ermiştir ve kendine böyle demekten hoşlanan Homo Sapiens, şimdiki durumunda tükenmiştir.”

E. M. Forster

Bu karamsar yaklaşım, başka birkaç yazarı da etkilemiştir. İngiliz romancı E. M. Forster’ın Makina Duruyor adlı kısa hikayesi cehennem haritalarının ilk örneklerinden biridir. Forster, yaygınlaşan ve daha da yaygınlaşması muhtemel görünen mekanik üretim sistemiyle birlikte yükselen bir totaliter rejimden bahseder. Klasik düzenden moderne geçişin kabusvari tasviri okuru sarsmaktadır. Bu yaklaşım Karl Marx’ın Alienation, yani “yabancılaşma” kavramına da değinildiğini gösterir. Marx’a göre bant sisteminde birbirinden habersiz ve tekdüze işleri tekrar eden insanlar, yaptığı işten aldığı zevki yitirerek emeğine yabancılaşacaktır. Ütopyaların olduğu gibi, Distopyaların da içinde Marx’ın fikirlerini görürüz.

Öte yandan bu fikir, makineleşen insan anlatımında da karşımıza çıkar. Bu, etik ve insani değerlerden kopan; benliğini kaybederek çalıştırdığı makinenin bir uzvu haline gelen insanın hikayesidir. Söz konusu süreç, insanın el becerisinin yerini Kapitalizm’in öngördüğü otomasyonun almasıyla son bulacaktır. Nihayetinde insan tamamen üretimden çıkacaktır. İlgili varsayım Samuel Butler‘in 1872’de yayımladığı Erewhon romanında görülür. Butler’a göre bu yanlıştır ve makineler yok edilmelidir. Bu sürecin katlanarak ilerleme sebebi ise 20. Yüzyılın iki büyük savaşa tanıklık etmesi olmuştur.

Eserleri incelemeden evvel, distopyanın yükselişine etken iki ana etmene de değinmek gerekir. İlki, ülkelerin siyasi ve sosyal yapılarını değiştiren dünya savaşlarıdır. Özellikle ikinci dünya savaşının ardından başlayan Soğuk Savaş ile birlikte artan bloklaşmalar, krizleri de ortaya çıkarmıştır. Bir yanda “komünizm tehlikesi” diyerek sürekli alarm halinde bulunan ABD, diğer yanda ise dünyaya komünizm yaymak amacıyla ittifaklar kuran, hatta zamanla yayılmacı politika güden SSCB. Bu noktada Amerika’nın uyguladığı politika, eserlerde daha bariz yer etmektedir. Avrupa’da kurdukları bürolarla sanatçıları ele geçirmeyi planlarken, maddi yardımlarla da halkın desteğini almayı hedeflemiştir. Dünyanın üzerinde dolaşan eli sopalı bir bekçi gibidir. Sovyetler’in durumu ise asıl distopya konusu olan, hayal kırıklığını yansıtmaktadır. Ütopya vadederek ortaya atılan fikirler uygulamada karşılığını bulamamıştır.

Cehennem Haritalarında Yaşamak

1920 yılında yeni kurulmaya başlanan SSCB’de yazılan Biz, Marx’ın Alienation kavramına değinen diğer bir kitaptır. Dünyanın tek bir devlet olarak tasvir edildiği devrim sonrası bir geleceği anlatmaktadır. 26. Yüzyılda, yaşam her yönüyle merkezi denetim altındadır; bilimsel ve teknolojik gelişimin hat safhasına varılarak üstün bir toplum mühendisliği uygulanmıştır. Fakat totaliter rejimle birlikte bireysel özgürlüklerin kısıtlanması da sert bir dille yerilmektedir. Bireylerin arzularından arındırılması ve sistemin işleyişine yabancılaştırılması için uygulanan işleme ise “fantasieatomizasyon” adı verilir.

Bu işlemin amacı bireyin ayrıksı tutum içine girmesini önlemek ve sonucunda sistemin devamlılığını sağlamaktır. Yani benlik yıkılarak, “herkestleştirme” uygulanır. Bu gelecek ben yoktur, biz vardır. İçeriğinden anlaşılacağı üzere, otomasyonun yükselişi aleyhine yazılan Biz, 1921 yılında SSCB tarafından yasaklanır. Bununla birlikte 1924 yılında İngiltere’de yayımlanır ve Aldous Huxley de dahil birçok yazara esin kaynağı olur.

Cesur Yeni Dunya 3

Halkanın ikinci adımını teşkil eden Cesur Yeni Dünya’nın yazarı Aldous Huxley, eserini yazarken Biz’den büyük ölçüde etkilenmiştir. Benzeri şekilde 26. Yüzyılda geçen eser, totaliter bir devletin yozlaştırdığı bir toplum sunmaktadır. Bireysel düşüncelerin ve arzuların ötelendiği bu düzende dil, din, aile sanat gibi değerler de tahrif edilmiştir. Huxley, kitabın adını koyarken William Shakespeare’in 1611 yılında yazdığı Fırtına adlı oyunundaki Miranda’nın bir konuşmasından esinlenmiştir:

“Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya

Güzel şeymiş meğer insanlık

Böyle dünyalıları olan

Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya.”

Yabancılaşmanın önemli ilk adımı, montaj bant sisteminin icadıyla atılır. Cesur Yeni Dünya romanı da bu sistemin mucitlerinden biri olan Henry Ford’a gönderme yapmak adına, Fordizm isimli bir resmi ideoloji tasviri sunar. Fordizm, Marx’ın yabancılaşmasının bireyler üzerindeki etkisini konu alır. Fabrikalarda gittikçe tükenen avam sınıfın bireyden eşyaya geçişini; manevi değerlerin yok olmasıyla da Ford’un ilahlaştırılmasını işler. Benzerini dönemin totaliter komünist ülkelerinde de gördüğümüz bu tapınma ve kült yaratma mantığı, insanı her geçen gün daha da değersizleştirir.

İnsanları değersizleştiren diğer etmen ise, artık doğumların yerini tüplerde üretilen çocukların almasıdır. Laboratuvarda üretilen embriyolar, sosyal statülerine göre gerekli kimyasal işlemlerden geçirilir ve psikolojik olarak şartlandırılma sürecine maruz bırakılır. Tüpten ayrılmalarının ardından ise, çocuk yuvalarında devam eden psikolojik şartlandırmaya ek olarak, sosyal şartlandırma da eklenir. Bu sürecin sonucunda dört adet sınıftan ait olduğu kısma yönlendirilir. Alfa, üstün zekalı aydınların ve yöneticilerin sınıfıdır. Beta, okur-yazar olan ve ara eleman olan kişileri içerir. Delta ise zekadan çok fiziksel işlerde değerlendirilen, iş gücünü ifade eder. Bir de epsilondan bahsedilir; bunlar makineden farksızlardır. Delta bile bir nebze olsun etki gücüne sahipken, Epsilonlar tamamen etkisizdir; hatta bunu idrak etmekten dahi yoksunlardır. Bazı eleştirmenlere göre taşlama için bilimsel veriler kullanan ilk yazar Aldous Huxley’dir. Hipnopedi ile uykuda, hatta anne karnında olan doğum öncesi süreçte bile düşünce değişimi yapılabilmesi tam bir kabus senaryosudur. Bunun temelinde ilham aldığı kişi ise meşhur Pavlov’dur. Dünya Denetimcisi adıyla maruf on kişilik seçkin bir topluluk karar verir ve insanın mutluluğu temin edilir.

1984 kapak

Zamyatin’in Biz’i de, Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı da bu aşırı yalıtılmış mutluluk-refah haline isyanı anlatır. Herkes mutludur ama bu mutluluğun hazır verilmesi ve seçimlerinin sonuçlarını yaşamaktan men edilmeleri, doğal olarak sebebini de anlayamadan, başkaldıran insana dönüşmelerine sebep olur. Albert Camus, 1951 yılında yayımladığı kitabı Başkaldıran İnsan’da; “Bu dünyada bir tek şeyin yasak olduğunu yadsımak bile yasaya uygun olandan vazgeçmek anlamına gelir. Hiç kimsenin neyin ak, neyin kara olduğunu söyleyemediği yerde, ışık söner, özgürlük gönüllü bir tutsaklık olur” der ve ekler, “Başkaldırıyorum, öyleyse varız.”

Üçlemenin sonuncu ve en meşhur kitabı ise George Orwell’ın 1984 adlı eseridir. Bu eserini yazarken Biz’den etkilenen yazanlardan biri de Orwell’dır. 1946’da yazdığı inceleme yazısında, Zamyatin’in eserinde vermek istediklerini, tarihsel arka planını da dahil ederek irdelemiştir. Ayrıca Huxley ile benzerliklerini de işlemiştir. Temelde aynı isyankar tavır ve sosyal mühendislik vardır. Ve kendisi de bundan etkilenmiştir. Tarihsel arka planı dikkatle inceleyen Orwell’ın, Sovyet-Stalin eleştiri vurgusu yapması da dikkat çekicidir. Zira ikinci ünlü eseri Hayvan Çiftliği’nde ve 1984’te sert bir şekilde bu eleştiri görülmektedir. Yazar ise bunun doğru olmadığını ve oradan hareketle, genel bir mutlak rejim eleştirisi yaptığını iddia eder.

1984 romanı, 1948 yılında yayımlanmıştır. Parti devletin yönettiği Britanya adasını anlatan bu eserde, partinin insanların hayatına etkisi hususunda yaşananlar işlenmektedir. Olaylar, dış parti mensubu Winston Smith’in gözünden ele alınır. İç parti, yönetimi elinde tutan kesime, Dış Parti ise memurların içinde yer aldığı orta sınıfa tekabül eder. Kitabın üç adet geçiş noktası vardır: İlk önce şahit olduğumuz manzara, toplumsal durum ve Winston’ın yeridir; ardından yasak olmasına rağmen yasaları çiğneyerek, birliktelik yaşadığı Julia isimli kadınla ilişkisi, isyancılara katılma eğilimi ve partinin ülkeye etkilerini keşfedişi yer alır; son bölümde ise parti tarafından ele geçirilen Winston’ın, işkenceyle doğru vatandaş haline gelişi anlatılır. Bu kurgusal dünyada, üç adet süper güçlü ülkenin varlığı betimlenir. Bu ülkeler aralarında sürekli savaşırlar ve yine sürekli müttefiklik geçişleri olur; lakin bunlardan kimsenin haberi yoktur, olsa bile söyleyemez: çünkü hem delili hem de cesareti bulamaz. Peki, neden?

Kitabın içeriğini izah eden popüler terimler, anlatının önemini daha da arttırmaktadır. Çünkü tarih, dil ve din gibi temel kavramların dahi içi boşaltılmış durumdadır. Posası, aslı yerine sunulmaktadır. Öncelikle tüm belgeler sürekli olarak parti tarafından değiştirilir. Partinin politikaları doğrultusunda bilgiler güncellenir. Ek olarak kitlelerin haberleşmesini sağlayan araçlar da sansürlü yayın yapar. Bunun amacı, bilginin kontrolünü sağlayarak, kitlelerin de kontrolünü sağlamaktır. ‘Çiftdüşün’ veYenikonuş’ terimleri de düşünceyi denetim için uygulanmaktadır. “Çiftdüşün” ya da “Doublethinking” kelimesinin en temel örneği bakanlık isimleridir. Örneğin Sevgi Bakanlığı ismiyle anılan kurumun işlevi nefretle isyancı avlayan bir göreve sahiptir; amaç kelime ile anlam arasındaki uyumu bozarak, dili yani düşünceyi de bozmaktır. Üstüne üstlük Yenikonuş diyerek hadım edilen dil, iyiden iyiye işlevsizleşir. Son olarak tüm bunlara rağmen bilinçlenme emaresi göstererek başkaldıran olursa da, ‘Düşünce Polisi’ tarafından etkisizleştirilir. Her şey Büyük Birader’in gözetiminde yaşanır. İnsan özgür iradesiyle cennetten kovulduğundan, cennet özgürlükten feragat ederek getirilir. Nefret için düşmanlar lanetlenir; Büyük Birader ile Partiden başka din ya da kutsal yoktur. Zevk almak ve çocuk yapmakla enerji harcamak, partinin ve ülkenin ilerleyişine katılımdan çalınmış sermaye demektir. Tek inanç, tek hedef ve aşk Partidir; Partinin yıldızı da Büyük Birader’in ta kendisidir. Özgürlüğü feda ederek refah aramak için “savaş, barıştır” diyecek ve buna inanacak kadar yanılgıya saplanmış olmak… İşte 1984 kısaca bunu anlatmaktadır.

Kaynakça:

  • PLATON, Devlet, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ekim 2018
  • HUME, David, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, Çev. Oruç Aruoba, Say Yayınları, Eylül 2017.
  • MORE, Thomas, Ütopya, Çev. Çiğdem Dürüşken, Alfa Yayınları, Aralık 2018.
  • BURTON, Robert, Melankolinin Anatomisi, Çev. Merve Tokmakçıoğlu, Aylak Adam Yayıncılık, Ekim 2016.
  • FORSTER, E. M., Cennet Dolmuşu Toplu Öyküler I, Çev. Roza Hakmen, İletişim Yayınları, Temmuz 2002.
  • MARX, Karl, 1844 El Yazmaları-Ekonomi Politik ve Felsefe, Sol Yayınları, Nisan 2011.
  • BUTLER, Samuel, Erewhon, Çev. Şelale Dalyan, Kyrhos Yayınları, Mart 2016.
  • ZAMYATİN, Yevgeni, Biz, Çev. Fatma Arıkan&Serdar Arıkan, İthaki Yayıncılık, Kasım 2018.
  • Huxley, Aldous, Cesur Yeni Dünya, Çev. Ümit Tosun, İthaki Yayıncılık, Şubat 2016.
  • CAMUS, Albert, Başkaldıran İnsan, Çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, Eylül 2017.
  • Orwell, George, 1984, Çev. Celal Üster, Can Yayınları, Şubat 2016.
  • İKİZ, Sezer Sabriye, Cehennem Haritaları-Çağdaş İngiliz Edebiyatı’nda Distopik Roman, Kriter Yayınları, Eylül 2016

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Okumayı öğrendiği günden beri, okumayı yaşamakla bağdaştıran bir düş emekçisi. Edebiyat, Tarih, Felsefe ve Sosyoloji gibi geniş yelpazede yaptığı okumalar neticesinde birikenleri, kelimelerin ruhuna adayan bir gezgin.