the book of boba fett kapak

Birinci Sezonuyla The Book of Boba Fett

SPOILER UYARISI!

The Book Of Boba Fett dizisinin ilk sezonu yedi bölümün ardından sona erdi.  Dizi, izleyiciden karışık tepkiler aldı ve The Mandalorian kadar beğenilmedi. Ancak dizide ilgi çekici birçok şey de oldu. Mando ve Grogu hakkında yeni haberler aldık,  Cad Bane’i kanlı canlı karşımızda gördük ve Luke Skywalker ile Ahsoka arasında tarihi bir etkileşime tanık olduk. Bu önemli sahnelere rağmen dizi genel olarak iyi değildi. Peki neden iyi değildi, gelin bunlara bakalım…

Dizi, Temuera Morrison‘ın canlandırdığı Boba Fett‘in Mos Espa’nın suç liderliği tahtını devralmasına odaklanıyordu. Peki bu noktada sıkıntı neydi? Sıkıntı, bunu neden yaptığı konusunda hiçbir fikrimizin olmamasıydı. Neyi niye yaptığını, amacının ne olduğunu, yaptıklarının hikâyeyi ilerletmek açısından ne işe yaradığını pek de anlayamadık. Dizideki güzel şeylerden biri, Return of the Jedi’dan sonra ödül avcısının Sarlacc Çukuru’ndan nasıl kurtulduğunu görmekti. Bu “flashback” bölümleri de Boba Fett karakteri ile ilgili dizinin en iyi kısımlarıydı aslında. Fett’in Tusken Yağmacıları ile geçirdiği zaman ilgi çekiciydi. The Mandalorian’da onu gördüğümüz yere nasıl geldiğinin hikâyesini izlemiş olduk. Onun bu farklı kültürle etkileşime girdiğini ve sonra onların yaşam tarzlarını kabul ettiğini görmek merak uyandırıcıydı. Hayranların, çöl yağmacılarının hikâyesi ile ilgili ilk kez doğru bilgiye sahip olmaları da önemliydi. İkinci bölümde Boba Fett’in bu çöl halkı ile geçirdiği zaman, dizideki pik noktalarındandı. Ancak Fett’in karakter gelişimi, “niye bunlar oluyor?” sorusu sürekli havada kaldığı için çok da ilgi çekemedi.

Ödül avcısının dizide berbat bir lider olarak gösterilmesi de bir diğer etkendi. Liderlik makamına yerleşen Boba Fett’in kendi başına karar aldığını neredeyse hiç görmedik. Kim ne derse onu yaptı. “Liderlik koltuğunda Fennec Shand otursa daha iyi olurmuş,” dedik çoğumuz. Dizi bize Fennec Shand ile ilgili de yeni bir şey sunamadı. Fett’in onu nasıl kurtardığını gördük, ancak bunu zaten biliyorduk. Finalde Pyke Çetesinin işini bitirmiş olsa da, Shand’ın yaptığı şeyler genelde Boba’ya ne yapacağını söylemek, açıklamalar yapmak ya da havalı hareketlerle bir iki dayak atmaktı.

Öte yandan dizi, Boba Fett’in dizisiydi ama en çok beğenilen bölümler Mandalorian’ı gördüğümüz bölümlerdi. Hele Luke Skywalker’ın Grogu’yu eğittiği sahnelerle odağı olan karakteri adeta kaybetti, Boba Fett neredeyse unutuldu. Bu sahneler şahane olsa da, The Book Of Boba Fett dizisinin anlatmaya çalıştığı şeyle çok uyumsuzdu. İlk dört bölümden sonra dizinin odağı Boba Fett’ten iyice uzaklaştı ve bir daha da ona tamamen dönemedi. Ve bu odak kayması diziye kötü bir darbe daha vurdu. Dizi,  daha çok karakter hakkında daha geniş bir hikâye anlatmasına izin verecek şekilde yeniden yapılandırılabilir ve düzenlenebilirdi. Ama sonuçta, Star Wars evreni için, hatta dizide takip ettiğimiz iki karakter için bile çok önem arz etmeyen dağınık bir hikâye izledik. En azından (dizinin zararına olsa da) birkaç  heyecan verici karakter hakkında bilgiler edinmiş olduk.

Serinin en büyük sürprizlerinden biri, Star Wars evreninin en popüler ödül avcılarından biri olan Cad Bane‘i ilk kez “live action”  hâliyle görmekti. Dizideki ağırbaşlı, ciddiyetli ve uğursuz etkileyiciliğini yansıtan görünümüyle bundan daha mükemmel olamazdı. Bane’in ilk canlı aksiyon hâlinin The Book of Boba Fett’te görünmesi çok uygundu. Çünkü Bane ve Fett’in, Klon Savaşları günlerine dayanan ortak bir geçmişleri vardı.  O geçmişte, karşılaşmaya yazgılı oldukları ve animasyon dizisinde göremediğimiz bir düello yer alıyordu. Ancak Cad Bane harika bir kötü adam olmasına rağmen, diziye hem oldukça geç katıldı hem de kendisini çok az görebildik. Cad Bane‘i belki baş düşman olarak görmemiz gerekirken, onun yerine bu pozisyonda Pyke Çetesi vardı.

Pykes Çetesi dizi için çok kötü bir seçimdi. İlgi çekmekten uzak, sığ karakterlerdi. Sanki onları yöneten, ipleri elinde tutan başka bir güç var gibiydi. Ama dizinin sonunda, Boba’nın tek yaptığı bir avuç çete üyesiyle savaşmak oldu. Ödül avcısının karşılaşacağı ve seyircide merak uyandırıp ilgi çekecek daha büyük bir tehdit yoktu. Aslında Pykes Çetesi’nin galaksideki kötü insanlarla önemli birkaç bağlantısı vardı. Bunlardan en dikkate değer olanı Solo filminde, The Clone Wars ve Star Wars: Rebels dizilerinde yer alan The Crimson Dawn örgütüydü. Dizide The Crimson Dawn örgütünü görmek büyük bir etki yaratabilirdi. Perde arkasındaki üst akıl olarak Crimson Dawn’ı getirmek, Star Wars evrenindeki birden fazla büyük hikâyeyi birbirine bağlayabilir; her şey mükemmel bir şekilde bir araya gelebilirdi. Ancak bunların hiçbiri olmadı ve dizideki çatışma sıkıcı ve boş kaldı.

Emilia Clarke‘ın hayat verdiği Qi’ra’nın gölgelerden çıkıp ipleri elinde tutan kişi olarak kendini göstereceği neredeyse kesin gibiydi. Böylece Solo’daki hikâyesine bir kapanış yapılmış olacak ve yapılması düşünülen ancak yapılmayan devam filmlerinde anlatılacak hikâyenin önü açılacaktı. Bunun yerine hayranlar, bir şehri bir grup salağın elinden almaya çalışan ve mücadeleyi kazandıktan sonra bunları niye yaptığını sorgulayan amaçsız bir Boba Fett izledi. Dizideki her şey –en azından Tatooine‘deki her şey- anlamsız geliyordu. Dizinin sorunu belli adımları izlememek değil; efsanevi ödül avcısının  karşı karşıya kaldığı tehdidin, şanına yaraşır zorlayıcılıkta olmak yerine kolayca unutulacak derecede cılız bir tehdit olmasıydı.

Yapısal problemlerinin ve odaklanma sorunlarının dışında, The Book of Boba Fett’in genel yönetimi de iyi değildi. Suçlayanları işaret eden parmak birkaç kişiye birden yöneliyor olsa da, kabahatin büyüğü Robert Rodriguez’e aitti. Dizi geneline bakıldığında en kötü olarak kabul edilen bölümlerin hepsini Rodriguez yönetti. Ki bu bölümlerde uzay savaşı koreografileri ve daha az yönetmenlik ihtiyacı vardı. Dizinin üçüncü bölümünün sonundaki kovalamaca sahneleri düpedüz utanç vericiydi. Elbette finalde güzel anlar vardı; Boba ve Mando’nun bir araya gelişi, Cad ve Fett’in düellosu, dev canavar Ranchor… Ama aynı zamanda korkunç sekanslar, aptalca karakter seçimleri ve zaman doldurmak için konulduğu bariz olan sahneler de vardı. Bir örnek olarak,  Skad’ın blasterini ateşlemeden önce niye yaptığını anlayamadığımız 360 derecelik dönüşü gösterilebilir. Robert Rodriguez ile Star Wars’un kimyası pek uyuşmuyor belli ki. Bundan sonra yönetmen ile Star Wars’un yollarının kesişmemesi belki iki taraf için daha iyi olacaktır.

The Mandalorian’ın üçüncü sezonunun ilk bölümü diye izletsek herkesin inanacağı beşinci bölüm olağanüstüydü. Bölümü Bryce Dallas Howard yönetmişti. Şaşırtıcı cameolar ve onların etkileşimleriyle dolu bir sonraki bölüm ise Dave Filoni’nin eseriydi. Dizinin güçlü yönlerinden biri, Star Wars yapımlarında hep başarılı örneklerini gördüğümüz tema müziğiydi. Dizinin en iyi unsurlarından biri olan Cad Bane’in henüz ölmediğini umuyoruz. Öyle olsa bile, yine de Kenobi dizisinin bir noktasında ortaya çıkabilir belki. Bu harika karakterin ilk ve tek live action deneyimi bu vasat Star Wars hikâyesinde harcansaydı çok yazık olurdu.

Dizinin zamanlaması da yanlıştı diyebiliriz. Öncesinde The Mandalorian’da oldukça beğenilmiş bir ödül avcısı hikâyesi izlemişken ve Star Wars’un devasa evreninde onlarca ilgi çekici farklı karakter varken, tekrar bir ödül avcısını vasat bir yapımla izlemek, ilgisini sürekli çekmenin zor olduğu günümüz izleyici kitlesinin çok da hoşuna gitmedi. Bir Star Wars yapımı olduğu için, dizinin ikinci sezonu da olacak muhtemelen. Umalım ki kamera arkasındaki ekip tüm bu geri bildirimleri duyup dikkate alsın  ve ikinci sezonda Boba Fett hakkında anlatmaya değer bir hikâye sunsun izleyiciye.

Hazırlayan: Gökhan Karagül | Kaynak

Yazar: Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

Birinci Sezonuyla Monarch: Legacy of Monsters

Ishirô Honda’nın yazıp ve yönettiği Gojira (1954) sadece Japonya’da değil, okyanusun öte taraflarında da büyük …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et