bilimkurgu kulubu

Film Listeleri

Tarih: 19 Mart 2020 | Yazar: İsmail Yamanol

0

En İyi Film Oscarı’na Aday Olan 12 Bilimkurgu Filmi

Fantastiğe de göz kırpan anlatımı nedeniyle The Shape of the Water’ı bir kenara koyarsak, yaklaşık 100 yıllık tarihi boyunca herhangi bir bilimkurgu filminin “En İyi Film” dalında Oscar ödülü alamadığını bilmek bilimkurguseverler için epeyce can sıkıcı olabilir. Her ne kadar heykelciği kucaklayamamış olsalar da, çeşitli bilimkurgu yapımlarının zaman zaman bu dalda ödüle aday gösterildiğini biliyoruz. Tabii bu rakamlar pek tatmin edici düzeyde değil. Örneğin tarihi bir olayın filme aktarımı olduğu için Apollo 13‘ü saymazsak, 2009 yılından önce sadece 4 bilimkurgu filmi en iyi film dalında Oscar’a aday olabildi.

2009’dan sonra ise gene hiçbiri kazanamasa da aday sayısı kayda değer şekilde yükseldi. Tabii bilimkurgu sineması adına son yıllarda yaşanan bu bereketin, kısmen akademinin “En İyi Film” aday sayısını artırmasından kaynaklandığını da belirtelim. İşte karşınızda “En İyi Film” dalında Oscar’a aday olmayı başarmış 12 bilimkurgu yapımı…

Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964)

Listemizi, unutulmaz bir Stanley Kubrick taşlaması niteliğindeki Dr. Strangelove ile açıyoruz. İki kutuplu ve bir o kadar da gergin olan dünyada uluslararası ilişkiler pamuk ipliğine bağlıdır. Ancak bu hassas denge Amerikalı çılgın bir general yüzünden tuzla buz olacak, insanlık nükleer bir felaketle burun buruna gelecektir. Generalin nükleer saldırı komutundan geç de olsa haberdar olan ABD başkanı ve üst düzey yöneticiler, acil durum karargâhında toplanıp bu durumu nasıl önleyebilecekleri üzerine toplantıya başlar. Ancak başkanın çevresindekiler durumu daha da zorlaştırmaktadır. Tüm görüşmeler ve çabalar yetersiz kalmaya başlayıp işler çığırından çıktığında, herkes toplantıda yer alan Alman asıllı bilim insanı Dr. Strangelove’ın çılgın fikirlerine sarılmak zorunda kalır.

Apokaliptik ve kara mizah yönleriyle ön plana çıkan film, vizyona girdiğinde büyük başarı elde etti. Gişedeki başarısının yanı sıra, popüler kültür üzerindeki etkisiyle de adından söz ettirdi. Açıkça soğuk savaşı; özellikle de “karşılıklı topyekun yıkım” doktrinini alaya alan yapım, dönemin paranoyak ruhunu yansıtmada bir hayli hünerli.

A Clockwork Orange (1971)

otomatik portakal

Listemizdeki bir diğer Stanley Kubrick filmi olan A Clockwork Orange (Otomatik Portakal), Anthony Burgess’ın aynı adlı romanından uyarlanmış unutulmaz bir distopya örneği. Liderliğini Alex’in üstlendiği suç çetesi, içinde filizlendiği çarpık toplumu yansıtırcasına şiddet uygulamakta ve bunu da adeta bir ritüel havasında gerçekleştirmektedir. Kafadarlar, keyifle söyledikleri şarkılar eşliğinde gasp, tecavüz ve hatta cinayet gibi her türlü suçu ve yozlaşmışlığı sergilemektedir. Ancak son eylemlerinde arkadaşları tarafından yüzüstü bırakılan Alex yakalanarak cezaevine girer. Hapisten çıkmak için her şeyi göze alan anti-kahramanımız, hükümetin suçluları “topluma kazandırmak” amacıyla hazırladığı tedavi programına denek olarak katılmayı kabul edince, o kutsadığı şiddetin de mağduru haline gelecektir…

Başarılı bir distopya ve kara mizah örneği olan A Clockwork Orange, rahatsız edici şiddeti ve eleştirel derinliğiyle sinema tarihinin kendine özgü filmlerinden biri. Toplumsal yaşam içinde bireyin konumunu ve özgür iradenin dokunulmazlığını, insanı insan yapan özelliklere hükümet müdahalesinin nerelere varacağını sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda görsel, sosyal ve politik açıdan bir dolu meseleye de neşter atıyor.

Star Wars Episode IV: A New Hope (1977)

star-wars-kilavuzu

İlk Star Wars filmi olan A New Hope vizyona girdiğinde, bu sıra dışı kurgusal evrenin ne boyutlara ulaşacağını kimse tahmin edemezdi. Galaksinin bir aile etrafındaki epik yazgısını gözler önüne seren yapım, kendi sinematik evreninden taşarak içinde yaşadığımız gerçekliği de derinden etkilemeyi başardı.

Uzak Tatooine gezegeninde yaşayan ve yeni maceralara atılmak için can atan Luke Skywalker, C-3PO ve R2-D2 kodlu iki robotu satın almasıyla beklediği fırsatı elde eder. R2-D2 adlı dronun hafızasında, Prenses Leia’ya ait holografik bir yardım çağrısı vardır. Çok geçmeden Obi Wan Kenobi adlı kulağı kesik bir jedi şövalyesi ile Han Solo adlı bitirim bir kaçakçı da bu maceraya dâhil olur. Ben Kenobi, zamanında Luke’un babasını da eğiten adamdır. Han Solo’nun ekürisi ise Chewbacca adında tüylü bir devdir. Sonunda Luke, Prenses Leia’yı kurtarmak için galaksiye hükmeden İmparatorluk ve onun dehşet saçan lideri Darth Vader ile yüzleşmek zorunda kalacaktır.

E.T. the Extra-Terrestrial (1982)

Steven Spielberg klasikleri arasında yer alan E.T. the Extra-Terrestrial, dünyada kaybolmuş sevimli bir uzaylı yaratığın küçük bir çocuk ile arkadaş olması üzerine kurulu. Evinden üç milyon ışık yılı uzaklıktaki Dünya’da kapana kısılan sevimli uzaylımız, onu evine alan ve peşindeki federal ajanlardan saklamaya çalışan küçük bir çocukla tanışacak, ortaya da uzayın haşmetli büyüklüğüne bile aldırmayan sıcacık bir dostluk hikâyesi çıkacaktır.

Kırışık yüzlü, koca gözlü, götten bacaklı kahverengi uzaylısıyla dikkatleri çeken film, aynı zamanda kendisinin parlayacağı yapım olan genç Drew Barrymore’u da ekranlara getiriyor. “En İyi Film” adaylığı dâhil olmak üzere 4 Oscar ve 2 Altın Küre Ödüllü başyapıt, olabildiğine komik, hareketli ve unutulmaz… Tüm zamanların en çok sevilen ve bilinen filmlerinden birini seyretmeye hazırlanın.

District 9 (2009)

Vizyona girdiği 2009 yılında dikkatleri üzerine çekmeyi başaran ve yönetmenliğini Neill Blomkamp’ın, yapımcılığını ise Peter Jackson’ın üstlendiği film, 30 milyon dolar gibi mütevazı bir bütçeyle görücüye çıktı. Buna rağmen hem ırkçılık karşıtı alt metni, hem Kafka’ya göz kırptığı anları, hem de başarılı bir şekilde kotarılmış aksiyon sahneleriyle büyük beğeni topladı. 4 dalda Oscar Ödülü’ne aday gösterilen filmin en önemli yanlarından biri de ezber bozucu niteliğiydi. Öyle ya, ilk kez bir uzay gemisi Beyaz Saray’ın tepesinde değil, Güney Afrika semalarında süzülüyordu ve içindekiler de perperişan hâldeydi.

Johannesburg üzerinde beliren devasa uzay gemisiyle iletişim çabaları sonuçsuz kalınca, devlet çareyi gemiye asker göndermekte bulur. Ne var ki karşılaşılan manzara içler acısıdır. Uzun süredir gemide mahsur kaldıkları ve yeterli şekilde beslenemedikleri için sersefil olmuş binlerce uzaylı, mülteci statüsüne alınarak alelacele kurulan kamplara yerleştirilir. Sonrası tam anlamıyla bir keşmekeşe döner. Uzaylılara fahiş fiyatla gıda pazarlayıp karşılığında silah satın alan çeteler, teknolojilerinin peşinde olan gizli devlet kurumları, yerli halkta ortaya çıkan uzaylı karşıtlığı ve daha nicesi… Bu curcuna içinde görevini yapmaya çalışan Wikus Van De Merwe adlı kendi halinde bir devlet memurunun öyküsüne yoğunlaşan film, alışılmadık teması üzerinden başarılı bir siyasi hiciv ve kara mizah örneği sunuyor.

Avatar (2009)

jake_sully__avatar

James Cameron tarafından yazılıp yönetilen ve gösterime girdiği 2009 yılında gişe rekorları kıran Avatar, bizlere hem yeni bir dünya ve ekosistem tanıtıyor hem de unobtanium adlı kurgusal bir maddeden bahsediyordu. İnsanlığın gelecekteki teknolojisi için hayati önem taşıyan bu madde, aynı zamanda Pandora uydusunun istilasına da yol açıyordu. Çünkü Pandora, insanların gözünde zengin unobtanium kaynaklarına sahip yabanıl bir diyardan daha fazlası değildi. Ancak başta Na’viler olmak üzere, yaşadıkları uyduyla adeta bütünleşmiş yerli yaşamın bu istilaya cevabı sert olur.

Ursula K. Le Guin’in ünlü kısa romanı Dünyaya Orman Denir’den esintiler taşıyan filmin oyuncu kadrosunda Sam Worthington, Zoe Saldana, Sigourney Weaver, Stephen Lang, Michelle Rodriguez gibi ünlü isimler var. Ayrıca film, kullandığı çığır açıcı sinema teknolojilerinin yanı sıra, natüralist mesajlarıyla da hafızalarda yer etmeyi başardı. Öte yandan yine James Cameron tarafından çekilecek devam filmlerinin 2021, 2023, 2025 ve son olarak 2027’de gösterime girmesi bekleniyor. Avatar filmiyle sinemada 3 boyut teknolojisine yeni bir açılım getiren Cameron’ın bu devam filmlerinde izleyicilere hangi sinematik yenilikleri sunacağı ise şimdiden merak konusu.

Inception (2010)

Usta yönetmen Christopher Nolan’ın kafa karıştıran bilimkurgusu Inception, vizyona gireli 10 yıl olmasına rağmen muğlak finaliyle konuşulmayı sürdürüyor. Hatta başrol oyuncusu Leonardo DiCaprio bile, filmin finalini anlamadığını belirterek tebessüm etmemize yol açmıştı. Hal böyle olunca, zaman içinde finali açıklamaya çalışan onlarca teori üretildi, ancak gerçek cevabı asla öğrenemedik. Kim bilir, belki de hiç öğrenemeyeceğiz. Sinema sanatının güzel yanlarından biri de bu olsa gerek.

Inception bize, Dominick “Dom” Cobb (Leonardo DiCaprio) adlı yetenekli bir hırsızın sıra dışı hikâyesini anlatıyor. Ancak Cobb, alışageldiğimiz hırsızlardan biri değildir. O,  rüya görme anında insanların bilinçaltına girerek önemli sırları çalan bir zihin hırsızıdır. Son kurbanı Japon işadamı Saito (Ken Watanabe)‘dur. Saito’nun bilinçaltının derinliklerinde dolaşırken ölen karısı Mal’i görünce çalma işi başarısızlıkla sonuçlanır ve uluslararası bir kaçağa dönüşür. Ancak çok geçmeden mükemmel bir fırsat yakalar; kaybettiği her şeyi geri alabileceği son bir iş. Bu kez ondan bir fikri çalması değil, tam tersine bir fikri yerleştirmesi istenir…

Gravity (2013)

Yönetmenliğini Alfonso Cuarón’un üstlendiği Gravity (Yerçekimi), uzay çöplerinin yaratabileceği olası bir dehşeti iliklerimizde hissetmemizi sağladı. Görev dışı kalan bir Rus uydusunun imha edilmesi sonucu ortaya saçılan enkaz, Dünya yörüngesindeki tüm uyduları tahrip edecek zincirleme bir yıkıma sebep olur. O sırada Hubble Teleskobu’nun bakımı için uzayda bulunan ekip ölümle burun buruna gelecek, hayatta kalmak için zamanla destansı bir yarışa girmek zorunda kalacaktır.

Gravity, kalabalık olmayan oyuncu kadrosuyla ses getirmeyi başarmış nadir filmlerden biri. 2013 yılında gösterime giren film, en büyük etkiyi Dünya görüntüleri ve bilimsel gerçekliğiyle yapmış ve aynı zamanda yazarı, yönetmeni ve yapımcısı olan Alfonso Cuaron‘a büyük şöhret getirmişti. “Uzayda yaşam imkansızdır” iddiasını 90 dakika boyunca hız kesmeyen bir gerilimle işleyen yapımı, bilimkurgunun bilim-gerçek alt kategorisine dahil etmek mümkün.

Her (2013)

her

Bir insan başka bir insana neden âşık olur? Aşkın altında yatan bir formülden bahsedilebilir mi? Karşımızdaki kişide hangi özellikleri ararız? Fiziksel görünüş mü önemlidir, yoksa ruh güzelliği mi? Ya yaş, para, şöhret? Peki, canlı bile olmayan bir şeye aşık olunabilir mi? Örneğin bir yapay zekâya? Yakın gelecekte geçen öykümüzün kahramanı Theodore, başkaları adına mektuplar yazarak geçimini sağlayan özel hayatı sorunlu bir yazardır. Bir gün reklamlarda gördüğü yapay zekâlı işletim sistemini satın almasıyla tüm yaşamı ansızın değişir. Zira Samantha isimli sanal zekâ uygulaması ile kahramanımız arasında sıra dışı bir ilişki başlayacaktır…

Spike Jonze’un yazıp yönettiği filmin başrolünde Joaquin Phoenix var. Ona eşik edenler arasında Chris Pratt, Amy Adams gibi tanınmış isimler bulunuyor. Samantha isimli yapay zekâ yazılımına sesiyle ruh katan kişi ise ünlü aktris Scarlett Johansson’dan başkası değil.

The Martian (2015)

Andy Weir‘in aynı adlı çoksatan romanından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Ridley Scott oturuyor. Kadrosunda Matt Damon ve Sean Bean gibi önemli oyuncuları barındıran yapım, iki saati aşan süresine rağmen kendini soluksuz bir şekilde izlettirmeyi başarıyor. Mars’a yapılan bir görev sırasında botanikçi Mark Watney (Matt Damon), çıkan fırtınada öldü sanılarak ekibi tarafından gezegende tek başına bırakılır. Artık talihsiz Watney, elindeki sınırlı olanakları kullanarak hayatta kalmak için çetin bir mücadele vermek zorundadır. En büyük kozu ise zekâsı ve azmi olacaktır.

Gerek roman gerekse de romandan uyarlanan film, esasında tipik bir “Robinson Crusoe” kurgusu üzerine oturtulsa da, hem bilimin ve teknolojinin dâhice kullanımı hem de mizahi unsurlarıyla keyifli bir seyirliğe dönüşüyor. Ayrıca yapım, “Hollywood’da Matt Damon’ı Kurtarma Kültü”nün önemli halkalarından…

Mad Max: Fury Road (2015)

Sinema tarihinin kült yapıtlarından biri olarak hafızalara kazınan Mad Max serisinin ilk filmi 1979 yılında sinemaseverlerle buluşmuştu. Avustralyalı yönetmen George Miller imzası taşıyan filmin başrolünde ise o zamanlar genç ve kariyerinin henüz başında olan Mel Gibson yer alıyordu. Gibson’ın çılgına dönmüş bir dünyada barışı sağlamakla görevli genç bir polisi canlandırdığı film, Avusturalya’nın engin kuraklığında geçen gotik bir macera hikâyesi sunuyordu.

Serinin son filminde Max (Tom Hardy), şiddet ve acımasızlık dolu bu dünyada başlarını cesur Imperator Furiosa’nın (Charlize Theron) çektiği bir grup kadını, maskeli psikopat Immortan (Hugh Keays-Byrne) ve deli ordusundan korumak zorunda kalır. Aksiyonu derin felsefi mesajlarla harmanlayan film, benzeri vurdulu kırdılı yapımlardan sıyrılarak alt metni güçlü bir öyküyle karşımıza çıkıyor.

Arrival (2016)

Kariyerinde Hugo, Nebula, Locus gibi pek çok değerli ödüle layık görülmüş Amerikalı bilimkurgu yazarı Ted Chiang’ın 1998’de yayımlanan Story of Your Life adlı uzun öyküsünden uyarlanan Arrival (Geliş), 2016’nın en dikkat çekici filmlerden biri olmayı başardı. Yönetmen koltuğunda ise şu sıralar Dune uyarlaması ile meşgul olan Denis Villeneuve oturuyor.

Eğer bir gün, dünya dışı bir tür kalkıp da gezegenimizi ziyaret etmeye karar verirse onlarla nasıl iletişim kurarız? Dünyanın çeşitli yerlerinde beliren uzay gemileriyle iletişim kurmak hayati derecede önem kazanınca, Amerikan ordusu bu iş için dilbilimci Dr. Louise Banks’ın kapısını çalmakta gecikmez. Gönülsüz de olsa teklifi kabul eden Banks, uzaylıların dili ile zaman arasında bir bağlantı olduğunu keşfedecek ve o andan itibaren geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman arasındaki ayrım da gitgide bulanıklaşmaya başlayacaktır…

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Amatör bir düş gezgini ve saplantılı bir bilimkurgu hayranı. Kuruculuğunu ve genel yayın yönetmenliğini üstelendiği Bilimkurgu Kulübü'nde at koşturmayı sürdürüyor. Daha mutlu, daha yaşanası ve daha özgür bir gelecek için…