Salı , 27 Şubat 2024
Star Wars A New Hope

Star Wars: A New Hope

1965-1968 yılları arasında toplam dokuz kısa film çeken George Lucas, THX 1138 (1971) ile ilk uzun metrajını kotardı. Distopik film, Electronic Labyrinth THX 1138 4EB (1967) kısasının bir uyarlamasıydı. İlk başlarda eleştirmenler tarafından karışık yorumlarla karşılandı. 2005 yılında “Yönetmen’in Kurgusu” olarak tekrar raflara girdiğinde hak ettiği ilgiyi görmeyi ve nihayetinde kült statüsüne erişmeyi başardı. George Orwell’ın 1984 ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanlarında gördüğümüz dünyayı andıran hikâye yer altında geçiyordu. Toplum mühendisliğini çıkarları doğrultusunda şekillendiren otorite, belirli periyodlarla insanlara ilaç veriyor ve bu sayede de istediği kontrol düzenini sağlıyordu. Dolayısıyla Lucas, kariyerinin hâlihazırdaki yegâne karanlık işine imza atıyordu.

Yönetmenin sıradaki işi olan American Graffiti (1973), nispeten daha popüler bir yapım oldu. Bir grup lise öğrencisinin tek gecelik maceralarına odaklanan tipik bir gençlik filmiydi. Yakında mezun olacak gençler, yeni hayatları konusunda kararsızdı. Francis Ford Coppola’nın yapımcılığında gösterime giren filmde Harrison Ford, “Bob Falfa” rolü ile arz-ı endam ediyordu. İkili bir sonraki projede tekrar birlikte çalışacaktı…

Sıkı bir bilimkurgu okuru olan Lucas, Star Wars evrenini şekillendirirken Isaac Asimov’un Foundationından, Frank Herbert’in Dune‘undan da esinlendi; ancak her ne kadar benzerlikler olsa da ayakları yere basan orijinal bir senaryo ortaya çıkarmayı bildi. “Uzun yıllar önce, çok çok uzak bir galakside… Bu bir iç savaş dönemi. Gizli bir üstten gelen isyancı uzay gemileri, kötü Galaktik İmparatorluğa karşı ilk zaferini kazandı. Savaş sırasında Rebel casusları, gezegenleri bile yok edebilecek güce sahip zırhlı uzay istasyonu ÖLÜM YILDIZI’nın gizli planlarını çalmayı başardı. İmparatorluğun uğursuz ajanları tarafından takip edilen Prenses Leia, evini, halkını kurtarabilecek ve galaksiye özgürlüğü geri kazandırabilecek çalıntı planların sorumlusu olarak kendi gezegenine doğru yol alıyordu…” cümleleriyle açılan yapım, aynı geleneği serinin diğer filmlerinde de sürdürecekti. Dolayısıyla film, konu hakkındaki bilgiyi en başta verip seyircisini görsel şova hazırlamayı amaçlıyordu.

Ölüm Yıldızı olarak adlandırılan uzay istasyonun planlarına sahip olan Prenses Leia Organa (Carrie Fisher), galakside yaşanan iç savaş sırasında imparatorluk güçleri tarafından rehin alınır. Ancak yakalanmadan önce bilgileri droid R2-D2’ya aktarmayı başarır. Gemideki çatışma esnasında yolu C-3PO ile kesişen droidimiz, birlikte acil durum kapsülüyle Tatooine gezegenine iner. İkili, bu kurak gezegende kısa süre sonra Jawa’lar tarafından ele geçirilir. Teyzesi Beru (Shelagh Fraser) ve amcası Owen (Phil Brown) ile yaşayan Luke Skywalker (Mark Hamill), çok geçmeden bu iki droidi Jawa tacirlerinden satın alır. Skywalker, odasında R2-D2’yu kurcalarken istemeden Leia’nın holografik yardım mesajını açar. Mesajda Obi-Wan Kenobi (Alec Guinness) adında gizemli birinden yardım istenilmektedir. Sonrasında Kenobi ile karşılaştığında onun gerçekte bir Jedi Şövalyesi olduğunu ve babası ile eskiden karanlık güçlere karşı sırt sırta çarpıştığını öğrenir.

Sonu belirsiz olan bu macerada Skywalker, Prenses’i kurtarmaya çalışır ve isyancı güçlere Ölüm Yıldızı’nı yok edebilmeleri için istasyonun planlarını ulaştırmayı amaçlar. Kenobi ile atıldığı bu tehlikeli yolculukta, bir kaçakçı olan Han Solo (Harrison Ford) para karşılığında gemisiyle onları istediği yere götürmeyi kabul eder. Bu sırada Obi-Wan’dan ışın kılıcı eğitimi de alan Luke, damarlarında Jedi kanı aktığını da öğrenir. Âdeta bir içsel yolculuğa dönüşen bu serüven, Skywalker’ın kaderini de sonsuza dek değiştirir. Bu süreçte önlerindeki en büyük düşman ise Darth Vader‘dır.

11 milyon dolar bütçeyle çekilen yapım, dünya genelinde 775 milyon dolarlık hasılat elde ederek sinema tarihinin en çok izlenen filmlerden biri oldu. İlginçtir ki, ilk başlarda film stüdyoları Lucas’ın senaryosuna burun kıvırdı, uzun bir değerlendirmeden sonra ikna edilen taraf ise 20th Century Fox oldu. Lucas’ın çok uzak bir galakside geçen hikâyesinde öne çıkan etken, galaksiyi kaplayan ve “Güç” olarak adlandırılan gizemli enerjiydi. Bu gücü iyi amaçlar için kontrol edebilen özel kişilere Jedi, kötü niyetle kullananlara da Sith deniyordu. Dolayısıyla, iki taraf Güç’ün aydınlık ve karanlık tarafını temsil ediyordu. Lucas, iyi ile kötünün klasik mücadelesinde şövalyelik olgusunu uzaya taşıyordu. Senaryosunda uçsuz bucaksız bir evren kurgulamayı başaran yönetmen, âdeta bir gişe canavarı yarattı ve popüler kültüre her alanda etki eden bir eser ortaya çıkardı.

Bölüm 4’ün senaryosu, sonraki filmlere göre daha basit temellere sahipti. Olay örgüsü, filmin başlarında tesadüf içeren durumlarla şekilleniyordu. R2-D2 ve C-3PO‘un tacirler tarafından satılmak üzereyken ele geçirilmeleri senaryodaki kilit noktaydı. Bir şekilde robotların doğru kişilerin eline geçmesiyle olay örgüsündeki taşlar da yerine oturuyordu. Kenobi’nin daha önce Galaktik Cumhuriyet’e hizmet ettiğinin öğrenilmesi, hikâyenin çok geniş bir evrende geçtiğini ortaya koyuyordu. Hâliyle, Cumhuriyet’in çok eski bir geçmişe ve Jedi’ların da kadim bir kültüre sahip olduğu anlaşılıyordu. Sonradan Star Wars evrenini genişletecek Star Wars: The Old Republic kitapları ve gene aynı isimde piyasaya sürülen video oyun serileri, filmlerin binlerce yıl öncesini anlatıyordu.

New Hope’u unutulmaz kılan en önemli etkenlerden biri de detaylı prodüksiyon tasarımlarıydı. Nerdeyse Ay büyüklüğünde olan gezegen katili “Ölüm Yıldızı”, üçgen şekle sahip “Yıldız Destroyerleri”, imparatorluğun TIE Fighter ve isyancıların X-wing’leri, Darth Vader’ın sıra dışı kostümü, irili ufaklı birçok detaya sahip droidler, ışın kılıçları… Serinin sonraki filmlerinde çeşitlenecek olan gezegen tasarımları da uçsuz bucaksız film evrenini daha da genişletti. Han Solo ve Chewbacca tarafından kullanılan Millennium Falcon, hâlen sinemanın en ikonik uzay gemilerinden… İlk Star Wars filmine kadar olan süreçte, bilimkurgu sinemasında çoğunlukla steril set tasarımlarıyla karşılaşıldı, fakat Lucas’ın evrenindeki gemiler yorgun ve paslıydı. Keza Tatooine gezegenindeki yapılar da hayli eskimiş görünüyordu. Hâliyle tercih edilen bu yöntem, evrendeki “yaşanmışlık” hissinin daha iyi algılanmasını sağladı. Set tasarımındaki benzer geleneği, 1979 tarihli Alien filminde Ridley Scott da sürdürdü.

Lucas’ın Skywalker, Organa ve Solo üçgeninde kemikleştirdiği senaryosu, çözümlemeyi Vader’ı tam merkeze koyarak buluyordu. Vader’ın Luke ve Leia’nın babası olduğu gerçeğini The Empire Strikes Back’te (1980) öğreniyorduk; Han’ın Leia’ya olan duygusal bağı ise ister istemez Luke ile çekişme yaşamasına neden oluyordu. Dolayısıyla Han Solo’nun “eğlenceli” kişiliği, gerek hikâyede gerekse aksiyonda bir lokomotif görevi görüyordu. Han’ın tüylü yakın dostu Chewbacca ile takıldığı anlar da komedi unsuru olarak amacına ulaşıyordu. Yeni Star Wars üçlemesinin ilk filmi The Force Awakens’ta (2015) J.J. Abrams, benzer dinamikleri tekrar kullandı. Dolayısıyla bu durum kimi eleştirileri de beraberinde getirdi…

Star Wars’un bugünlere gelmesindeki en büyük pay sahiplerinden biri de hiç kuşkusuz John Williams‘tı. Jaws (1975), Close Encounters of the Third Kind (1977), Superman (1978), Raiders of the Lost Ark (1981) ve Jurassic Park (1993) gibi sayısız filmin ana temasına imza atan Williams’ın Star Wars için yaptığı besteler, hikâyenin ruhunu yansıtmada oldukça başarılıydı. Serinin açılış dizeleri ile devreye giren ünlü Star Wars tema müziği, izleyiciyi daha baştan filmin içine sokuyordu.

George Lucas, ünlü bilimkurgu serisiyle sinemayı sanatsal olarak değiştirmese de genel izleyiciyi mutlu edecek blockbuster (gişe rekorları kıran) film furyasının önünü açtı. Disney’in Lucas Film‘i satın alması sonucu daha çok Star Wars yapımlarıyla karşılaşır olduk. Disney, altın yumurtlayan tavuğa sahip olduğunun farkında, fakat bu işin suyunun çıkacağı da bir gerçek. Bu sene Ahsoka ve 2024’te The Acolyte, dijital platforma gelecek. Yeni bir film üçlemesi ise hâlen gündemde. Umarız arka arkaya gelen projeler izleyici üzerinde bir yılgınlığa sebep olmaz.

George Lucas cephesindeyse bu hikâye uzun süre önce bitti, ancak öyle görünüyor ki eğlence sektörü Lucas’ın mirasını büyük bir iştahla tüketmeye devam edecek…

Sonraki

Yazar: Buğra Şendündar

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.

İlginizi Çekebilir

Star Wars The Phantom Menace kapak

Star Wars: The Phantom Menace

Star Wars evrenini konu alan dördüncü, ancak kronolojik anlamda serinin ilk filmi olan 1999 yapımı …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et