oyku

Gece Yarısı Lethe Irmağında | Mikail Boz (Kısa Öykü)

Güzel, güneşli bir haftaydı. Önceki haftanın sele dönüşen sağanakları çoktan unutulmuş, caddeler, sokaklar, meydanlar ve kafeler insan kaynıyordu. Kafelerin ekserisi müşterilerin kendi sesini bile duyamayacağı kadar bir uğultuya ve bu uğultuyu hissedilmez kılan bir müziğe sahipti. Dışarıdan bakıldığında küçük bir kapısı olan kafe ise geniş bahçesi ve bahçesindeki üç büyük ağaçla farklı görünüyordu. İçeride o kadar uğultu yoktu ve hafiften çalan caz müziği kafeyi şehirdeki zamanın akışından ayırıyor, âdeta daha dingin daha yavaş bir zamanın içinde tutuyordu.

Orta yaşlarda esmer bir adam, avludaki çoğu kişiye tezat yalnız başına masasında oturuyor, siparişinin gelmesini bekliyordu. Kahve sipariş etmişti. Aromatik, az şekerle tatlandırılmış kahve içmeyi bir ayrıcalık olarak görürdü.

Kahvesini beklerken gözü gökyüzüne doğru kaydı. Birkaç bulutun ağır ağır süzülüşünü, göğe bir el gibi uzanan ağacın yapraklarının hafif hafif sallanmasını zevkle izledi. İyi ki gelmişim, diye düşündü. “Buna ihtiyacım vardı.”

Gözlerini kapadı, hafif esintinin yüzünü okşayışını hissetti, müziğin ağır ağır üzerine gelen dalgalarının üstünde sörf yapıp bir süre gündüz düşleriyle gezindi. Düşü, yan masadan kulağına gelen bir sesle kesintiye uğradı. “Unutma, sonra bana vereceksin.”

Sözü kimin söylediğini pek anlayamadı. Kendince üstüne alındı. “Asla unutmam,” diye söylendi. Gerçekten de çok küçük ayrıntıları hatırlamasıyla bilinirdi.

Gözlerini açtı, etrafında oturan insanlara bakındı. Sağ masada bir adam ve eşi sessizce oturuyor, tuzlulardan sonra başladıkları bal, reçel, çikolata gibi tatlıları ekmeklerinin üzerine sürüp afiyetle yiyordu.

Karşı masada bir aile vardı. Alınları sivilceli ergen kız ve oğlan, başlarını telefonlarına gömmüştü, anne ve baba ise hipnotize olmuşçasına birbirlerine bakıyordu. Ne garip, diye düşündü. “Donmuş gibi, sanki yoklar.”

Kendi kendine gülümsedi. Düşüncelerinin çıplaklığı onu utandırdı. “En az benim kadar kanlı ve canlılar. Sadece bir başka zamanda yaşıyorlar.”

Soldaki masada bir kadın ve boynunu sağa bükmüş küçük erkek çocuk oturuyordu. Kadının geniş bir alnı, kıvırcık kumral saçları, iri gözleri ve -sanki biraz fazla- ince dudakları vardı. Kadın yanındaki oğlana bakıyordu. Bakışlarında sevecen bir ihtimam, gizlenmiş bir üzüntü vardı.

“O,” diye bir ses yankılandı içinde.

Ürperdi. “O mu?”

Bu sırada irice bir adam, garson, kanatsı geniş kollarıyla yaklaşıp bir fincan kahveyi nazikçe masaya koydu. Adamın düşen gölgesi üzerini örttüğünde bir anlık da olsa karanlığa teslim olmuş gibi geldi. Garson kahveyi masadaki sigara paketinin ve çakmağın yanına koymuştu. Kahve fincanı, sigara paketi ve ikiye katlanmış, bir ucu hafifçe yukarı kalkmış bir kâğıt. Güzel bir görüntü. Garsona teşekkür etti. Sigaradan bir tane yaktı ve içine çekti, ömründe ilk defa içiyormuş gibi derin derin öksürdü. Sigarayı tütün tablasının yalnızlık dolu serüvenine bıraktı.

Buraya bir şey için gelmiştim, diye düşündü. “Kendimi çok bıraktım galiba. Rahatlayayım derken bir şeyler unuttum.”

Duraksadı. “Hâlbuki unutmam!”

Gözleri sola doğru kaydı. Kadın, masasındaki tiramisudan bir kaşık alıp ağzına götüredursun, çenesini her oynatışında yanaklarında küçük bir gamze beliriyor ve kayboluyordu.

Bu kadını bir yerden tanıyor olabilir miyim, diye düşündü. Nerden tanıyor olabilirdi?

O an, “Anne!” diyen çocuğa dikkat kesildi. Uzun kıvırcık saçları, biraz solgun ve hastalıklı gözler, sürekli öne eğilmiş olmaktan dolayı kendini hissettiren duruş bozukluğu… Sıkı sıkıya kavradığı telefonu tutan parmakları ince ve güzeldi. Beyaz gömleği ve üzerindeki süveter ona yakışmıştı. Çocuk göz ucuyla ona baktı. Çocuğa gülümsedi. Kadıncağız oğlana yaklaştı ve telefondaki bir şeyi sağa kaydırarak düzeltti ve “Kurallara uymalısın tatlım,” dedi, “Kurallara uymazsan kaybedersin.” Çocuğun küçük burnu anneye çekmişti. Sandalyede aşağı sarkıttığı bacakları aynı senkronda olmasa da annesi gibi ayak ayak üstüne atmış, garip biçimde zamanı hızlandırmaya çalışıyormuşçasına salınıyordu.

Kadının dudağının kenarında küçük bir çizgiye, bir yara izine dikkat kesildi. Yara izi de çok tanıdık gelmişti.

Kadınla göz göze geldi. Gözleri yeşilimsiydi. Çok canlı ve parlaktı. Saklayacak bir şeyi yokmuş gibi garip bir saydamlıkla bakanı içine çekiyordu. Baktığını unuttu ve bakışı onda kayboldu.

Ne kadar zaman o gözlerin içinde kayboldu bilmiyordu ama sonsuza kadar bakabilirdi.

Kadının çatılmaya başlayan ince kaşları zamanın akışını dondurdu. Saydam bakışlarında duygusal bir tepki, bir duvarın izleri belirmeye başlamış, göz kapakları hafifçe kısılmıştı. Bir açıklama bekliyor gibiydi.

“Affedersiniz,” dedi kadın, “tanışıyor muyuz?” Ses tonu anlama çabasından çok sorgulayıcıydı.

İrkildi, şaşırdı. “Bilmiyorum,” diye heyecanla izaha kalkıştı. “Bir an yüzünüz çok tanıdık geldi.”

Doğru, doğru birisine benziyordu kadın.

“Kime benzettiniz?”

Kime mi? Sahi kime benziyordu? Zihninde insan yüzlerini taradı. Çok fazla imge yoktu. Hepsi uçmuş gibiydi.

“Anneme,” deyiverdi.

Ne aptalca bir cevap. Yanında güzel bir kadın var sen onu benzete benzete annene benzetiyorsun. Hem de doğru dürüst hatırlayamadığın bir kadına… Hayatı benle o kadar doluydu ki çok fazla bir şey yapamazdık…

“Annenize mi?” dedi kadın şaşkınca.

Utandı, hafifçe kızardı.

Gözü kadının ellerine ve parmaklarına gitti. Parmaklarında yüzük yoktu. İşte yalnız yaşayan, çocuğuna bakmaya çalışan bir anne. Bir an aslında gerçekten anneme benziyor, diye düşündü. Babasının yokluğunda yıllarca onu yalnız başına büyüten annesi gibi; kadın aslında yalnızdı.

“Özür dilerim,” diye toparlamaya çalıştı. “Neden böyle bir söz ettim bilmiyorum. Ancak… Sanki… Sizi daha önceden görmüşüm, tanıyormuşum gibi geldi. Özür dilerim, anneme benzemiyorsunuz. Siz aslında… O’na benziyorsunuz. Yüzünüz, duruşunuz o kadar tanıdık ki… Yeniden kadının gözlerinin içine dikkat kesildi. Düşmekten korktu. Gözlerini masaya indirdi. Kahve geldiğinde o ana kadar pek de dikkatini çekmeyen katlı küçük kâğıt parçası ilgisini çekti.

Kâğıt da nerden çıkmıştı? Masaya bir kâğıt koyduğunu anımsamıyordu. Üzerinde bir şey mi yazıyordu?

Bu sırada kadının kısılmış gözleri ve çatılmaya başlayan kaşları ağır ağır gevşedi.

Kadın bu güneşli ve güzel günde her şeyi affetmeye hazır, “Olabilir,” dedi.

Haklıydı, her şey olabilirdi. Fincana uzandı, kahveden bir yudum aldı. Parmakları kâğıdın keskin ucuna yeniden dokundu. Hafiften soğuyan kahvede tatlı bir aroma hissetti. Kadın da minik kaşığıyla tiramisusundan bir parça daha aldı. Kaşığı çocuğa uzattı, “Al annecim.” Çocuk gözlerini telefondan ayırmadan ağzını açtı. Dudaklarına temas eden tatlıdan etkilenmişe benzemiyordu. Kadın diğer parçayı kendi ağzına götürdü. Garip bir boşluk anı, kadının bir iki çiğnemeden sonra tatlıyı dilinin üzerinde gezdirerek âdeta her anın tadını çıkartarak yiyişini seyretti. Parmağıyla masaya dokundu. Bu sefer kâğıt kendini hatırlatmak istercesine esen rüzgârla parmağına değdi. Kâğıdı aldı.

Kâğıtta şöyle yazıyordu:

“O’nunla konuş ama asla uzun süre bakma, asla temas kurma!”

İrkildi. Yazıyı dikkatle yeniden okudu.

Ne demek oluyordu bu? Kim koymuştu notu masaya? Ne zamandan beri oradaydı? Yavaşça yerinden doğruldu, etrafı kolaçan etti. Üzerine dikkat kesilmiş şüpheli bakışlar aradı. Kimsenin ona baktığı yoktu. Sırtından bir damla terin süzülüşünü hissetti.

Yeniden sandalyeye yaslandı. Kâğıdı yeniden okudu. Katladı, masaya attı. Kahvesinden bir yudum aldı. Kahvenin tadı harikaydı. Kekremsi bir tat. Yanaklarına ve dilin kenarlarına doğru vuran hafif uyarımlar.

“Uzun süre bakma, asla temas kurma”.

“İyi misiniz” dedi kadın. “Kötü bir şey mi oldu?”

Kendisine sorsanız bir an, bağımsız bir gözlemciye göre yaklaşık yarım dakika boyunca suskunluğa sarıldı.

“Hayır,” diye cevapladı, “Sadece garip!” Bakışlarını çocuğa yöneltti. “Adın ne delikanlı?”

Sessizlik.

“Cenk, abisi,” diye araya girdi kadın. Güzel bir isimdi. Bir savaşçı ismi. “Ya sizin isminiz?”

Kadın ona ilgi gösteriyordu ancak ketlendi. Adı neydi?

“Benim adım ne, diye düşündü. Yavaşça gözünü yerde gezdirdi. Garip bir şekilde adını hatırlayamıyordu. Bir isim… Keşke kâğıdın üzerinde bir uyarı yerine adı yazsaydı.

İçini bir bulantı kapladı. Şu adamın güçlü hafızasıyla övünürken içine düştüğü duruma bakın.

Zamanın yavaşlığının bile bir sınırı vardı. Etrafa ışık saçamıyorsan üzerine düşeni geri yansıt. “Adaşız,” deyiverdi. “Cenk!”

Kadının kaşları şaşkınca yukarı kalktı. Kaşlarında az da olsa kızılımsı bir ton vardı. “Yaa!?”

“Siz?”

Kadın duraksamadan, “Melisa,” diye cevapladı.

Ne güzel bir isim. “İyi ki önce onun ismini sormadım. Durduk yerde Melisa olmak durumunda kalacaktım, diye düşündü ve gülümsedi.

Kadının kulak memelerine dikkat kesildi. Kulaklarında kanatlarını açmış bir meleği sembolize eden küpe takılıydı. Kulak memeleri hafifçe yukarı kıvrımlıydı. Saçlarının birkaç buklesi kulağını az da olsa örtmüşken dalgalı saçları geriye doğru toparlanmış, sağ taraftan süzülen kakül de sol kısımdan düşen güneşle hafifçe altınsı bir parlaklığa bürünmüştü.

“İsminiz çok güzel,” diyecekti, diyemedi.

Az önceki iri garson yeniden belirmişti. Bu sefer bol çikolatalı bir profiterolü masaya koydu. “Tatlının gecikmesinden dolayı özür dilerim efendim. Küçük bir karışıklık oldu.”

“Bir an ben tatlı sipariş etmedim ki,” diyecek oldu. “Ettim mi yoksa?”

Garson gülümseyerek uzaklaştı. Adamın geniş omzu ve sırtı hiç garsona yakışmıyordu.

Melisa ona bakıyordu. Tatlıyı yemeye gönlü yoktu ama o baktıysa yemesi gerekiyormuş gibi geldi. Yazgısını kabul etmişçesine tatlıya kaşığı uzattı. Bir parçayı ağzına götürdü. Kakao tadı baskındı. İçine gizli bir şey karıştırmış olmalılardı çünkü ilk tatlının darbesinden sonra üst kısma, damağa doğru ekşi bir tat sızma yapıyordu. Sanki limon sıkmışlar…

Artık yapması gerekeni yapmışçasına kadının bakışları ondan uzaklaştı.

Bu sırada çocuğun kendine baktığını fark etti. Ciddi, çatık kaşlar. Annesiyle konuştuğu için “adaşına” kızgın. Savaşa hazır. Gözlerini annesinden almamış. Kahverengi gözlerde annesinin gözlerindeki saydamlıktan iz yok.

Bir an çocuk yerinden kalktı. İki adımda masanın ucuna yetişti. Hiçbir şey demeden berikinin bıraktığı kaşığı aldı, tatlıya daldırdı ve sallanıp yere düşmeye hazırlanan parçayı dikkatle ve düşürmeden ağzına götürdü. Annesi ise gökyüzüne dalmıştı. Çocuk hızla yerine geçti. Yeniden telefonuna dikkatini verdi.

“Ne oluyor Allah aşkına!”

Yoksa pastayı o mu sipariş etmişti? Yanlışlıkla çocuğun pastasını mı yemişti?

Bir ürperti bedenini dolaştı. Kulakları uğuldadı. Masadan kalktı. Avluya açılan camekâna omzunu yaslamış garsonla göz göze geldi. Garsona yaklaştı, “Lavabo nerde?” dedi.

“Düz devam edin efendim. İçerde solda göreceksiniz.”

Düz devam etti. Evet, tuvalet sağdaydı. İçeri girdi. Bir reklam panosu iliştirilmiş pisuara yanaştı.

İşeyemedi.

Ya da belki işemişti. Tam bilemiyordu. Lavaboya gitti. Aynada kendine baktı.

Genç bir adam. Hayli uzunca. Saçlar hafiften kıvırcık. Burnu küçük ama şekilli. Yüz hatları keskin ve gözleri biraz mahzun. Mavi gözlere mahzunluk hiç yakışmıyordu.

Midesi daha da bulandı. Çok fazla değil, boğazını yaka yaka gelen dalgaya karşı duramadı. Kustu. Yüzünü yıkadı. Kuruladı. Bir an nerede olduğunu kestiremedi.

Tuvaletten çıktı. Sağa mı sola mı? Sağa yöneldi. Geniş bir avlu. Düz, kızıl saçlı, giydiği minik tişörtle göbeği hafifçe açılmış ufak tefek bir kadın camekâna yaslanmış müşterileri gözetiyordu.

Buldunuz mu efendim?

“Neyi? Ha! Buldum.”

İşte orada!

Burası neresi?

Bahçedeki tek boş masaya doğru gitti. Sandalyesine kuruldu. Yan masada bir çocuk, solgun bakışlarını elindeki telefona dikmiş. Yanında güzel bir kadın. Kadının bakışları gökyüzüne dikilmiş. Kadın yavaşça yutkunuyor. Yutkunduğunda yanağındaki gizli gamzesi hafifçe açığa çıkıyor, minik bir ışıltı gibi. Bir parıltı anı.

Kadına dikkat kesildi. Kadın gözlerini gökyüzünden yer yüzüne indiriyor ve önündeki tatlıdan küçük bir kaşık alıp ağzına götürüyordu. Göz göze geldiler. Gözlerinde bir saydamlık vardı. İçinden kalkıp ona dokunmak, pastasından bir parçayı çalıp ağzına götürmek geliyordu. Yapamadı. Sigara paketini ve çakmağı istemsizce kadına uzattı. Şaşkın kadın pakete uzanıp aldı. Alırken, çok kısa bir an, parmaklar temas etti. Garip bir elektriklenme… Ürperdi. Kadın sigarayı özenle dudaklarına götürdü ve yaktı. “Teşekkür ederim. Sigarayı herhâlde ikram etmek için aldınız.”

Soru sormamıştı. Gülümsedi.

“Beni kime benzettiğinize karar verdiniz mi?” dedi kadın. “Önce eski eşinize benzetmiştiniz, sonra karar veremediniz.”

“Kimim ben!” Demek eski bir eşi vardı, bir zamanlar.

İstemsizce parmaklarına baktı. Yüzük yoktu. Başını sağa sola salladı.

“Ama ben de sizi birilerine benzettim,” dedi kadın.

“Gerçekten mi?” diye yerinden doğruldu.

“Evet,” dedi.

Ömrü boyunca hiç birilerine benzetilme konusunda bu kadar istekli olduğunu hatırlamıyordu. Gerçi biraz hastaydı, çok iyi hatırlayamıyordu ama olsun. “İnşallah hoş bir şeye benzetir beni. Mesela, mesela bir… Kahveye…”

Bu da nerden çıkmıştı? Herhâlde beni bir kahveye benzetmez, diye düşündü. Korktu. “Umarım!.. Benzetirse ne olur?.. Kaçarım!..”

“Sizin,” dedi kadın, “gözleriniz, özellikle sorgucu bakışlarınız ve kaşlarınız beni bir başıma bırakıp kaçan dedektif kocama benziyor.” Bir kahkaha attı.

“Burnunuz ve ağzınız, özellikle hoşunuza giden bir şeyi yedikten sonra dudağınızı dilinizle hafifçe yalamanız babama benziyor, tıpa tıp aynı.” Duraksadı, iç çekti.

“Boynunuz ve ağzınız, boynunuzu hep sola bükmeniz ve sağ omzunuzdan boynunuza doğru uzanan şu doğum lekesi ise yeğenim Mert’e benziyor.” Yanındaki oğlanı işaret ederek tebessüm etti.

Elini omzunda gezdirdi., tişörtünü boynunu örtmek için çekiştirdi. Oğlanın omzundaki boğazına doğru uzanan doğum izini görmeye çalıştı.

Üç kişi, diye düşündü. Belki de hayatındaki üç erkeğin… toplamıyım. Hangisiyim? Birisi olmalıyım?

Duraksadı. Düşüncelerine ara verdi. “Birisi olmalı mıyım?”

İstemsizce kalkıp kadının ayaklarına kapanmak istedi. Sanki kâğıt onu masaya çekiştiriyormuş gibi sağ serçe parmağı masadaki kâğıda dokundu.

“O’nunla konuş ama asla uzun süre bakma, asla temas kurma!”

Çocuğa baktı. Keşke ismimi hatırlayabilseydim, diye düşündü. “En azından seçeneklerden birini elerdim.” Düşünceleri duraksadı. Kendini, kendi yüzünü hayal etti. Az önce aynada baktığı, o zayıf, ufak tefek, solgun yüzlü adam… Yani o… Gözleri bir dehliz gibi karanlık ve siyah. O’ndan bir Cenk, yok yok Mert, olur muydu?

Birden masanın başında bir adam belirdi. Uzun boylu, dişlerini sürekli sıkan bu adam korkutucuydu. “Sizi dışarı alabilir miyim beyefendi?”

“Neden?” diye sormak istedi. Bir kabahat mı işlemişti?

Sorgulayan bakışlarla kadına baktı. Alsın mıydı? “Annem izin vermeden çıkamam,” demek istedi. Dili düğümlendi, diyemedi.

Kadın ilgisizdi. Adamın ona kilitlenen bakışları ise sertti. “Sizi hırpalamak istemiyorum. Hemen kalkıp benimle gelin!”

Kadın sessizce onları izliyordu. Sessizliği bir izin olarak yorumlanabilirdi.

Yavaşça kahve fincanına uzandı. Fincanı dudaklarına sanki içtiği son kahveymiş götürüp bir yudum içti. Keskin bir tat. Kahve olması gerektiğinden fazla ince öğütülmüş. Fazla kavrulmuş.

Yavaşça yerinden kalktı. Göz ucuyla kendini takip eden çocuğa ve biraz sonra tüm bunları unutup tatlısından bir parça daha alacak olan kadına dikkat kesildi. Uzun uzun onlara baktı. Kadının omzundan boğazına doğru uzanan doğum lekesi, galiba bir kılıca benziyordu. Savaşçı bir kadın cenk etmeye hazırlanıyor.

Adamın koluna dokunmasına ve buradan, bu bilinmez adsız mekândan uzaklaştırmasına ses çıkarmadı. Zayıf, kısa boylu bir garson camekâna omzunu yaslamış, bahçeye dağılmış müşterileri gözlüyordu. Kafenin kapalı kısmında üç kişi soldaki lavabonun önünde sıra bekliyordu.

Ayakları hiç ona ait değilmiş gibiydi. Çıkış kapısında yakın kasaya yaklaştılar. Kasadaki kadın camekânda onlara doğru bakmakta olan kilolu garsonla göz teması kurdu, “Masa 21,” diye ses geldi.

Kadın önündeki ekranda kontrollerini yaptı. “Bir çay, su ve bir porsiyon baklava”.

Dilini dudaklarında gezdirdi. Çay biraz demliydi. Baklava ise lezzetli ve çıtırdı. Yalnız fıstıklı mı yoksa cevizli mi olduğunu anımsayamadı. Hesabı ödedi.

Kendini yanındaki adamın ellerine bıraktı. “Üzgünüm,” dedi. “Üzgünüm.”

Kafeden çıktılar. Kafe’nin giriş kapısının üstüne yazılı isminde, Lethe’de bir solukluk vardı. Sokaklar boyunca yürüdüler. Sokaklar tenhaydı. Sonbaharın soğuğu kendini hissettirirken anlaşılan kimse dışarı çıkmak istemiyordu.

Bir apartmanın önünde durdular. Bodrum katına, aşağılara doğru yürüdüler. Merdivenin köşesinde adam aniden durdu ve iri ellerini berikinin boğazına dayadı. “Bunu yapmaman gerekirdi!”

Neyi yapmamasını gerektiğini bilmiyordu ama yine de itiraz etmedi. “Biliyorum,” diye cevap verdi. Adam dişlerini sıkıyor, sanki boynunu kırıp bir köşeye atmak istiyordu. Belki de aşağıya onu öldürmek için götürüyordu.

Bir kapıdan içeri girdiler. Odanın ışığı yandı. Göz alacak kadar parlak bir ışık. Duvarda bir yazı vardı. “Kural 1”. Devamını okudu idrak edemedi.

“Anlamıyorum,” dedi korkarak, “Ne oldu? Siz de kimsiniz?.. Ben kimim?”

Adam sertçe, “Kuralları ihlal ettin!” diye cevap verdi. “Oku! Yazıyordu. Yaklaşmamalıydın, temas kurmamalıydın! Orada biraz daha kalsan beynin bir süngere dönecekti. Bunun bedelini ödetecekler sana. Aslında zaten ödemeye başladın. Hatırlayamıyorsun değil mi? Zorlasan da olmuyor.”

Boş gözlerle baktı. Bedel mi? Olan biteni hatırlamaya çalıştı. Yok Yok… Hatırlıyordu. Sabah, kar yağıyordu… Sonra…?

“Kurallar bu yüzden var! Onunla temas kurmamalıydın. Onunla temas kuramazsın. Onlarla olmaz!”

“Kimle?” diye haykıracak oldu. Sesi düğümlendi.

“Acele etme” dedi. “Yakında bazı şeyleri hatırlayacaksın ancak şu andan itibaren o temas ettiğin kişiyle ilgili hiçbir şey hatırlamayacaksın.”

“Hiç mi?” deyiverdi istemsizce.

“Hiç!” dedi adam.

Adam onu kapsüle doğru götürdü. Kapak kapanmadan mırıldandı, “Demek… Hiç!” Gözlerini kapadı, son kez bir şeyler hatırlamaya çalıştı. Hiç!

Kapak kapandı.

Kasvetli bir gündü. Önceki günün yazdan kalma ışıltıları unutulmuş, caddeler, sokaklar, meydanlar ve kafeler boşalmıştı…

Yazar: Mikail Boz

Ömrünün yarısını ne yapacağını, kalan yarısını da ne yaptığını düşünerek geçirmek istemeyen bir yersiz yurtsuz... Bilimkurguyu da bu yüzden seviyor...

İlginizi Çekebilir

yuvaya donmek

Yuvaya Dönmek | Deniz K. Üstündağ (Kısa Öykü)

25. Eksen Döngüsü Eski Tarih: 2347/ Yıkımdan Sonra MAVİ “Anne, ölmeyeceksin değil mi?” İki bin …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin