Kapak Fire and Ash

Avatar: Ateş ve Kül’de Nefretin Mirası

Pandora artık sadece mavinin huzur dolu tonlarından ibaret değil; bu kez kızılın, grinin ve karanlığın hüküm sürdüğü, çok daha sert bir evrene dönüşüyor. James Cameron imzalı epik serinin yeni halkası Avatar: Fire and Ash, izleyiciyi öfkeyle yanan ve küllerinden yeniden şekillenen bir dünyayla tanıştırıyor. Ateş, doğanın en çetin sınavını ve yıkıcı gücünü temsil ederken, kül ise geçmişin sessiz tanığı ve kaçınılmaz sonun bir habercisi olarak atmosferi sarıyor.

Bu yeni serüvende, Na’vi halkının daha önce şahit olmadığımız karanlık ve hırçın yönlerini keşfediyoruz. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide nefretin, intikamın ve öfkenin koca bir gezegeni nasıl kaosa sürükleyebileceği gözler önüne seriliyor.

Geliştirme ve Yapım Süreci

James Cameron’ın on yıllara yayılan efsanevi bilimkurgu serisi, nihayet üçüncü durağı olan Avatar: Fire and Ash ile izleyiciyi yeniden Pandora’nın büyüleyici derinliklerine davet ediyor. Serinin ikinci filmi olan The Way of Water’da olduğu gibi, bu yeni serüvende de senaryo koltuğu oldukça kalabalık ve yetkin isimlerle dolu. James Cameron’a bu yolculukta Planet of the Apes serisinin modern dörtlemesindeki uyumlu çalışmalarıyla tanınan Rick Jaffa ve Amanda Silver çiftinin yanı sıra, War of the Worlds ile tanıdığımız Josh Friedman ve aksiyon sinemasının dev yapımı Armageddon’da imzası bulunan Shane Salerno eşlik ediyor. Lightstorm Entertainment yapımcılığında ve 20th Century Fox dağıtımcılığında vizyona giren film, Simon Franglen’in epik besteleriyle atmosferi zirveye taşıyor.

Ekranın önünde ise hem eski dostlarla hasret gideriyor hem de heyecan verici yeni karakterlerle tanışıyoruz. Sam Worthington, Zoe Saldaña, Stephen Lang ve Sigourney Weaver gibi serinin demirbaşları rollerine geri dönerken, kadroya dâhil olan isimler büyük merak uyandırıyor. Harry Potter serisindeki unutulmaz Lupin karakteriyle bağ kurduğumuz David Thewlis, “Peylak” rolüyle karşımıza çıkarken; filmin ana kötüsü olan Varang karakterine ise efsanevi aktör Charlie Chaplin’in torunu Oona Chaplin hayat veriyor.

Hikâye ve Senaryo

Avatar: Fire and Ash, bizi Pandora’nın alışılagelmiş görkeminden alıp çok daha karanlık, sert ve duygusal bir derinliğe sürüklüyor. The Way of Water’ın hemen ardından başlayan hikâyede Jake Sully ve ailesini, ağır kayıpların getirdiği sarsıcı bir yasın içinde buluyoruz. İnanç, aidiyet ve nefret temalarının ustalıkla işlendiği bu yeni bölümde insanlar ile Na’vi halkı arasındaki çatışma iyice körükleniyor, Pandora’nın bilinmeyen köşelerindeki gizli gerçekler de bir bir gün yüzüne çıkıyor.

Filmin şüphesiz en çarpıcı ve merak uyandıran unsuru, Mangkwan klanı ya da sinema dünyasında uzun süre konuşulacak olan adıyla Kül Halkı. Bir volkanik felaket sonucu yurtlarını ve kutsal yuva ağaçlarını kaybeden klan, Pandora’nın o alışık olduğumuz doğayla uyumlu yapısından çok farklı bir noktada duruyor. Yaşadıkları büyük yıkımın ardından Eywa’ya olan inançlarını tamamen yitiren Mangkwanlar, zamanla hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden bir yağmacı topluluğa dönüşmüş durumda. Külle kaplı, çorak topraklarda şekillenen sert kültürleri, hem Tsahìk hem de Olo’eykte unvanlarını elinde tutan liderleri Varang’ın acımasız otoritesi altında yönetiliyor.

Kendi trajedilerinden doğmuş devasa bir öfkeyle hareket eden Kül Halkı, dışarıdan gelen “Gök İnsanları”nın yanı sıra Pandora’nın kadim düzenine ve diğer tüm Na’vi klanlarına karşı da derin bir düşmanlık besliyor. Varang’ın liderliğindeki topluluğun hikâyesi, Pandora’nın o meşhur barışçıl imajını sarsıyor ve izleyiciye “yaşanan büyük acıların bir halkı nasıl dönüştürebileceğini” en çıplak hâliyle gösteriyor.

Evrenin Yenilikleri

Pandora’nın karanlık yüzü Kül Halkı ile sınırlı değil. Gökyüzü, bu kez çok daha spiritüel ve gizemli bir topluluğa, Tlalim klanına ev sahipliği yapıyor. “Rüzgâr Tüccarları” olarak da bilinen bu göçebe Na’vi topluluğu, Peylak’ın liderliğinde âdeta bir modern derviş gibi tarafsız ve huzurlu bir yaşam sürüyor. Tlalimler, Pandora semalarında süzülen uçan ticaret gemileriyle hem klanlar arasında mal taşıyor hem de haberleşmeyi ve kültürel bağları sağlıyor. Bu göçebe yaşamın kalbinde ise doğanın mucizesi olan Medusalar (Aerocnidaria aerae) ve Rüzgârvatozları ile kurulan simbiyotik bağ yatıyor. Beslendikleri canlılar sayesinde ürettikleri hidrojen gazıyla 15 metrelik devasa çaplara ulaşan bu denizanası benzeri canlılar, zararsız görünseler de avlarını yakalamak için kullandıkları 35 metrelik ölümcül elektrosit dokunaçlarıyla gökyüzünün en etkileyici figürlerinden biri.

Öte yandan, serinin ana antagonisti Varang ve Kül Halkı, kullandıkları sıra dışı bineklerle de sinematik bir görsel şölen sunuyor. Varang’ın bir ikran yerine tercih ettiği Gecehayaleti (Nightwraith), alışılmışın dışındaki devasa cüssesi ve Tetrapteron ailesinden gelen nadir genetiğiyle dikkat çekiyor. Polydactylus volon türüne ait olan canlı, dörder kanat seti ve her kanatta yer alan on adet hareketli dilimi sayesinde bir ikrana kıyasla çok daha hassas ve çevik manevralar yapabiliyor. Ancak Gecehayaleti’ni asıl korkutucu kılan özelliği kafasındaki kemiksi boynuz çıkıntısı. Avlanırken bu boynuzu bir mızrak gibi kullanarak avının nefes deliğine saplayan canlı, Varang’ın amansız ve sert otoritesini gökyüzünde somutlaştırıyor.

James Cameron, bu yeni klanlar ve türler aracılığıyla Pandora’nın biyolojik çeşitliliğini görsel birer detay olmaktan çıkarıp hikâyenin merkezindeki çatışmanın ve felsefenin birer parçası hâline getiriyor.

Karşımıza çıkan en sarsıcı detay, şüphesiz Spider karakterinin geçirdiği inanılmaz değişim. James Cameron, bu kez biyolojinin sınırlarını zorlayarak Spider’ın bir Na’vi gibi nöral kuyruğa (kuru) sahip olduğunu göstererek hayranlarını âdeta ters köşe yaptı. Bu radikal değişim, Pandora’nın doğasına dair bildiğimiz her şeyi temelinden sarsan dramatik bir genişleme anlamına geliyor. Spider’ın akciğerlerine yerleşen özel bir mantar türü olan miselyum ağının, çocukla Eywa arasında kurduğu endosimbiyotik bağ, serinin bilimsel derinliğini bambaşka bir boyuta taşıyor. Artık karşımızda gezegenin ruhuna biyolojik olarak mühürlenmiş hibrit bir figür duruyor.

Bu biyolojik evrim sürerken, James Cameron’ın Mangkwanlar yani Kül Halkı üzerinden yaptığı felsefi dokunuşlar da hikâyeye karanlık bir ağırlık katıyor. Cameron’a göre Mangkwanlar, aslında Na’vi türünün en karanlık, en yıkıcı ve hatta en “insani” yönlerinin birer yansıması. Ünlü yönetmen, klanı tasarlarken doğrudan günümüz insanlığının içinde hapsolduğu öfke, şiddet ve intikam duygularından ilham aldığını özellikle vurguluyor. Kül Halkı, doğadan kopuşun, Eywa ile olan o kutsal bağın yitirilmesinin ve manevi bir çöküşün sembolü gibi.

Diğer Na’vi klanlarının doğayla kurduğu o kusursuz uyum ve bütünleşme, Mangkwanların yıkıcılığıyla ters düşüyor. Bu tematik zıtlık, aslında bizlere yani Homo sapiens türünün özüne dair tokat gibi bir eleştiri niteliği taşıyor. Cameron, izleyiciye “Doğadan koptuğumuzda ve nefretin esiri olduğumuzda neye dönüşürüz?” sorusunu, Kül Halkı’nın o trajik ve korkutucu varlığıyla soruyor.

Eleştiri ve Değerlendirme (Spoiler İçerir!)

James Cameron, her zamanki ustalığıyla bizi yine tam üç saat süren, görsel anlamda nefes kesici bir Pandora yolculuğuna çıkarıyor. Perdede süzülen yeni halklar, ilk kez tanıştığımız egzotik türler ve keşfedilmemiş coğrafyalar, izleyicinin merakını her an diri tutan bir keşif tutkusu aşılıyor. Film boyunca tek bir anı bile kaçırmak istemeden ekrana kilitleniyor, “Şimdi ne olacak?” sorusunun peşinden sürüklenirken sevilen karakterleri kaybetme korkusuyla diken üstünde bir gerilim yaşıyorsunuz. Öyle ki, hikâyeyi bir anlığına kenara bıraksanız bile karşınıza çıkan manzara tek başına saatlerce izlenebilecek devasa bir yaban hayatı belgeseli estetiği sunmayı başarıyor.

Ancak tüm bu görsel ihtişamın ve teknik kusursuzluğun gölgesinde bazı eksiklikler de hissedilmiyor değil. James Cameron her ne kadar dramatik bir yapı kurduğunu ifade etse de, anlatı bazında radikal ve sarsıcı kararların eksikliği filmin etkisini biraz kısıtlıyor. Fire and Ash, ne ilk filmin o benzersiz keşif duygusuna tam anlamıyla ulaşabiliyor ne de ikinci filmin yarattığı o derin duygusal bağın üzerine yeni bir katman ekleyebiliyor.

Spider’ın geçirdiği çarpıcı biyolojik değişim ve Tulkun mitolojisine dair sunulan yeni bilgiler evrene gerçekten değerli katkılar sağlasa da, olay örgüsünün genel hattı ne yazık ki fazlasıyla tanıdık bir yolda ilerliyor. Sırtını güçlü bir şekilde nostaljiye yaslayan film, bazı noktalarda önceki yapımların yankısı gibi tınlayarak izleyiciyi “daha önce buradaydık” hissine sürüklüyor.

Müzikal miras açısından bakıldığında, Avatar serisi her zaman kulaklarda iz bırakan bir destan olmuştu. İlk filmde James Horner’ın Jake’s First Flight ve The Destruction of the Hometree gibi tüyleri diken diken eden besteleri, ikinci filmde ise Simon Franglen imzalı Leaving Home ve The Songcord gibi duygusal derinliği yüksek parçalar hafızalara kazınmıştı. Ancak serinin üçüncü halkasında, maalesef bu ölçekte ikonlaşan, filmin ruhunu sırtlayan özgün bir ana temanın eksikliği ciddi şekilde hissediliyor.

Anlatı tarafında ise izleyiciyi hem tatmin eden hem de derin belirsizliğe sürükleyen bir tablo var. Spider’ın babasını kurtarmasının yarattığı gerilim, biyolog Dr. Ian Garvin’in ödediği ağır bedel, Tonowari’nin yürek burkan yası ve Varang’ın akıbeti gibi pek çok kritik başlık ne yazık ki havada kalıyor. General Ardmore’un durumu veya Toruk’un geleceği gibi hikâye damarları da yeterince beslenemediği için final savaşı her ne kadar görsel bir şölen sunsa da dramatik doygunluk açısından birçok soruyu cevapsız bırakıyor. Rüzgâr Tüccarları gibi evrene taze bir nefes getiren harika unsurlar bile hikâyenin genel akışına organik bir katkı sunmaktan ziyade arka planda birer süs gibi kalıyor. Şu an için sadece Albay Quaritch ve tulkun avcısı Mick Scoresby’nin ölümü (her ne kadar Quaritch’in ölümünü net bir şekilde görmemiş olsak da) bir nebze olsun tamamlanmışlık hissi veriyor.

Yine de tüm bu “yarım kalmışlık” hissine rağmen, filmin hanesine yazılan çok güçlü artılar da var. Spider’ın mantar miselyumu üzerinden kurduğu o dâhiyane endosimbiyotik bağ, tulkun geleneklerinde yaşanan radikal kırılma ve efsanevi Toruk Makto figürünün geri dönüşü, serinin fanlarını heyecanlandırmayı başaracak cinsten. Lo’ak’ın kimliğini bulma mücadelesinde nihayet kendini kanıtlaması, Neytiri’nin Spider’ı kabullenerek geçirdiği o zorlu içsel dönüşüm ve Kül Halkı’nın hayatta kalma temelli karanlık yaşam biçimi, evreni gerçekten ileri taşıyan unsurlar olarak parlıyor. Bu değerli dokunuşlar dışında serinin genel olay örgüsünde daha cesur bir ilerleme görememek sinemaseverlerde buruk bir tat bıraksa da, Pandora’nın her şeye rağmen büyümeye devam etmesi teselli verici.

Sonsöz

Sonuç olarak Avatar: Fire and Ash, anlatısal boşluklarına ve ucu açık bırakılan hikâye arklarına rağmen Pandora evrenini tematik ve görsel açıdan çok daha sert, karanlık ve derin bir sorgulamanın içine çekmeyi başarıyor. James Cameron bu kez karşımıza her parçası yerine oturmuş kusursuz bir finalle çıkmak yerine; Pandora’nın o meşhur masalsı dokusunun altındaki kırılganlığı, inancın nasıl kolayca yitirilebileceğini ve kontrolsüz öfkenin ne kadar yakıcı bir güce dönüşebileceğini sergilemeyi tercih ediyor.

Belki her soruya net bir yanıt bulamıyoruz, belki her karakter beklediğimiz o görkemli vedayı veya kapanışı yaşamıyor; ancak Ateş ve Kül, Avatar evreninin artık sadece hayranlık uyandıran bir görsel şov olmadığını açıkça kanıtlıyor. Film, aksine karanlık bir aynayı insanlığın yüzüne tutan, izleyicisini kendi içindeki yıkıcılıkla yüzleşmeye zorlayan epik ve sarsıcı bir anlatıya dönüşerek serinin geleceğine dair çok daha ağır bir miras bırakıyor.

Pedram Türkoğlu

Anatomi doktoru, yaban hayatı fotoğrafçısı ve bilim yazarı.

İlginizi Çekebilir

alien ilginc bilgiler

Alien Filmine Dair 10 İlginç Bilgi

“Uzayda çığlığınızı kimse duyamaz!” Bundan yaklaşık yarım asır önce, Ridley Scott’ın yönettiği Alien adlı bir …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir