bilimkurgu kulubu

Edebiyat

Tarih: 15 Nisan 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

Cayır Cayır Bir Distopya: Fahrenheit 451

Ateş kimilerine göre başlangıç kimilerine göre bir sondur. Hâlbuki ateş aslında sona götüren bir başlangıçtır. İnsanoğlu ateşi icat ettikten sonra çağ atlamış ve artık bazı şeyleri daha net görebileceği yanılgısına düşmüştür. Oysaki ateşin yaydığı o kırmızı ışığın insanoğlunun sonunu getirebileceği kimin aklına gelirdi? Yakabilmenin, dolayısıyla bir şeyleri kontrol edebilmenin hazzı insana her daim çekici gelmiştir. Bu yüzden yakmak insanlığın elinde karşı konulmaz bir güce dönüşmüştür.

Fahrenheit 451’i ilk okuduğumda bende bıraktığı etkiyi tarif etmem imkânsız. Açıkçası bir edebiyat öğrencisi olarak kitapların yakılıp imha edildiği bir dünya tasavvuru tüylerimi ürpertiyor. Çünkü bir kitabı okumanın ve ona dokunmanın verdiği hazzı başka hiçbir eylem sağlayamaz. Onlar, insanları farklı diyarlara uçuran kanatsız uçaklardır. Tam bu noktada devreye giren Ray Bradbury, kitapların insanlar için önemini distopik bir çerçevede sunarak korkutucu bir gelecek manzarasına imza atıyor.

Fahrenheit 451

Ana karakterimiz itfaiyeci Guy Montag, toplumun mikrokozm bir örneğidir. Zira yaptığı eylemi sorgulamayan, ne denilirse harfi harfine uygulayan tipik bir vatandaş olarak karşımıza çıkar; ta ki bir kadının evine kitap yakmaya gidene kadar. Kahramanımız, yolda rastladığı dönemin standartlarına uygun düşmeyen kız çocuğu Clarisse McClellan ile tohumunu attığı aydınlanma yolculuğunu tamamlar. O andan itibaren Montag, artık yaşadığı hayatı ve toplumu sorgulayıp dünyaya bambaşka bir gözle bakmaya başlar.

Kendisini ve çevresindekileri gözlemledikten sonra ne tür bir insana dönüştürüldüğünü fark eden karakterimiz, toplumun ve yönetimin ona biçtiği rolden sıyrılıp yeniden düşünen bir varlık haline gelmeye çalışır. Toplum yavaş yavaş düşünemeyen bir sürü haline getirilmiş, kitaplar yasaklanıp zihinlerse boş şeylerle doldurulmuştur. Düzene karşı çıkanların da olduğunu belirten yazar, ne var ki bu tarz insanların panoptikonlarda elimine edildiğini vurgular. Panoptikon, ilk kez Jeremy Bentham tarafından tasarlanan ve hiçbir zaman hayata geçirilemeyen sekizgen biçiminde bir hapishane modelidir. Zaten içselleştirilmiş düzen tasvirinin en çarpıcı örneği, eve kitap getiren kahramanımızı komşularından önce kendi eşinin ihbar etmesidir.

Kitapların o muhteşem dünyasına adım atıp bir daha da çıkmak istemeyen Montag, kendi eliyle son verdiği hayatları yeniden inşa etmeye girişir. Bu inşa sırasında kendi hayatını da düzenlemek zorundadır. Gerçi karısıyla bile ne zaman tanıştığını hatırlayamadığı böylesi bir hayatın ona ne denli anlam ifade ettiği tartışmalıdır. Montag ve karısı, düzenin istediği şekilde farkındalıktan uzak bir yaşama sürüklenmişlerdir. Hiçbir şeyi sorgulamayan ve düşünmeyen, onlardan istenildiği şekilde yaşayan varlıklardan fazlası değillerdir. Elbette düzen için onları bu hale getirmek kolay olmamıştır. Kendilerine bahşedilen insani eylemler, ellerinden usul usul ve ruhları bile duymadan alınmıştır. Bu durum, Montag’ın karısı Mildred üzerinden çok güzel işlenir. Zira Mildred, kendi varlığından bile haberdar olmayan bir ilaç bağımlısından fazlası değildir. Montag zaman zaman uyarmaya çalışsa da, onu düşünebilen bir insan haline getirmek için artık çok geçtir.

Ayrıca Montag ve Mildred karakterleri üzerinden toplumsal korkunun boyutları da incelikle verilir. Zira düzenin istediği şekilde yetiştirilmiş olan Mildred, düzenin dışına çıkma fikrini bile aklına getirmeyen biridir. Kocasının “yanlış yolda” olmasını geçici bir süreç olarak algılayıp evlerinde kitap bulunduğu için yakmaya gelenlere karşı koymaz bile. Bu bağlamda Mildred, Montag’ın amiri yüzbaşı ile özdeşleştirilebilir. Zira yüzbaşı zamanında kitapları okumuş, özümsemiş biri olsa da yasaklanmalarını doğru bularak düzene hiçbir şekilde karşı gelmemektedir. Yüzbaşı da tıpkı Mildred gibi düzenin tam olarak istediği bir birey haline dönüşmüştür. Onları okumasına rağmen, birileri yanlış dediği için yanlış olduklarını düşünen bir robottan farksızdır. Zaten Montag’ın kitapların içlerinde ne olduğuna dair sorularını, her daim “Hiçbir şey yok, hepsi anlamsız laf kalabalığı” şeklinde cevaplar.

bradbury

Sonuç olarak, Fahrenheit 451 biz insanların okumak ve düşünmek gibi ne denli güzel nimetlere sahip olduğumuzu vurgulayan ve eylemler olmaksızın varlığımızın hiçbir anlam ifade etmeyeceğini gösteren ölümsüz bir başyapıt. Kitabın sonunda Bradbury, insanın ancak bir amacı olduğunda ve o amaç için yaşadığında anlam kazandığını keskin bir mesajla sunuyor. Kadim çağlardan beri insanın fani hayatını ölümsüz hale getiren tüm o güzel kitaplar, kuşkusuz gelecekte de varlığımızı anlamlandırmada en yakın dostumuz olmayı sürdürecek…

Hazırlayan: Merve Akyiğit

Etiketler: , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...