Bir Zooloğun Gözünden Dünya Dışı Yaşam

İngiltere’nin Cambridge Üniversitesi’nden zoolog Arik Kershenbaum, başka dünyalarda yaşam ve yaşamın evrimi üzerine fikirlerini yazdığı yeni kitabı The Zoologist’s Guide to The Galaxy: What Animals on Earth Reveal About Aliens and Ourselves‘te (Bir Zooloğun Gözünden Galaksi Rehberi: Dünya’daki Hayvanlar, Uzaylılar ve Kendimiz Hakkında Bize Hangi Gerçekleri Açıklıyor?), evrensel doğa yasalarının başka gezegenlerdeki canlıları da Dünya’dakilere benzeteceğini belirtiyor. Sinema endüstrisinde tasvir edilen uzaylıların genelde bize benzediklerini görürsünüz. Özellikle de belden aşağısı, yani gövdeleri neredeyse bire bir anatomimizin tekrarıdır. Alın kırışıklıkları, sivri kulaklar, pullu deri gibi ayrıntılar izleyicileri korkutabilir ama bir zoolog için insan anatomisinin tekrarından ibarettir. Gözlerin, burnun ve ağzın insanla aynı yerde bulunması, aynı işlevleri görmesi, aynı sayıda olması gibi özellikler, onları kardeş derecesinde insana benzer kılar; aynı zamanda da izleyicileri korkutacak kadar farklı görünmelerini sağlar. Elbette bütün bunlar bir sinema hokus pokusundan ibarettir. Örneğin Star Wars evreninde gördüğümüz canlıların neredeyse %90’ı genetik ikizimiz sayılabilecek derecede insana benzerlik taşımaktadır.

Peki bu anatomi tuzağının dışına hiç mi çıkılmıyor? Özellikle son yıllarda çekilen filmlerde ters anatomik özellikler, farklı psikoloji ve duyu organlarıyla donatılmış uzaylı tasarımlara rastlanıyor. Ancak onlar bile dünyadaki canlıları örnek alıyor. Ahtapot, böcek, sürüngen ve kalamar gibi hayvanlar uzaylılara en çok modellik eden canlılar arasında sayılabilir. Sinema sektörü esasında bütçe kısıtlamaları, hayal gücü eksikliği ve izleyicinin beklentileri gibi kısıtlamalarla hareket ettiği için tasarım yelpazesini bu kadar dar tutuyor olabilir. Ama bilimsel olarak, gelecekte bir gün karşılaşacağımız uzaylılar, tıpkı onları görmeyi bekleyeceğimiz şekil ve yapıya sahip olabilirler. Yani film sektörünün bize sunduğu tiplerden çok da farklı olmayabilirler. Bunun nedeni basit: Bizi şekillendiren evrim yasaları, diğer gezegenlerdeki yaşam için de geçerli olacaktır. Doğa kanunları evrenseldir. Arik Kershenbaum’un yukarda sözünü ettiğimiz kitabının temel iddiası da bu.

Zooloji ve dünya dışı yaşam araştırması ilk bakışta iki farklı alan gibi görünüyor. Ancak durum hiç de öyle değil. Zooloji her zaman “neden” sorusunu sorar. Hayvanların neden böyle olduklarını, neden böyle göründüklerini, neden böyle davrandıklarını sormak onların işidir. Bütün soruların cevabı ise tektir: Evrim. Yani evrimsel güçlerin hayvan popülasyonları üzerinde sürekli bir baskı uygulayarak onları belli kalıplara sokması… Dünya’da yaşayan milyonlarca hayvan türü üzerinde yapılan incelemeler, onları şekillendiren evrimsel güçlerin evrensel olduğuna bizi ikna etmiştir. Örneğin Dünya’da hayvanlar birbirini yemek zorundadır. Bu da onların dişler, hareket organları, gözler ve duyu organlarıyla donanmasına neden olmaktadır. Hayvanlar kaçma ve kovalama, yakalama ve parçalama, koklama ve işitme uzuvlarına ihtiyaç duyar. Temel yasalar aynı olduğuna göre, diğer gezegenlerdeki canlıların da birbirlerini yemek ve birileri tarafından yenmekten kurtulmak için benzer uzuvlara gerek duyacağını farz edebiliriz.

Uzuvları yapan şey bizdeki gibi DNA, et ve protein olmayabilir; ancak sonuçta bir ağız ve dişler; gövdeyi taşıyarak ileri doğru iten bacaklar ile kafanın bir yerinde ses ve ışığı algılayan organların oluşacağı kesindir. Carl Sagan, yaşam barındıran gezegenlerin Dünya’ya benzeyeceğine inanıyordu. Ama son zamanlarda bırakalım dış gezegenleri, kendi Güneş Sistemi’mizdeki gezegenlerin bile birbirinden çok farklı olduğunu keşfediyoruz. Peki bu kadar farklı dünyalarda, bu kadar farklı şartlarda ortaya çıkan yaşam formları nasıl bizimkine benzer olabilir? Burada önemli nokta, evrim yasalarının altta yatan biyokimyasal süreç ve mekanizmalardan bağımsız olmasıdır. Dünya’da yaşam DNA, proteinler ve enzim süreçleri gibi biyokimyasal tepkimelerle yürür. Kısaca yaşam, karbon bileşiklerinin birbiriyle uyumlu bir alt kümesidir. Oysa karbon kimyası sonsuz bir olanaklar okyanusu gibidir. Kısaca, bizim için zehir olan, hatta ne olduğunu dahi bilemediğimiz yüz binlerce karbon bileşiği vardır ve bu bileşikler kendi içinde uyumlu başka alt kümeler oluşturabilir. Yani uzaylı yaşamın kimyası, bizimkinden büsbütün farklı olabilir. Yine de uzaylı-biyokimyasını şekillendiren üst güç, yani evrim, benzer görünümlü canlılar yaratacaktır.

Bilimkurguda Dunya Disi Yasam

Evrimin gerçekleşmesi için DNA’ya ihtiyaç yoktur. Evrimin farklı kimyasallarla, farklı mekanizmalarla çalışabileceği birçok yol vardır. Tesadüf eseri bizim gibi DNA’lı hayvanlar da var olabilir elbette. Ama bununla sınırlı değiliz. Zaten öyle olsa bile uzaylı DNA’sının bizimkiyle birebir aynı olmasını bekleyemeyiz. Ne de olsa DNA milyonlarca atomdan oluşan dev bir bileşiktir; bütün atomların aynı yerde, aynı şekilde birbirine bağlanması imkânsız olacaktır. Kısaca, uzaylılar DNA’ya sahip olsalar bile, bu DNA bizimkiyle bire bir aynı olamaz. Ama önemli olan bu değildir. Önemli olan, canlının yaşam bilgisini (genler) bir nesilden ötekine aktaran biyokimyasal bir mekanizmanın olmasıdır. Bizim için bu DNA’dır ama başka bir uzaylı tür için bu ZNA olacaktır (Zeno-DNA). Bizim gezegenimizde yaşam suya dayalıdır. Su iyi bir çözücüdür ve birçok biyokimyasal süreç su içinde gerçekleşir. Ama bu durum sadece bizim için böyledir. Belki de uzayda su yerine başka çözücüye dayalı bir yaşam türü vardır.

Ne olursa olsun, altta yatan biyokimyasal süreçlerden bağımsız olarak evrim yasaları aynı şekilde işleyecek ve en uygun biçime ve metabolizmaya sahip olan canlılar ayakta kalacaktır. Dünya’nın geçmişinde yaşamış olan canlılar bize evrimin nasıl işlediğini göstermiştir. 300 milyon yıl önceki Tully canavarı gibi tuhaf görünümlü yaratıklar gezegenimizi adımlamıştır. Peki, Dünya’da yaşamın genel ilkeleri hakkında öğrendiklerimiz, zeki uzaylılarla karşılaştığımızda bize nasıl yardımcı olacak? Bizi ziyaret edecek teknolojiye sahip herhangi bir uzaylı uygarlık, teknolojik olarak olağanüstü gelişmiş olmalıdır. Hayal gücümüzün ötesinde güç kaynakları ve üstün bir bilgi kullanacaktır. Ne yazık ki böyle bir ziyaretin gerçekleşmesi bilim insanlarına olası görünmemektedir. Ama radyo ile iletişim kurabiliriz. Böyle bir durumda David Attenborough benzeri bir uzaylı bize gezegenlerindeki yaşama dair çeşitli belgeseller gönderebilir. Biz de böylece kendi dünyamızdaki yaşamla uzaylı yaşamını karşılaştırabiliriz.

dünya dışı sinema 1

Bilimkurgu tüm sanat dalları gibi insan doğasını incelemek için bizden “inançsızlığımızı bir süreliğine askıya almamızı” talep eder. Duyguları olmayan ama gelişmiş bir mantığa sahip yaratık (Vulcan) nasıl olurdu? Onuruna düşkün üstün savaşçı bir tür (Klingon) olmanın güçlükleri nelerdir? Bilimkurgu işte bu tür soruları metaforik düzlemde incelememizi sağlar. Yani çoğu bilimkurgu, uzaylıların gerçekte nasıl olabileceğiyle ilgilenmez, onun yerine insan türüyle ilgilidir. Ama bunu imgelem gücü ve değişmeceler (mecazlar) aracılığıyla yapıyoruz. Yine de uzaylı yaşamının nasıl olacağına dair temel yasalar Dünya’daki yasalara benziyorsa, o zaman uzaylı zeki yaşam formlarının kendimize benzemesini umabiliriz. Bu mantığı sürdürürsek, esasında onları farklı özelliklere, farklı bakış açılarına sahip değişik tür insanlar olarak düşünmek o kadar da mantıksız gelmeyecektir. Öte yandan şunu da aklımızdan çıkarmamalıyız: Kershenbaum gibi birçok bilim insanı uzaylı varlıkların Dünya’yı ziyaret edebilmeleri için insanların hayal edebileceğinin ötesinde bir teknoloji ve enerji kaynağına sahip olmaları gerektiğini düşünmektedir.

Kershenbaum, “Bizi yaklaşan ekolojik felaketten kurtarmak için bilim ve teknolojiye güvenmeye devam edebilir miyiz?” diye soruyor. İkinci soru: “Bugüne kadar uzaylıları neden keşfedemedik? Uzaylı medeniyetler varsa neden bizimle iletişime geçmediler?” Aslında bu paradoksun en ünlü çözümlerinden biri, genel olarak uygarlıkların belli bir teknolojik aşamaya ulaştıklarında kendini yok etmesi olabilir. Deneyimlerimize göre bu makul bir hipotez gibi görünüyor. İnsan için gelecek pek de parlak görünmüyor. Bin yıl sonra var olup olmayacağımızı bilmiyoruz. Yani, çevresini değiştirme gücüne sahip olup da korumak için gerekli bilinci bulunmayan uygarlıkların kaderi maalesef yok olmaktır…

Kaynak

Yazar: Sinan İpek

Yazar, çizer, düşünür, öğrenir ve öğretmeye çalışır. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında Matematik, bilim, teknoloji, Astronomi, Fizik, Suluboya Resim, sanat, Edebiyat gibi konulara ilgisi vardır. Ara sıra sentezlediklerini yazı halinde evrene yollar. ODTÜ Matematik Bölümü mezunudur ve aşağıdaki başarılarıyla gurur duyar:TBD Bilimkurgu Öykü yarışmasında iki kez birincilik, 2. Engelliler Öykü yarışmasında birincilik, Ya Sonra Öykü Yarışması'nda finalist, Mimarlık Öyküleri Yarışması'nda finalist, 44. Antalya Altın Portakal Belgesel Film Yarışmasında finalist. Ithaki yayınları Pangea serisinin 5. üyesi "Beyin Kırıcı" adlı bir romanı var.

İlginizi Çekebilir

tanrinin-gozundeki-zerre-kapak

Aynaya Bakarken: Tanrı’nın Gözündeki Zerre

İnsanlık, önce her şeyin kendi etrafında döndüğü bir merkeze koydu kendini. Uzun bir süre kabul …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et