bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri the_martian

Tarih: 7 Nisan 2017 | Yazar: Cenk Tan

0

Bir Robinson Crusoe Anlatısı: Marslı

Ridley Scott‘ın yönettiği Marslı (The Martian), 2015 yılının önde gelen bilimkurgu filmlerinden biri. Andy Weir‘in aynı adlı romanından uyarlanan film, kendini izlettiren ve üzerinde farklı açılardan düşünmemizi sağlayan bir çalışma olarak hafızalara kazındı. Başrollerinde Matt Damon ve Sean Bean gibi önemli oyuncuları barındıran Marslı, iki saati aşkın sürmesine rağmen kendini soluksuz bir şekilde izlettirmeyi başarıyor. Marslı, Mark Watney isimli botanikçi bir astronotun hikâyesini anlatıyor. Oldukça donanımlı bir ekiple Mars’ta bulunan Watney, Kızıl Gezegenin ortasında kum fırtınasına yakalanır ve tam da diğer astronotlar gezegeni terk etmek üzereyken geçirdiği bir kaza sonucunda arkadaşları tarafından hayatını kaybettiği düşünülerek adeta kaderine terk edilir. Uzay gemisine geri dönen mürettebatın kadın kaptanı her ne kadar Watney’i bulmak için çabalasa da, ani gelişen kum fırtınası bunu imkânsız kılar. Sonuç itibariyle mürettebat Watney’i Mars’ta bırakıp yoluna devam eder.

Mars’ın çorak yüzeyinde kumlara gömülmüş vaziyette kendine gelen Watney, geçirdiği kazanın sonucunda vücuduna keskin bir nesnenin saplandığını ve derin bir yara açtığını görür. Derhal, NASA istasyonuna giren Watney, nesneyi vücudundan çıkarır ve kendini tedavi etmeye başlar. İşte bu andan itibaren Mark Watney’in hayatta kalma mücadelesi başlar. Artık Kızıl Gezegende yapayalnız kaldığının bilincindedir ve hayatta kalabilmek için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Bu noktadan itibaren Mark Watney amansız bir problem çözme sürecine girer ve önüne çıkan engelleri teker teker ortadan kaldırır.

robinson_crusoe_on_mars

Marslı romanı ve bu romandan uyarlanan film, esasında yeni bir senaryo olmamakla birlikte, tipik bir “Robinson Crusoe” kurgusundan ibaret. İlk kez 1719 yılında İngiliz yazar Daniel Defoe tarafından yazılan eser, sadece dünya klasiklerine girmeyi başarmamış, aynı anda dünyada en çok yeniden yazılan ve sayısız filmde yeniden çekilen nadir efsanevi eserler kategorisinde yer almıştır. Bunlar içinde en ünlüleri Nobel ödüllü Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee’nin 1986 tarihli “Foe” isimi romanı ve başrolünde Tom Hanks’in yer aldığı 2000 yılına ait meşhur “Cast Away(Yeni Hayat) filmidir. Tüm bu yapıtlar, Daniel Defoe’ya ait olan Robinson Crusoe’nun yeniden yazılmış farklı sürümleridir. Nitekim Marslı’nın dayandığı asıl uyarlama ise 1964 tarihli bilimkurgu eseri olan “Robinson Crusoe on Mars” filmidir. Bu yapıt, Mars’ta tek başına kalan Christopher “Kit” Draper’ın öyküsünü anlatır.

Crusoe, uzun bir gemi yolculuğu sırasında yakalandığı bir fırtınanın sonucunda ıssız bir adaya düşen hepimize tanıdık gelen o meşhur hikâyeyi anlatır. Robinson Crusoe, pek çok farklı açıdan değerlendirilebilecek, muazzam derinliğe sahip olan bir eserdir. Şüphesiz, bunların içinde öne çıkan bakış açısı Sömürgecilik sonrası eleştiri kuramıdır. (Post-colonialism) Buna göre, Crusoe’nun adada hayata geçirdiği tüm eylemler, ‘egemen Batılı beyaz adam’ kimliğiyle ve yayılmacı bir anlayış (emperyalist) doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.

Crusoe’nun adaya düşer düşmez yaptığı ilk eylem, kendine ait bir alan yaratmak ve akabinde yaşam alanı oluşturmak olur. Bu şekilde yabancısı olduğu adayı anında sahiplenmektedir. Ardından elindeki kısıtlı imkânları kullanarak kendine bir kulübe yapar ve adadaki yaşamını böylece güvence altına alır. Fakat dananın kuyruğu, Crusoe’nun adadaki yerlilerle temas kurmasıyla kopacaktır. Yerlilerden birini kendine “Yoldaş” olarak seçen Crusoe, ona Cuma (Friday) adını koyar ve ona İngilizce öğreterek, onun Hristiyan olmasını sağlar. Böylece Batılı beyaz adam bulunduğu adaya egemen olmakla birlikte, adada kendisinden önce yaşamakta olan “Vahşi” birine (Sözüm ona) “Medeniyet” getirmiştir.

Bu yeni “Medeniyet” anlayışına göre Crusoe efendi, Cuma ise hizmetkâr rolünü benimsemiştir. Zaten Cuma gibi bir vahşiden başka bir rol beklenemezdi. Dolayısıyla Crusoe gibi bir Batılı ile tanışmış olması ve onun sayesinde İngilizce öğrenerek, Hristiyanlaşması onun için aslında “büyük şans” olmuştur. Crusoe, Cumaya karşı olan tutum ve davranışlarında son derece ırkçı davranmaktadır fakat bu ırkçılık sanki olağan bir unsur, hatta doğanın kanunu gibi yansıtılır. Tüm bunlar yüzünden Robinson Crusoe’nun orijinal eserinde ırkçılık ve Batı emperyalizmi gibi unsurlar öne çıkmaktadır.

Marslı da bu bağlamda farklı bir kurguya sahip değil. Matt Damon’ın canlandırdığı Mark Watney karakteri Robinson Crusoe’nun Mars versiyonundan ibaret. Issız ada konseptinin yerini yine ıssız ve çorak bir gezegen olan Mars almıştır. Geriye kalan her şey orijinal esere paraleldir. Filmde, eserde olduğu gibi hayatta kalabilme, problem çözme ve yalnızlık gibi temalar işlenmiştir. Elbet bazı farklılıklar da yok değil. Burada şu noktayı da göz önünde bulundurmamız gerekmektedir: Marslı temelde bir Robinson Crusoe benzeşi olmakla birlikte, eşzamanlı olarak 1964 tarihli Robinson Crusoe on Mars filmiyle pek çok paralellik taşıyor.

Marslı filmi ve 64 yapımı film, sinematik kurgu olarak büyük benzerliklere sahip, fakat en büyük farklılık orijinalinde ana karakterin uzaylılardan kaçan bir köleyle tanışması ve onu kendine yoldaş olarak seçmesiyle ortaya çıkıyor. Draper isimli bu karakter orijinal eserde olduğu gibi yoldaşına “Cuma” adını verir. Uzunca bir hayatta kalma mücadelesinin sonucunda bir uzay gemisi Mars’a geri döner ve Draper ile Cuma’yı kurtararak film mutlu sona ulaşır. Marslı filminde de dünya ile başarılı bir şekilde iletişim kuran Watney’i kurtarmayı kafaya koyan NASA tüm imkânlarını seferber eder ve uzay gemisini aynı şekilde Mars’a geri göndererek çok kıymetli astronotunu kızıl gezegende tek başına yok olmaktan itina ile kurtarır.

Marslı’yı, orijinal eser ve 64 yapımı filmden ayıran en büyük özellik şüphesiz “Cuma” karakterinin yokluğudur. Defoe’nun orijinal eserinde çok önemli bir yere sahip olan Cuma karakterini kurguya dâhil etmek için 64 yapımı film her ne kadar senaryonun sınırlarını zorlamış olsa da, Marslı filmi aynı çaba içine girmekten kaçınmayı tercih etmiştir. Mars’ı çorak ve ıssız bir gezegen olarak kabul etmiş ve dünya dışı yaşam konusuna hiç girmemiştir. Bu bağlamda yalnızlık teması orijinal esere kıyasla biraz daha ön plana çıkarılmıştır. Mars’ta ne Cuma vardır, ne de uzaylılar. Var olan tek şey, oraya misyonunu tamamlamak amacıyla giden NASA’ya ait yaşam alanı ve teknolojik aygıtlardır. Bu filmde Cuma karakterine yer verilmemesi filme daha gerçekçi bir hava kazandırmıştır.

Buna rağmen filmdeki gerçekçiliğin ve filmin inandırıcılığının tehlikeye girdiği çok ciddi sahneler mevcuttur. Örneğin, Mark Watney aslında bir botanikçidir ancak filmi izleyen biri onun aynı anda fizikçi, mühendis, bilim insanı, doktor/sağlıkçı, teknisyen vs. olduğunu rahatlıkla düşünebilir çünkü Mars’ta tek başına hayatta kalma mücadelesi veren Watney, başına gelen tüm zorlukların üstesinden büyük bir ustalıkla gelmektedir. Botanikçi olmasından dolayı NASA’ya ait yaşam alanını kapatıp, orada sera kurması ve dışarıdan getirdiği (MARS!) toprağı ile arkadaşlarının dışkılarını gübre olarak kullanıp, burada kendisini açlıktan kurtaracak kadar ‘Patates’ yetiştirmesi sanırım hepimizin hayretle ve büyük bir hayranlıkla izlediği bir sahne olmuştur. Mars’ta ve Mars’ın toprağı kullanılarak gerçek anlamda Patates yetiştirilebilir mi bilemiyorum fakat karakterimizin botanikçi olması izleyicilerin bu sahneyi geçiştirerek peşinen kabul etmesine yol açıyor.

martian

Watney’nin marifetleri burada bitmiyor. Tek başına öyle ilerleme kaydediyor ki izlerken adeta: “Vay be ne astronotmuş” dedirtiyor kendisine. Karşısına çıkan tüm elektronik ve teknolojik aygıtları büyük bir ustalıkla kullanıyor, NASA’nın dünyadan kendisinin yaşadığını fark etmesini ve dünya ile iletişim kurmayı sağlıyor, Mars’ta bulunan uzay aracını kullanıyor, yaşam alanında oluşan patlama sonucunda açığa çıkan hava basıncını bant (!!) kullanarak kapatıyor ve bunun gibi nice örnekler vermeyi başarıyor. Watney bir botanikçiden ziyade, bir süper astronotu andırıyor. Önüne çıkan her türlü engeli çoğunlukla tek seferde ve fazla zorlanmadan aşmayı başarıyor. Sanki Watney, bu tip durumlar için özel eğitilmiş, hatta sanki tüm bunların başına geleceğini biliyormuşçasına bir hava estiriyor filmde.

İşte tam bu noktada Ridley Scott yapımı Marslı filminin tipik bir Hollywood yapımı ana akım filmi olduğunu hatırlamamız gerekmektedir. Filmde çorak bir gezegende yapayalnız kalarak, umutsuzluk ve çaresizlik gibi duygulara kapılması gereken Watney, üstün bir hayatta kalma içgüdüsü ve becerisiyle milyonlarca kilometre uzaktaki Mars’tan kurtulmayı başarır. Watney, sıradan bir astronot olmanın çok ötesinde bir Amerikan kahramanını temsil etmektedir.

Filmin alt dokusunda ince ince mesajlar adrese teslim ediliyor. ABD’nin ve NASA’nın muazzam teknolojik gücü ve Amerikalıların kendi insanına vermiş oldukları değer bunlardan bazılarıdır. NASA tek bir kişiyi kurtarabilmek için onca masrafa girer ve yeni bir uzay gemisi fırlatır ancak ilk etapta başarısız olur. Bunun üzerine NASA, Watney’nin eski uzay gemisine onu kurtarmaları yönünde talimat verir. Görüldüğü üzere insan yaşamı (daha doğrusu Amerikan vatandaşı yaşamı) bir uzay gemisini ve milyonlarca doları riske atacak kadar değerlidir.

Sonuç olarak, Marslı hiçbir şekilde orijinal bir roman ya da film olmamakla birlikte, 1964 yapımı “Robinson Crusoe on Mars” ve esas olarak Daniel Defoe’nun ölümsüz eseri Robinson Crusoe’nun değişik bir uyarlaması şeklinde kurgulanmıştır. Filmde pek çok mantık hatası ve absürtlük olmasına rağmen fazla sıkılmadan filmi izleyebilmemiz mümkün. Marslı, eğlenceli ama orijinallikten uzak olan “overrated” bir film. Yapım, yüzlerce Robinson Crusoe uyarlamasından sadece biridir. Sonu itibariyle imkânsızı mümkün kılarak, Hollywood sinemasının klasik tahmin edilebilirliğini hepimize yeniden kanıtlamıştır.

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Denizli doğumlu. Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi mezunu. Sosyal Bilimci, Edebiyatçı ve Sinema Sevdalısı. 20 yılı aşkın süredir edebiyatla iç içe. Aynı zamanda sadık bir Rock müzik dinleyicisi. Bilimkurgu tutkunu. Astrofizik ve felsefe gibi alanlarla da ilgili. Pamukkale Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında Doktora Adayıdır. Çalışma Alanları ütopya/distopya edebiyatı, bilimkurgu, postmodern/çağdaş edebiyat, sinema ve kültürel incelemeler.