bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri istanbul öyküleri bilimkurgu

Tarih: 17 Eylül 2022 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Şehri Kurguyla Tanımak: İstanbul Öyküleri 3

İstanbul Öyküleri serisi bir şehrin tarihi dokusunu kurgusal düzlemde anlatma ve özellikle yeni nesillere aktarma noktasında önemli bir konuma sahip. Serinin ilk iki kitabı ana akım diye tabir edilebilecek geleneksel metinlerle oluşturulmuştu. Alışılageldik şehir atmosferini ve gündelik yaşantıyı konu edinen bu öykülerde, asırlarca pek çok kültürün barınarak izlerini bıraktığı İstanbul’u farklı bakış açılarıyla tanıma fırsatı yakalamıştık. Geçtiğimiz temmuz ayında yayımlanan üçüncü kitapta ise alışılanın dışına çıkılarak bilimkurguya yer verilmiş ve türün imkânlarıyla bezeli İstanbul portreleri çizilmiş. Bu da hem yeni çağın dilini yakalayan hem de geleceğe dair söylemi şekillendiren bir yapıtın ortaya çıkmasını sağlamış.

Seçkide toplam on öykü var. Bu öykülerin ortak noktası yalnızca İstanbul’da geçmeleri; bunun dışında yazarlara özgürlük alanı sağlandığını ve kelime sınırı dahi konmadığını bilmek türün gelişimi ve yazarın yaratıcılığını sağlaması açısından takdire şayan. Bu bağlamda değerlendirildiğinde Ekrem İmamoğlu’nun sunuş yazısı ve Ahmet Bozkurt’un önsözü, bilimkurgunun asla düşten ibaret olmadığını ve inşa ettiği söylemlerle yaşama doğrudan yön verdiğini işaret etmeleriyle ayrıca önem arz ediyor. Zira kültürel faaliyetlerin sürekliliği, bireysel kazanımların yanı sıra kurumsal kimliğin öne çıkmasında da oldukça elzem. Dolayısıyla bu zengin fikirlerle örülü öykülerin ehemmiyeti, ön ayak olacakları nicelerinin umuduyla pekişerek çoğalıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları etiketiyle yayımlanan seri, fantastik öykülerle dördüncü kitabına ulaştı. Bu vesileyle devamını temenni ederek öykülerin incelemesine geçelim.

Röportaj Kabinleri – Ademhan Esen: Bu öyküde ilk öne çıkan özellik Roland Barthes’ın ustalıkla edebiyata kazandırdığı parçalı anlatım tarzını anımsatması. Klasik öyküden farklı olarak olay örgüsü kesintilerle ilerliyor ve bütünlük kaygısı olmadan sonuca varıyor. Bu da teknik anlamda deneysel, hatta postmodern bir yanı olduğunun işareti.

“Röportaj Kabinleri” adlı icatla başlayan yolculuk kimi noktalarda savruk adımlar atıyor. Bu savruk ilerleyişi sırasında varlığıyla mucidinin hayatına dokunurken aynı zamanda seyrini belirleyecek etkilere de maruz kalıyor. Bilimkurgunun en güzel yanı da zaten spekülasyonun ana unsuru olan etmeni etken kılarak çevresinde yol açtığı değişimi etraflıca sunması. Niteliği de niceliği de belirleyen budur. Röportaj Kabinleri bu bakımdan başvurduğu mizah öğelerini işin içine katarak yerinde ama bilimkurgusal yönden güçlenmesi gereken bir metin sunuyor.

Navi Cevdet – Ayşe Acar: Ayşe Acar’ın kurguda mekânsallığa dair yaklaşımı diğer öykülerden farklı bir noktada konumlanmakta. Söz konusu yaklaşım aniden şehrin semtlerinin yerlerinin değişmesi ve bunun ortaya çıkardığı karmaşa. Kız Kulesi ansızın Bağcılar’da; Galata Kulesi de Merter’de tezahür edebiliyor. Böylesi bir kaosun etrafında gelişen olaylar ise yaşananlara dair izah getirmeye niyetlenilerek kurgulanıyor.

Kurgusallığın temelinde gerçekliğe dair çıkarımlar ve sergilenen bir duruş söz konusudur. Kimileyin gerçekle yüzleşmek için ondan bağımsız bir noktadan bakma ihtiyacı duyan insan kendi gerçekliği içerisinde gerçekler inşa eder. Bunu da devir, şahsiyet ve eser çatısı üzerinden hareket ederek yapar. Ayşe Acar da devrin şahsiyet üzerindeki etkisini ve neticede elde edilen eseri tanımlayarak bahsi geçen yöntemi uyguluyor. Hâliyle kimi noksanlara sahip olsa da eğlenceli bir okuma serüveni sunuyor.

Miras – Barış Müstecaplıoğlu: Öykünün işleyişi romanı andıran bir şablona sahip. Metin boyunca ortaya konulan ve çözümlenen fikirler nihayetinde bütünlüğe eriştiğinde damakta enfes bir tat bırakıyor. Üstelik her safhasında bir sonraki adımı merak ettirmeyi, merak güdüsünü korumayı başarıyor. Başlı başına bu özelliğiyle bile öykünün hayli yetkin olduğunu söylemek mümkün.

Diğer yandan metnin karakter yaratma, karakterin motivasyonunu işleme ve bu sırada anlatıma özen gösterme hususunda da başarılı. Gereksiz cümle, hatta kelime kullanımından bile sakınılarak kaleme alındığı ortada, üstelik rafine hâle geldiğini iddia etmek bile olası. Zira anlatının okurdaki etkisi düşünüldüğünde hem üslubun önemi pekişiyor hem de yazarın bu bağlamdaki rolü belirginleşiyor. Barış Müstecaplıoğlu “Miras” ile edebi bir birikimi de okura aktarmayı başarıyor.

İdük – Can Kantarcı: Postmodern öğelerin serpiştirildiği bir başka metin. İstanbul’un ya da ahalinin diğerlerine nazaran daha geri planda kaldığı bu öyküde, gizemli bir cismin şehrin açıklarında aniden belirmesinin etkileri anlatılıyor. Fakat alışıldık bir anlatım değil bu. Rapor diliyle, olayı üstlerine bildiren anlatıcı vesilesiyle metin hem olayı aktarıyor hem de arka planda gizlediği gayesini de bu yolla aşikâr ediyor. Zekice olduğu kadar da ilgi uyandırıcı bir tercih.

Öykünün bir bilimkurgu anlatısından ziyade bilimkurgusal öğeler, desenler içeren bir politik taşlama olduğunu söylemek gerek. Metinlerarası göndermeleri, dil oyunları ve elbette tahmin edileceği üzere okura işaret ettiği noktalara dair imalarıyla eğlenceli bir okuma vaat ediyor. Karşınızda Can Kantarcı’nın sunumuyla renklenen; alegorik bir serüven, mizahi şölen.

Simİstanbul’dan Kolajlar – İsmail Yiğit: Güçlü bir başlangıca sahip olan öykü, henüz girişinde okuru içine çekmeyi ve belli bir noktaya kadar da soluksuz şekilde sürüklemeyi başarıyor. Distopik bir ortam sunulurken, etkileşim kurmayı kolaylaştıran detayların zekice aktarımı da gerçekliğin ilk başta yarattığı uyum sorununun kolayca aşılmasına yardımcı oluyor. Bu bakımdan metnin belirli bir bölümü oldukça başarılı sayılabilir. Fakat devamı için bunu söylemek ne yazık ki mümkün değil.

İsmail Yiğit, yetkin kaleminin vasıtasıyla muhkem bilgi birikimini entelektüel bir vizyonla yansıtmış. Buna dair zerre şüphe yok. Karmaşık konuları maharetle harmanlayarak gayet anlaşılabilir bir formda sunabilmesi de en büyük kanıtı. Ancak bu bilgi sağanağı diye tabir edilebilecek durumun metnin öyküselliğini kırdığı ve yapısını değiştirdiği ortada. Kuşkusuz deneysel bir yönü var, hatta olay örgüsünün içine yansımaları da fark ediliyor. Yine de aradaki bağlantıyı kurma noktasında daha fazla şey söylenmeliydi. Zira güçlü bir alt metin barındırdığını belirtmek ve bunu ıskalamamak gerek.

Üs – Levent Şenyürek: Çağrıştırdığı ilk kelime flanör oldu. Fransızca kökenli bu sözcük, gezdiği yerleri gözlemleyerek düşüncelere dalan ve şehrin dokusunu tahlil eden karakterleri yansıtır. Üs adlı öykü de, Kadıköy’ün yerlisi bir karakterin ‘flanör’ hüviyetiyle dolaşmasına ve her bir detayını zihnindeki yansımalarıyla tahlil ederek aktarmasına yer veriyor. Metin ilerledikçe bu bahsi geçen unsurlar yekpare hâle gelerek özneleşiyor. Böylece devir, şahsiyet ve eser denklemine uyan bir arka plan inşa etmeye başlıyor.

Öykünün ilerleyişinde ise bilimkurgusal öğelerin eklenişiyle birlikte kimlik değişimi görülüyor. Bilinç felsefesinin en önemli sorusu düşüncenin varlıkla ilişkisi üzerine olandır. Buna Descartes “cogito ergo sum” (düşünüyorum öyleyse varım) ile yanıt verir. Düşünmenin, varlığın kanıtı olduğunu ileri sürer böylelikle. Oysa çağlar değiştikçe hem gerçekliğin tabiri hem de yorumları dönüştü. Dolayısıyla Levent Şenyürek’in açtığı pencereden karşılaşacağımız manzara yeni bir yanıt arayışına sürükleyebilir.

Odak – Nihal Engin Vrana: Siberpunk diye tabir edilen alt türe has metinlerin en önemlisi hiç şüphesiz William Gibson’ın kaleme aldığı Neuromancer’dır. 1984 yılında yayımlanan bu eser fütürist bir bakış açısıyla teknoloji çılgınlığının toplumsal bağlamda etkilerini ve bu doğrultuda bireysel yaşamda oluşması muhtemel etkileri ustalıkla işler. Neuromancer’ın ardından pek çok yaratıcı zihin de gerçekliğin Phildickyan bir üslupla ele alındığı bu türe kayıtsız kalmaz. Matrix ve Cyberpunk 2077 gibi örnekler bu esinle ortaya çıkarılmıştır.

Nihal Engin Vrana da merceğini siberpunk evreni olarak bezenmiş bir İstanbul’a odaklıyor. Teknolojinin gerçekliği var gücüyle manipüle ettiği ve algılayışın dahi kökten değiştiği bu ortamda, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ortaya kokuyor. Ancak iki noktada yaşanan aksaklık, metnin okunuş hazzını sekteye uğratıyor. İlki siberpunk anlatıların artık kurgusallığını yitirmeye başladığı gerçeği. Sanal ve arttırılmış gerçekliğin bilimsel bir çalışma konusuna dönüşmesi, kurgusallığın cazibesi ve büyüsünü ortadan kaldırıyor.

İkinci nokta ise metnin güçlendirilme maksadıyla yersiz detaylara boğulması. Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası adlı kitabına yazdığı önsözde, “klasikleri bile sadeleştirmek, kısaltmak gerek” dediği yılların üzerinden çok geçti ve artık yaşam çok daha hızlı. Bu durumda, metni gereksiz cümle hatta gereksiz kelime ve noktalama işaretlerinden bile arındırmak, faydasız ne varsa çıkarıp atmak gerekir. Böylece kabuklarından sıyırır, özüne ulaşır. Nitekim iyi anlatıcıyı belirleyen husus çok şey anlatmasından ziyade anlattıklarının çok şey ifade etmesidir. Bunun anahtarı da bahsi geçen usule başvurmaktır. Dolayısıyla öykünün sorunu da ismine müsemma bir şekilde muazzam bir dünya inşa etmesine karşın odağını doğru oturtamaması.

Tercüme Makinesi – Sabri Gürses: Oldukça başarılı bir alternatif tarih anlatısı. Hilmi Ziya Bey’in – kendisi Hilmi Ziya Ülken mi emin olamıyoruz- gözünden anlatılan bu steampunk esintili hikâyenin en çekici yönü ise tarihi şahsiyetlerle doğrudan bağlantı kurmanın ötesinde, onları kurgunun bir parçası kılması. Özellikle tarih meraklısı birinin nazarında oldukça heyecan verici diyalogları tetiklemesi muhtemel ki yazar da bu fırsatı iyi değerlendirmiş. Bilimkurgunun yalnızca geleceği konu edindiği algısını kırmak bakımından da seçki içinde önemli bir yerde duruyor.

Sabri Gürses, Rusçadan yaptığı çevirilerde dile ne kadar hâkim olduğunu göstermiş bir isim. Hâliyle öyküde gündelik hayatta aşina olunmama ihtimali bulunan kelimeler kullanılsa da akış sekteye uğramıyor. Öte yandan “Tercüme Makinesi” hem mesleğiyle ilintili olması hem de yakın tarihin sosyopolitik ve kültürel yapısını bilimkurgusal bir anlatı içinde sunmasıyla devir, şahsiyet ve eser fikriyle en örtüşen örnek olarak karşımıza çıkıyor. Zira Mehmet Kaplan’ın bu fikirden hareketle yazdığı kitabını incelediğimizde göreceğimiz kıymetli bir isim, öyküde de bir şekilde yer alıyor.

Zaman Mahpusu – Uğur Batı: Bu öykünün bir meddah anlatısı olduğunu söylemek en makul olanı. Meddahlar anlattıkları öyküleri bağlamına, yani bulundukları ortama göre süsler ve gerekli detaylarla donatır. Tıpkı bir kutlama ya da merasimi düzenlercesine, seslendikleri kişilerin keyfine göre değiştirdikleri bile görülür. Böylece anlatı, 1001 Gece Masalları’ndan beri süren kadim geleneğin izlerini taşıyarak eğlentinin ayrılmaz bir parçası kılınır. Fakat bir şartla! Anlatı asla anlatının önüne geçmemeli ve biricik maksat anlatılanı apaçık biçimde aktarmaktır. Bu kaide meddahlığın olmazsa olmazıdır.

Uğur Batı’nın da anlatıcı olarak dille kurduğu ilişki, metnin sahiciliğine dair olumlu katkılar içeriyor. Ancak bir noktadan sonra tamamen dil oyunlarına sırtını yaslayarak anlatılanın ne olduğunu kaybediyor ve okur da hâliyle sonuna geldiğinde geriye dönüp sorguluyor. Kıssalardan ya da menkıbelerden aşina olduğumuz bu üslubun aslında yeni bir şey katmadığını ve bilimkurgusal öğelerin de zayıf kaldığını fark ediyoruz. Tartışmaya açık sayılabilecek bir kurgu.

Bir Fındık Kabuğunda Yuva İnşa Etmek – Yudumis: Geldik son öyküye. Parçalı bir anlatıyla karşı karşıyayız. Montaj tekniğini anımsatan parçaların bütüne ulaştırdığı bu metinde, röportaj ve günlük gibi farklı edebi türlerin de dâhil edilmesiyle deneysel bir lezzet yakalanıyor. Buna rağmen akışta sürekliliği sağlamayı başarmasıyla da takdiri hak ediyor. Cesurca bir girişim.

Hâlihazırda konuşulan güneş fırtınası ve Büyük İstanbul Depremi gibi konular başarılı şekilde işleniyor. Olası etkileri hesaplanarak kurgulanan noktalar da ilgi çekici. Ayrıca, şehrin kültürel birikiminin miras olarak yeni nesillere aktarılmasının önemine işaret etmesi bakımından da seçkinin amacına ideal bir kapanış sağlıyor.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir garip varoluşçu...