Kısa Öykü sagir sultan oyku

Tarih: 26 Ocak 2024 | Yazar: Konuk Yazar

0

Sağır Sultan | Sinan ‘C’ Güldal (Kısa Öykü)

Ben bir yazmanım. İşim yazmak. Ne mi yazarım? Hikâyeler bittiğinde onların muhasebesini tutarım. Çünkü bitmez aslında hiçbir hikâye bütünüyle. Ya da şöyle diyelim, her hikâyenin bir başa sarılma anı vardır. Başa sarılma, aynı korkunç dramı tekrar tekrar yaşatma anı. Bilmezsiniz kim takip eder bu süreci. Ben ederim.

Bir hikâyenin varlığı ne ola ki? Nerede durur bütün bu anlatılanlar. Neyi etkilerler? Karışık bir konudur bu. Ama bir çırpıda da anlatılabilir. Sözlü bir hikâye söz konusuysa mesela havayı titreştirir konuşan kişinin dili, küçük dili, ses telleri. Hem sonra dinleyenin kulak zarı da titreşir. Eğer kişi okuyorsa yazılı bir hikâyeyi, korneasının üzerinde ışık dans eder, eh, vardır bunun da bir titreşimi. Kayıp mı olur sandınız bu titreşimler? Affınıza sığınarak cehaletinize vereceğim bu kanınızı çünkü bu evrende hiçbir şey kaybolmaz ki. Her şey korunur. Her şey dönüşür. Her şey tekrar tekrar oluşur sonsuzluk boyunca. Varlığımızı ilk itkiye dek takip edebiliriz. Bir zerreden oluşan bütün bu bütünün her bir parçası değerlidir çünkü. Çünkü ilk malzeme kısıtlıdır, bir zerredir sonuçta. Hesaplanamaz karmaşıklıkta ihtimallerin oluşturduğu bir örgüdür bu zerreden ilmek ilmek örülen.

Bundan yıllar ve uzun yıllar önce işte bu titreşimleri ve hikâyelerin diğer bütün varlığını somutlaştırmanın bir yöntemini buldu bir aklıevvel. Oydu bu kurumu kuran. Yüksek teknoloji gerekmiyordu fazla, sadece doğru soruları sorup doğru teknikle ilerlemek gerekliydi. Yine de tenolojik seviyemiz yüksekti hiçbirimizi ölüme kurban vermeyecek kadar. Ölümsüzlerin işidir hikâyelerin muhasebesi.

Size kurumlarımızın bütün tarihini anlatamam, her şeyden önce çok meşgulüm ve toplumumuzun karmaşık yapısını anlatabilmek bu hikâyenin değil, pek çok ciltlik bir ansiklopedinin konusu olabilir ancak. Dahası, bu hikâye kurumlarımızı değil kürelerimizi anlatmak için yazılıyor. Eh, onun için de biraz benim de yazmanı olduğum kurumdan bahsetmem gerekliydi herhâlde.

E, madem bu kadar meşgulüm niye yazıyorum bu hikâyeyi? İlkin, bu hikâye var. Yukarıda bir yerde duruyor küresi. Varsa bir yerlerde anlatılması gerekiyor demek ki hikâyelerin hikâyesi. O yer burasıdır. Çünkü hiçbir hikâye anlatılamaz anlatılabileceği yerin ve anlatılabileceği biçimlerin dışında.

Bir kar küresinin içine sığabilir tek tek anlatılan bütün hikâyeler. Raflar dolusudurlar. Gerekli ihtimamla korunurlar. Çekinmeyin, yaklaşın bu raflara. İşte orada, raflardan bir rafta kürelerden bir küre. İçinde sevdiğim bir hikâye. Zararsız küçük bir hikâyedir bu, içinde eski dünyanın en korkunç şeytanını barındıran. Küre buğulandığına göre ısınmış demektir, yeniden başlayacak bu hikâye.

Bakın kürenin içine. Her yer bembeyaz. Kör edici bir beyazlık. Kar kaplamış her yeri. Altında ne mi var bu karın, buzun? Hiçbir şey. Çünkü hikâyelerde anlatılan dışında somut hiçbir şey varolamaz. Soyutlamalardır anlatının dışına taşabileceğimiz tek alan. Bir şekilde bu kürenin içine girebilseniz hikâyenin bir parçasısınız demektir ya ama diyelim ki girdiniz ve değilsiniz. Elinizde bir kürek. O da değil, hikâyenin bir parçası. Bu karı küreseniz altından çıkacak olan toprak değil sonsuz boşluk. Netameli bir konudur bu. Aynen bu her yeri kaplayan kar kadar netameli.

Bakın. Buz tutmuş bir göl. Uzaklarda, ufukta yanmış kibritler gibi göğe uzanan simsiyah tek tük kayın ağacı gövdeleri. Ne acı, bu bir kış hikâyesi. Ne acı, bu küreye asla yaz gelmeyecek ve bu kayınlar yemyeşil yapraklarına asla bürünmeyecek. Ne acı, asla yaklaşmayacağız bu kayınlara, sadece o görkemli boyları bu kadar mesafeden görünebildikleri için anlatacak onların ihtişamını. Ne acı şey şu hikâye hikâye dedikleri eski dünyalıların ki bir tanesini anlatmak da bana düştü.

Bakın. Bir karaltı mı var buz tutmuş gölün üzerinde ne? Bir küçülüp bir büyüyor düzensiz aralıklarla ama sıklıkla. Giderek de yaklaşıyor mu sanki? Tamam, daha fazla sürdürmeyeyim bu merak oyununu. Druga’dır bu karaltı. Buzun üzerinde hızla ilerliyor. Hızla ilerlediği için de ikide bir düşüyor ve kararlılıkla tekrar kalkıp hızla yürüyor. “Bunca hışımla nereye gidiyorsun Druga,” desem de duymaz beni çünkü değildir bu sözlerim bu hikâyenin bir parçası. Ben yazarıyım bu hikâyenin, başka bir yerde başka biri tarafından anlatılmış Druga’nın ve Adam’ın hikâyesini bütününü kapsayacak şekilde alıntılıyorum bu hikâyeyle. Adam kim mi? Geleceğiz oraya da. İzin verin de şimdilik biraz daha bakalım buzun üzerinde düşe kalka ilerleyen Druga’nın çakmak çakmak yanan gözlerine.

Druga’nın kıyafeti kalın ya kalın olmasına, bu soğuğa da uygun değil sanki. Sanki bir yerden alelacele çıkmış da unutmuş üzerine giydiği bir katmanı, hemen hareket etmek zorunluluğuyla. Yaklaşın da kulağınıza fısıldayayım gerçeği Druga’yla ilgili.

Bütün hikâyeleri bilirim ben. Bazılarının, çok nadir bazılarının kahramanları da galiba beni bilir. Farkındadırlar bir hikâyenin kahramanı olduklarının. Druga bunlardan biriydi. Kürelerin bulunduğu naçizane odamızı, beni, hikâyenin kendisini, Adam’ı -ah özellikle de Adam’ı- çok iyi bilirdi. Bir şamandır Druga. İşi zaten bunları bilmekti.

Şimdi düştükçe ve kalktıkça kıyafetinin püskülleri bir sallanıp bir duruluyor. Druga nereye, niye gittiğini çok iyi biliyor. Ömrünün bundan ibaret olduğunu da.

Daha demin içine doğdu bu bilgi, demin buzun üzerinde yürümeye başladığında. O bilgi ki ömrünün sadece bundan ibaret olduğunu söylüyor ona. Daha şimdi başladığını ömrünün, önünde ne kadar zaman olduğu ise bir sır onun için, hepimiz gibi yaşayarak görecek. Bir gece mi? Bir yıl mı? Bir asır mı? Kim bilir? Hikâyenin uzunluğu belirleyecek her şeyi. Ancak madem ki başladı bir kere ömür, çaresiz yaşayacaksın.

Ondan öncekiler neydi peki? Çocukluğu? Göğe bakıp da evrenin sırrına erdiği o gece? Hiçbiri yoktu diyor bir ses kulağına… Hüsnükuruntuların sadece, bu gece karın üzerinde, aynı kar gibi erimeye bırakılan ve kim bilir, belki bahar gelmeyeceği için hiç erimeyecek olan hüsnükuruntuların.

Rüzgâr estikçe gölün üzerine karlar savruluyordu lapa lapa. Şart mıydı bu korkunç tipi, iki kişilik bu kısıtlı oyunda.

Göl büyük. Tipi sert. Yüzü kıpkırmızı Druga’nın gölü aşması daha zaman alacak. Öyleyse şimdi artık Adam’a dönelim.

Bu büyük gölün kıyısında kuytu bir köşe. Akşam olmak üzere. Puslu bir griye dönmüş göğün altında ahşap bir kulübe. Tek penceresinden sarı, sıcak bir ışık sızıyordu.

Titrek yanan gaz lambasından sızıyordu bu ışık. Ama bu kadar da değil. Sobanın alevleri de duvarda dans ediyordu. Kapağı açıktı sobanın, açıktı çünkü Adam sobaya iki tane patates yerleştiriyordu közlenmesi için. Sobanın kapağını kapattı. Duvarda dans eden ışıklar metal kapağın arkasında hapis kaldı. Adam fotoğraflarla dolu duvarın önünden geçip masaya oturdu. Duvardaki hiç var olmamış insanların portreleri, çoluk çocuk, genç yaşlı izlediler adamın masaya oturuşunu. Kimi gülerek bakmıştı kameraya, kimi derinlikli bir hüzünle. Ne kadar da çoktular. Ne kadar da talihsiz. Donmuş bir andan ibaretti bütün varlıkları. Adam ise farkında değildi bu acı gerçeklerinin. Dostları olarak sahiplenmişti onları. Eskide kalmış, bir mektup mesafesinde dostlar.

Bunu ispatlamak için çekmeceler dolusu mektup da vardı elinde. “Bu kulübenin dışında hiç var oldun mu?” diye sorsanız ona, hemen şehirdeki debdebeli gençlik hayatından anılar çıkartıp serecekti önünüze.

Ne tuhaf şey bu hikâyede bir her şeyi bilen Druga var, bir de hiçbir şeyden haberi olmayan bu zavallı adam. Tabii bir de o. O. Çok uzun zaman önce hapsolmuş eski dünyanın en büyük şeytanı O. Ama O’nun için henüz çok erken.

Şu anda Adam kalemini hokkasına batırmış bir mektup düzüyor sevdiceğine. Eskide kalmış, hiçbir zaman var olmamış sevdiceğine. Fotoğrafı önünde, kendine bu kadının varlığını ispatlamak istercesine.

Mektup uzadıkça uzuyor, sobadan yayılan ısıya pişen patateslerin kokusu karışıyordu ki mektuba bir nokta koydu. Sarı, güzel bir zarfın içine yerleştirdi. Islatıp kapattı zarfı.

Sobadan patatesleri aldı. Nar gibi olmuşlardı. Kokusunu içine çekti zevkle. Yaşamayı seven bir adamdı Adam. Ne yaşamak ama. Yine de imrenilecek şey olabilir hayatı kimileri için, tuhaf bir maceraydı çünkü şu hayatta yaşayıp yaşayacağı, bir akşamüstü ve bir gece süren.

Pencerenin kenarında patatesi kırdı yumruğuyla, bir tutam tuz serpti ve ufak ufak yemeye koyuldu parmakları yana yana. Bir plak koydu gramofona. Sobanın başındaki berjer koltuğuna oturup yeşil bir otu tıktı uzun piposuna ve yaktı. Ne müzik sizin bildiğiniz dünyalardandı ne de ot.

Böyle çok uzun bir zaman geçmemişti ki yumruk olmuş bir el kapıyı dövdü önce, sonra yere yığılırmış gibi bir ses.

Gramafon çalıyor, pipodan koyu bir duman çıkıyordu. Adam kapıya doğru telaşla seğirtti ve açtı. Kapı esen rüzgârın şiddetiyle Adam’ın elinden kurtulup sonuna kadar açıldı. Tipiyle birlikte uçuşan kar tanecikleri doldu odanın sıcaklığına. Kapının dibine otuz yaşlarında, saçları beyaz bir adam yığılmıştı. Sıskacaydı. Hırpaniydi. Yüzü soğuktan mora kesmişti. Druga’ydı bu.

Adam Druga’yı içeri taşıyıp, divanın üzerine yatırdı ve hemen ardiyeye koşup bir leğen aldı. Gecenin ayazında leğeni karla doldurdu ve Druga’yı karla yuğmaya başladı. Üzerine iki kat yorgan örttü, sıkıca sardı. Sonra da sobanın başına bir sandalye çekip sönmüş piposuna har verdi.

-o-

Peki Durga’ya böyle soğuktan donarak, Adam’ın kapısının önüne yığılarak yollara düşmeyi göze aldıran şey neydi ki? O’ydu buna sebep. O. Ama O’na ve üzerine bindiği aracıya daha çok var. Şu anda Druga gözlerini açıyor.

Gözlerini açar açmaz da ilk işi yorganı üzerinden atmak oldu. Bir hışımla ayağa fırladı ve karşı duvara doğru seğirtti. Yorgundu, tökezledi ve düşeyazdı. Adam koştu yardım etmek istercesine. Druga’nın koluna girdi fakat Druga Adam’ın yardıma uzanan kolunu asabi bir hareketle itti.

Asabi dedim ya bakmayın böyle dediğime. Asabiyet barınamazdı Druga’da, daha da ötesi asabi olamazdı bir şaman. Çünkü asabiyet benliğinizi bağladığınız bir merkez kazıktan yükselir. Yoktur oysa bir şamanın benliği falan. Yıldızlar arasında kaybolmuş bir divanedir şaman.

Ayağa kalkınca doğruca karşı duvara gitti, küçük küçük fotoğraflarla kaplı karşı duvara. Hiç olmamış bir geçmişten artakalan, ufak, çerçeveli fotoğraflar. Druga tutup tutup bu fotağrafları arkasına doğru fırlatmaya başladı. Adam, geçmişine karşı yapılan bu saygısızlıktan dolayı dehşete düşmüştü, hem de acıyıp evini açtığı bir yorgun yolcunun yapıyordu bu saygısızlığı. Druga’ya doğru bir hışım atıldı. Fakat Druga kolay savuşturdu onu ve fotoğrafları bir bir atmaya devam etti. Çok zaman alıyordu böyle ve zaman daralıyordu, biliyordu Druga bunu. O yüzden de elinin büyük bri hareketiyle duvarı süpürerek bir sürü fotoğraf çerçevesini aynı anda yere dökmeyi başardı, fakat çerçevelerin çivileri elini parçalamıştı. Kanayan ellerle tek tek fotoğrafları atmaya devam etti, cam şangırtıları odayı doldurmuştu.

Adam çaresiz bir hamle daha yaptı Druga’nın sırtına doğru fakat onu savuşturmak için Druga’nın savurduğu dirseği böğrüne geldi ve iki büklüm yere kapaklandı. Üzerine eski dostlarının fotoğrafları yağıyordu. İki büklüm durduğu yerden, nefesi kesilmiş bir hâlde Druga’yı izliyor, bu olan bitene bir anlam vermeye çalışıyordu ki kapı yerinden sökülecekmiş gibi bir darbe aldı. Güm!

Duvar fotoğraflardan büyük oranda temizlenmişti. Sağa sola koşturup, kalan son bir iki çerçeveyi de aceleyle fırlatıp attı Druga. Kulübenin kapısı yeri göğü inleten bir sertlikte iki darbe daha aldı. Güm! Güm! Druga’nın elleri titriyordu.

İlk denemesinde, heybesinden çıkardığı tebeşir titrek ellerinden kayıp yere düştü. Kapı vuruluyordu. Güm! Güm! Eğilmekle uğraşmadı, elini heybesine bir daha sokarak bir tebeşir daha çıkardı ve duvarda açılmış olan boşluğa bir adam boyundan biraz yukarıda, yere yatay, bir küsur metrelik bir çizgi çekti. Güm! Güm! Güm! Güm! Kapının menteşelerinden sökülmesine ramak kalmıştı.

Druga çizdiği çizginin iki ucundan yere dikey inen birer çizgi daha çizdi. O anda da beyaz tebeşir izleri, sanki fosforlu boyayla çizilmişler gibi parıl parıl parlamaya başladı, Druga işini bitirmişti, güm, kapı sarsılıyordu, hızla Adam’ın yanına koştu, kollarının altına girdi ve onunla gelmemekte direnen sersemlemiş Adam’ı arka odaya doğru sürüklemeye başladı. Güm! Güm! Güm!

Tebeşirin beyazından fosforlu parlak bir maviye dönmüş izler bir kapıyı andırıyordu.

-o-

Daha kendilerini arka odaya tam atamamışlardı ki kapı parçalanarak açıldı, sadece menteşelerin tuttuğu kısımlar yekpare kalabilmişti, onlar da üst menteşe yerinden çıktığı için verevli duruyordu. Gecenin bu yarısında iyice azmış olan tipi büyük bir uğultuyla odaya dolmuştu.

Odaya dolan sadece bu değildi, arka odada Druga Adam’ın üzerine kapanmıştı, ikisi de yere diz çökmüştü ve Druga’nın altındaki Adam, arka odanın kapısız girişine doğru baktığında, iç odada bir ışığın dolaştığını görebiliyordu. Bir vınlama duyuluyordu. Kısa hareketlerle uzamın içinde dolaşan sinirli bir vınlama.

Adam Druga’nın altından kurtulup içeri bakmak istedi fakat Druga bütün ağırlığını Adam’ın üzerine bastırarak, hareket etmesini engelledi.

Vınlama ne yapacağını bilmiyormuş gibi dolaşıyordu odanın içinde. Sonra aniden hızlandı ve bir yere çarptı. Kulübe temellerine kadar sarsıldı, tavandan tozlar döküldü. Bu ani hamleden sonra vınlama tekrar sabitlenmişti. Adamın içine bir merak düşmüştü, ne olup bittiğini anlamak için kafasını çevirip Druga’yı görmeye çalıştı, gözlerinde soru işaretleri dolanıyordu. Ne var ki Druga’yla göz göze gelemedi. İçeride neler olup bittiğini görmek isteğiyle için için yanıyordu.

Tam kafasını uzatacakken vınlama bir hamle daha yaptı, bu sefer daha güçlüydü. Karşı duvara çarpıyor gibiydi. Bir zamanlar dostlarının fotoğraflarıyla bezediği duvara. Vınlamanın bu darbesiyle tavandan bir kadron kopmuş ve Druga’yla Adam’ın yanına düşmüştü büyük bir gürültüyle.

Vınlama bir hamle daha yaptı (muhtemelen) duvara ve bundan sonra da gemi azıya aldı. Duvara çarpıp, çarpmanın şiddetiyle sekiyor ve rastgele bir yere çarpıyordu, tavana, masaya, divana… İçeriden şangırtılar geliyordu, takırtılar, gümbürtüler.

Vınlama duvara çarptıktan sonra önce tavana çarpmış, oradan sekip yere, yine tavana ve sobaya, Soba kendine has bir patırtıyla patlamış, ta arka odaya kadar közler saçılmıştı. Yere çarptığında ise Druga’nın yığdığı fotoğraflar parçalanarak havalanmış ve bütün yüzeylere cam kırıkları saplanmıştı. Adam yere yayılan közlerin yangın çıkaracağına emindi, canı gibi bildiği, tek varlığı kulübesini korumak istiyordu, içeriyi görmek için bri hamle daha yaptı. Druga tekrar bütün ağırlığını vererek durdurdu onu.

Vınlama delice bir hâl almıştı, doppler efektiyle hızlanıyor, duvarları ve uzamın içinde bulabildiği her şeyi dövüyordu. Fosforlu mavi bir ışık doldurmuştu içeriyi, bu arka odadan da belli oluyordu. Bir de duman. Adam dumanı yere düşen közlerin yangın çıkartmasına bağladı önce fakat bir kokusu yoktu ve yangın dumanından çok bir sabah ormanı basan bir sis gibiydi. Vınlama bütün yüzeylere çarpıyor, tavandan toz ve talaş, yer yer de ufak tahta parçaları dökülüyordu.

Yerdeki köz parçalarına çarptıkça, köz parçaları havai fişekler gibi patlayarak yalım yalım saçılıyordu dört bir yana. Adam onu boyunduruğuna almış Druga’dan kurtulamayacağını biliyordu, biliyordu ya aklına başka bir çözüm gelmişti. Druga’yı yukarı doğru zorlamadan ve tutuşunun arasından yılan gibi sıyrılarak öne doğru kollarını açıp daldı. Sadece kafası arka odanın girişinin hizasına gelebilmişti fakat bu içeriyi görebilmesi için yeterliydi. Druga adamın ayaklarına yapışıp geri çekti hemen ve yüzüstü yatan adamın üzerine kapaklandı tekrar. Allak bullak olmuştu adam.

-o-

İçeride ne görmüştü? Gördüğü manzara pek öyle tarife sığar gibi değil ama deneyelim.

Bir kere hayatının yıkımını görmüştü. Bir zamanlar biricik sığınağı olmuş, anılarını, yaşantılarını biriktirdiği kulübesi tanınmayacak hâldeydi. Bütün ıvır zıvırı, fotoğrafları, kitapları, halıları, tütün kabı, sallanan sandalyesi, sobası, divanı, bilumum örtüleri, masası, diviti ve hokkası, piposu ve dahi bütün varlığı lime lime olmuş, ufak parçalara ayrılmış ve birbirlerine karışarak odanın dört bir yanına savrulmuştu. Kimileri yerdeki közlere denk gelmiş ve ufak ufak yanmaya başlamıştı. Soba beş-altı büyük parçaya ayrılmış ve bu parçalar odanın sağına soluna dağılmıştı. Sobanın bacasının iki parçası ayakta kalmış, tavandan sarkıyorlardı, odanın bir zamanlar var olan bütünlüğünü savururcasına.

Yerdeki közler zemini yemeye başlamış ve ufak ufak dumanlar odanın her yanında tütüyordu. Duvarların üçü çarpmaların şiddetiyle delik deşik olmuştu. Aynı deliklerden tavanda da vardı. Bu tavandaki deliklerden ve kırık kapıdan içeri, sert tipiyle beraber karlar giriyordu büyük bir hızla ve bütün bu manzaranın üzerini kaplıyor, belli belirsiz görünür hâle getirerek filtresinden geçiriyordu.

Fakat Adam’ı allak bullak eden bütün bunlar değildi. O’ydu. Evet, belki bunlar da Adam için bir yıkımdı fakat O? O tasvire sığmaz tuhaflık?

O vınlamanın kaynağıydı. Vınlayan ve odanın içinde bir o yana bir bu yana çarpan şeydi O.

Ateş gibi yanıyordu kaynağı bilinmez bir öfkeyle ve her çarpışında duvara sekip adamın hayatından arta kalan paçavralara çarpıp, onları havalandırıyor, eski yerlerinden bambaşka bri yere savuruyordu.

Druga’nın duvara çizdiği kapı soyutlamasının tebeşir izleri hâlâ fosforlu mavi parlıyordu. Fakat bir değişiklik olmuştu bunda, tebeşirden çizilmiş bu kapı soyutlaması, sanki gerçek bir kapıymış gibi arkaya doğru açılmıştı. Oluşan boşluktan, sisle beraber çok güçlü bir ışık sızıyordu içeri yine fosforlu mavi.

Derken O bu tebeşirden kapıya bir kere daha çarptı, bütün kulübeyi inleterek. Tebeşirden kapı biraz daha açıldı. İçeri daha fazla ışık sızdı. Tipinin getirdiği karlar bu mavi ışıkta bildiğimiz dünyadan bir şeye benzemiyordu, nebulalarla kıyaslanılabilirlerdi belki.

O tebeşirden kapıya çarptı ve geri sekip sobanın bir parçasını daha ikiye böldü. Görünmez bir toptu O. Nasıl görebiliyordu Adam peki onu? Arkasındaki uzamı büküyordu bu top. Ve öfkesi… O için için yanan öfkesi… Her ne kadar görünmese de ateşler sarmış gibiydi O’nu.

Druga ayaklarına yapışıp da onu tekrardan içeri çektiğinde Adam’ın gözleri kanıyordu.

-o-

Şimdi burada biraz durup, O’nun ne olduğu hakkında konuşmak istiyorum. Kayıtlarımızda birkaç yerde geçiyor O. Raflardaki hikâye kürelerinin bazılarında görüyorum onu. Mesela şurada bir çocuk, havaleli rüyasında görüyor O’nu, bir şaman oyununun aracısı olarak. Şurada ise bir ormanda bir heyulanın etrafında toplanmış beş şaman oynuyorlar onunla. Sadece şaman işi mi bu görünmez top emin değilim. Hafızam beni yanıltmıyor ise başka yerlerde de görmüş olacağım. Nerelerde, şu anda kesin olarak söyleyemem fakat artık kurumumuzdan, kurumumuzun kuruluşundan ve dünyamızdan biraz daha bahsetmek zorundayım.

Kurumumuzu ve eğer kültürden doğan her şeyi dünyamız olarak addedebilirsek, dünyamızı oluşturan şey hikâyelerdir. Bugünkü toplumumuzun ilk öncülerinin Hikâye Avcıları olduğunu söylesek yanlış olmaz herhâlde. Hikâye Avcıları, Anlatının Kesinleşmesinden Önce 10. yüzyılda bütün dünyamızı gezip hikâyeler toplarmış. Köylere varıncaya kadar gezdikleri bu topraklarda, heybelerinde hikâye biriktirir ve bu birikenleri gittikleri yeni yerlerde paylaşmakta da çok cömert davranırlarmış. Ayakları sürekli yolda meczuplarmış onlar.

Hikâye Avcıları’nın bu maceraları birkaç şeye yaramış. Bunların en önemlisi de hikâyeye düşkün ama daha önemlisi, hikâyelere aşina, hikâyenin ne anlattığını bilen bir kuşağın yetişmesi olmuş. Bu kuşaktan yeni hikâyeciler çıkmış tabii ki çıkmasına ama, geçmişin bu çocukları sadece hikâyeci de olmamışlar, filozoflar çıkmış aralarından, devletin yöneticileri, bilim insanları vesaire. Küçük esnafına varıncaya dek toplumu birleştiren bir şey olmuş bu hikâyeler.

Filozoflar hikâyelerin gerçekliğini düşünürken bilim insanları da akıllarında bu hikâyelerle çalışma yürütmüşler. İşte bu bin yılda kristalize olmuş anlatının ne olduğu, dramatik yapıdaki çatışmanın evrensel hangi olgulara işaret ettiği, karakterlerin toplumda kimlere karşılık geldiği ve daha da önemlisi bu çatışmanın nasıl çözülebileceği.

Ki buna Anlatının Kesinleşmesi diyoruz ve toplumumuzun oluşmasının en önemli kaydı olarak tarihimizi bu iki zaman arasında bölüyoruz. 0 yılında yani Anlatının Kesinleşmesi yılında, tarihimizin şanlı kurucusu Morgot Fedrot, evren yaratmaya dayanan birtakım derin fizik teorileri ve genetik bilimini kullanarak hikâyelerin tüm gerçekliğine bir küre içinde can vermeyi buldu.

Küreler kapalı evrenlerdir ve dışarıdan bakan eğitimli bir göze -ki bu ben oluyorum- hikâyenin bütün sırlarını açık edebilirler. Küredeki karakterler canlıdırlar fakat kapalı devre ve döngüsel bir uzay-zamanın içinde yaşarlar. Bu kulağa çok acımasız gibi gelebilir fakat bu noktada yeterli yapabilme becerisine kavuşan her yetkin canlının yarattıklarının anlayamayacağı sebepleri oluşuyla savunabilirim kültürümü. Ayrıca, hepimiz kapalı devre uzay-zaman içinde yaşıyor değil miyiz ki? Bunun boyutunun şu kadar veya bu kadar olması ne fark eder?

Bu kapalı evrenleri yani küreleri oluşturup da paralel evrenlerdekiler dâhil bütün toplanmış hikâyeleri birer küreyle temsil edince o zamana kadar dikkatimizi çekmeyen bazı şeyler doğal olarak dikkatimizi çekmeye başladı. Bunlardan biri de bir görünmez top yani O’ydu.

Aslında O’nu O yapan bileşikliği. Yani görünmez top başka bir şey O başka bir şey. Şöyle ki. Görünmez top bildiğimiz kadarıyla evrenin temel öğelerinden biri. İzini evrenin oluşması esnasında yaşanan üç patlamadan ikincisine kadar sürebiliyoruz. Bu görünmez topun en büyük özelliği, bulunduğu yer ve zamandaki toplumun duygulanımlarından yayılan titreşimlerin onun üzerinde birikmesi. Bir nevi ruh hâli mıknatısı da denebilir ona.

Bu hikâyede onun üzerine binen titreşimlerdir O’nu O yapan. Bu denli öfkeli ve çıkacak delik bulamayacak denli sıkışmış bu şey ne olabilir ki? Bunu araştırmaya devam ediyoruz.

Bir diğer önemli nokta da bu hikâye bitip de bu şey buradan çıkınca nerelerden geçiyor ve başına tam olarak ne geliyor? Bunlara da henüz tam olarak bir cevabımız yok. Zaten kurumumuz bu soruların cevabının verilmesi için var.

-o-

İki gözünden iki sıra kan süzülen Adam bir daha içeri bakmaya niyetlenmedi. Ağzının payını almıştı o.

Görünmez, kızgın top odanın içinde sağa sola çarptı bir süre daha. Karşıdaki duvara, tebeşirden kapıya her çarptığında tebeşirden kapı biraz daha açılıyordu arkaya doğru ve arka odada Druga ile Adam’ın üzerine vuran fosforlu mavi ışık giderek daha parlak ışıldıyor, sis daha belirgin oluyordu.

Tebeşir kapı daha fazla dayanamadı ve gerisin geriye pat diye devrildi. Yukarıdaki dağlardan bir başka güzel görünüyordu kulübenin bu hâli, duvarlarında açılan bütün deliklerden ve pencerelerden masmavi bir ışık sızıyordu dışarı doğru, sis altındaydı kulübe. Fakat O’nun açılan bu geçitten geçebilecek kadar kendine hakimiyeti yoktu. Sağa sola ilk ivmesinin etkisiyle çarpıyor, bu çarpmalar bazen tebeşir kapıya dek geliyordu zaten. Şu anda, arkasından gelen mavi ışıkla odayı yıkayan geçit açılmıştı açılmasına ama O bir türlü geçidi tutturamıyor, odadaki paramparça olmuş nesneleri birbirine katarak dolaşmaya devam ediyordu. Çıkışı aniden oldu.

Tam ortasından tutturmuştu geçidi. O çıkar çıkmaz geçidin ışığı söndü ve geçit kapandı. Sonra da tebeşirle çizilmiş kapının olduğu ve bir zamanlar adamın anılarını taşıyan duvar olduğu gibi gerisin geriye devrildi büyük bir gürültüyle.

Geriye paramparça bir hayat, içeri dolan tipi, ufak ufak yanmaya başlamış zemin ve üzerindeki paçavralar kalmıştı.

Ortalık durulunca Druga hiç vakit kaybetmeden ayağa kalktı ve artık paramparça hâlde olan kulübenin kapısına yöneldi, ortaya çıkan büyük mezbeleliğe ve yekpare geri devrilmiş duvara hiç bakmadan. Adam da peşinden koştu ve omzundan yakaladı Druga’yı kapının eşiğinde. Canhıraş bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Dilsizdi. Ağzından boğuk cümleler dışında bir şey çıkmıyordu. Fakat ne dediğini kestirmek çok güç olmasa gerek. Ne yaşadığını soruyordu Druga’ya. Druga omzunu silkip Adam’ın elinden kurtuldu ve gecenin bir köründe ay ışığında parıl parıl parlayan tipiye çıktı. Adam onu hikâye geri sarılana kadar bir daha göremeyecek ve görse de zaten hikâye şimdi olduğu haliyle tekrar yaşanacağından sorularına cevap alamayacaktı.

Druga gidince Adam etrafına bakındı çaresizce, ortalığı temizlemeye başlaması gerekiyordu, o da ilk iş olarak yangınları söndürmeye koyuldu. Derler ki bu hikâyenin temsil ettiği dünyada ilk kurulan teşkilat itfaiye teşkilatıymış ve kuruluşu da bu olaya dayanmaktaymış.

-o-

Nedir peki bu kıssanın hissesi? Bunu anlatabilmek için size bütün anlatı bilimimizden bahsetmem gerekir. Ne var ki gördüğünüz gibi hikâyenin sonuna geldik ve bu kadar bol yerimiz yok. Öyleyse şöyle diyelim: Uyanın uyandırılmadan önce.

Etiketler: ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...




Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et