The Devil's Hour

The Devil’s Hour: İnsan Kaç Kere Ölür?

“İnsan bir kere ölür” şiirinde, her gün ölmeye isyan eder Ümit Yaşar: “Bu son ölümüm olsun diyorum / Bir daha öldürmeyin beni!”  Tam da kahramanımız Gideon Shepherd’ın duygularına tercüman oluyor bu dizeler.

Peter Capaldi’nin zamanla bir zoru var. Ya da zamanın Peter Capaldi’yle bir zoru var. Zaman Lordumuz, “Doktorluktan emekli olunmaz” tezini haklı çıkarırcasına zamanda yolculuğa devam ediyor. Ancak bu kez Tardis yok, yol arkadaşları gönülsüz ve kontrol tamamen onda değil. Yani artık dünyayı zor yoldan kurtarmak zorunda. Tom Moran tarafından yazılan, yapımcılığını Moran, Steven Moffat ve Sue Vertue’nun üstlendiği The Devil’s Hour’un 6 bölümden oluşan ilk sezonu 28 Ekim 2022’de izleyiciyle buluştu. 5 bölümlük 2. sezonu ise 18 Ekim 2024’te gösterime girdi.

Dizinin, çekimlerinin tamamlandığı belirtilen yine 5 bölümlük 3. sezonunun da 2026 sonbaharında yayımlanacağı düşünülüyor. Başrollerini Peter Capaldi, Jessica Raine, Nikesh Patel, Alex Ferns, Barbara Marten ve Benjamin Chivers’in paylaştığı dizinin 10 bölümünün yönetmeni Johnny Allan iken, Isabelle Sieb ve Shaun James Grant de ikişer bölüm yönetmiş. Dizinin oldukça başarılı müzikleri ise The Newton Brothers’a ait. Yapımın sinematografisinin de son derece güzel olduğunu baştan belirtmekte fayda var.

The Devil’s Hour, gerilimi seyircinin iliklerine kadar hissettiren, gizemi azar azar kaldırırken merakı hep diri tutan, tam bir açığını yakaladığınızı sanırken dönüp “Haha, kandırdım!” dercesine onun mantıklı açıklamasını yapıp olay örgüsüne başarıyla bağlayan bir kurguya sahip. Sis perdesi öyle adım adım ve doğru hamlelerle aralanıyor ki başlarda bunun fantastik, hatta korku türünde bir dizi olduğunu sanıyoruz.  Öyle ya, her gece saat tam 3:33’te, yani “Şeytanın Saati”nde kan ter içinde uyanan bir kadın, sanki her an “Ölü insanlar görüyorum!” diyecek gibi duran tuhaf bir çocuk, bir sorgu odasında sırtı dönük vaziyette hem etkileyici hem de ürkütücü konuşan bir mahkûm ve yüzü gözü dayaktan Çarşamba pazarına dönmüş bir polis var! Ama güzel şeyler zaman ve sabır ister. Dizi de insanı içine çeken, merakla bir adım sonrasını bekleten seyriyle bunun meyvesini lâyıkıyla veriyor.

Dizinin konusunu karakterler üzerinden anlatmak gerek. Lucy Chambers (Jessica Raine) az önce bahsettiğimiz gibi her gece aynı saatte, “şeytanın saatinde” korkulu rüyalarla uyanan bir sosyal hizmetler görevlisi. Bekar bir anne olan Lucy, sekiz yaşındaki oğlu Isaac ile birlikte yaşıyor. Isaac (Benjamin Chivers) normal çocuklardan farklı. Doğduğunda bile ağlamamış; ağlamak, gülmek gibi duygusal tepkileri yok. İçine kapanık, okulda yaşıtlarıyla arkadaşlık kuramayan, bilakis bu özel durumu yüzünden zorbalığa uğrayan bir çocuk. Lucy’nin annesi Sylvia (Barbara Marten) ise şizofren. Bazen Lucy’yi bile hatırlamıyor, orada olmayan insanlarla konuşuyor, orada olmayan kuşları izliyor. Kendisi için bile “burada olmamalıyım” diyor Sylvia. Mesela kapalı televizyona bakarken ekrana doğru bir soru cevaplarcasına bağırıyor. Bakıcısı televizyonu açtığında bir bilgi yarışmasının yayımlandığını ve Sylvia’nın o an sorulan sorunun doğru cevabını verdiğini hayretle görüyor. Sylvia’nın gördüğü kuşları onun dışında gören tek kişi torunu Isaac, birlikte izliyorlar. Ama psikologlar Isaac’in durumunun kalıtsal olmadığını düşünüyor.

Beri tarafta ise iki dedektifle tanışıyoruz. Biri orta yaşlı, görmüş geçirmiş, babacan ve harbi polis Nick Holness (Alex Ferns), diğeri de genç, zeki ama sanki tabiat olarak polisliğe çok elverişli gibi görünmeyen Ravi Dhillon (Nikesh Patel). Öyle ki olay yerine midesi ağzında girip onca kontrol çabasına, kendini şartlandırmasına rağmen ağzındaki midesini çıkışta boşaltan hassas bir polis Ravi. Ama dikkatli, olayları çözmede iyi, çözülemeyen dosyalara takıntılı. Sürdükleri bir iz sonucunda, şüpheli bir şahsın Lucy Chambers’ı aradığını öğreniyorlar. Lucy bir anda tehlikenin ve anlaşılamayacak giriftlikte olayların ortasında kalıyor.

Peki Peter Capaldi nerede devreye giriyor? O aslında hep orada. Hep var, yeniden ve yeniden aynı hayatı yaşayıp, sürekli öğrenip, sürekli yeni ilmekler ekleyip devasa bir ağ örüyor. Çünkü kendi ifadesiyle: “Varoluş döngüseldir. Tekerrür eder.” (Burada, ağzımıza bir parmak bal çalıp giden 2014 yapımı mini dizi Forever’ı da hatırlayalım.) 

“Baştan başladığımda sahip olduğum tek şey anılarım. Bu yüzden kendimi ayrıntılarla kuşatıyorum. Dünyanın kötülüklerini bir şarkının sözleri gibi ezberliyorum. O defteri satın alınca hatırlamam gereken her şeyle dolduruyorum. Ve yeni bilgiler keşfettikçe oraya ekliyorum.”

Capaldi’nin hayat verdiği bu kilit karakter Gideon Shepherd. Gideon’ın “büyük savaşçı”, Shepherd’ın ise “çoban” demek olduğunu düşünürsek, karakterin önemi ve hikâyedeki rolü ortada. Bu noktada ne desek sürpriz bozacağından, sadece kendi hayat çizgisinde mahsur kalmış, zamanı tekrar tekrar kendi kimliğinde yaşayan, öldükçe baştan başlamak, daha iyisini yapmak zorunda kalan bir kahramanımız olduğunu söyleyelim. Gideon çok ağır bir yükün altında, dünyayı sırtlanmış Atlas gibi. Onun deyişiyle: “Sürdüğümüz hayatlar, kardaki izler gibi. Ve onları tekrar yaşadığımızda daha önce bıraktığımız izlerde yürüyoruz. Ama yolun değişirse iz falan olmaz. Yaşamak da yeni yağmış karda yürümeye benzer.” Gideon kendi kılavuzu kendi olmak zorunda, kendi haritasını çizmesi, kendi yol işaretlerini koyması gerek. Ve bir şekilde yolları dedektiflerimiz ve Lucy ile kesişiyor.

Sonrasında ise hiçbir şey artık eskisi gibi olmuyor. Hem ortada çözülmesi gereken düğümler, engellenmesi gereken kötülükler, çevrilmesi gereken madalyonlar var hem de bütün bunlara inanmanın zorluğu. Kendisine psikopat bir suçlu muamelesi yapan otoriteye ve topluma karşı iyi niyetlerini nasıl savunabilir Gideon? Lucy ona, “İnsanları kurtardığını mı sanıyorsun?” diye sorduğunda, “Kurtardığımı biliyorum,” diyor, “ve her yeni hayatımda acı çekmenin doğası hakkında şeyler öğreniyorum.” Ama Gideon takdire şayan bir azme ve dayanıklılığa haiz. Her şeyden önce aklı bu sonsuz savaş döngüsü karşısında tüm gücüyle direniyor. Çünkü en geçerli motivasyona sahip.

“Hiç bitmiyor. Bu sonsuz tekrar, onca ölüm, onca acı… Ne yaparsam yapayım geri geliyor. Ama bir kişiyi içinden değiştirebilirsem, bir şalteri attırırsam umut var demektir.”

“Her düğüm, bir ömrün sonu ve bir sonrakinin başlangıcı. Eskiden düz bir çizgi olduğunu sanırdım. Yaşarsın, ölürsün. Böyle deneyimliyorum. Ama resmin tamamını görmüyordum. Yeni bir döngüye başladığımızda ne olur? Olan tam da bu, bir döngü. Yeni bir hayat ama aynı eğri boyunca ilerliyor. Önceki hayatlarımı hatırlıyorum. Onlar benim geçmişimde ama aynı zamanda şimdiki anımda da oluyorlar. Eşzamanlı. Paralel. Ve bunlar o kadar sıkı sarılmışlar ki neredeyse birbirlerine dokunuyorlar. Bu yüzden dünyanın eski halinden görüntüler alıyoruz.”

Dizi ilk sezonunda bir katmanı yavaş yavaş açıp bizi hayrete düşürürken, ikinci sezonda zamana karşı bir savaş izletiyor. Kahramanlar kendi sancılı dönüşümlerini gerçekleştirirken birbirlerinden, gerçek sandıkları şeylerden, gerçek olduğuna birbirlerini ikna etmeye çalıştıkları şeylerden ve nihayet kendilerinden şüphe ediyor.

 “Ayracı olmayan bir kitaba geri dönmek gibi. Nerede kaldığını hatırlamıyorsun ve yavaş yavaş bu bölümleri okumuş olduğunu fark ediyorsun.”

The Devil’s Hour, “Senaryo nasıl yazılır?” sorusunun cevabını veriyor âdeta. Oyunculuklara ise zaten denecek söz yok. Peter Capaldi, başlarda arkası dönük oynadığı sahnelerde, sadece ensesiyle bile mükemmel oyunculuğunun zekâtını veriyor gibi. İlerleyen bölümlerde ise kurgunun gidişatıyla birlikte performansı doruğa ulaşıyor ve gösteriyi tamamen ele geçiriyor. Karakterine; bir tiyatro sahnesindeymişçesine hayat verip izleyiciye kanlı canlı ulaştırıyor. Jessica Raine de yine bazen tiyatral, hoş bir abartıya kaçan oyunculuğuyla göz dolduruyor. Başlangıçta yalnızca, -bir polisin muzdarip olabileceği en talihsiz zaafla- kan tuttuğu için her an kusacak gibi duran Nikesh Patel’in bile rolü derinleştikçe karakteriyle birlikte performansı da gelişiyor, oyuncu bu profesyonel takımda üstüne düşeni başarıyla yerine getiriyor.

Barbara Marten ve Alex Ferns gibi oyuncular zaten ustalığını konuştururken, asıl dikkat çekip parmak ısırtan çocuk oyuncu Benjamin Chivers oluyor. Öyle ki gerçekten korkutuyor bizi, bir yandan onunla bir bağ kuruyor, onun için üzülüyor, ona sempati besliyoruz; öte yandan ondaki tekinsizlik, soru işaretleriyle dolu varlığı tüylerimizi ürpertiyor. Sadece bu dizide sergilediği performansa bakarak oyuncunun geleceğinin çok parlak olacağını öngörmek abartmak olmaz.

“Başı yok, sonu yok. Hayat tekrar tekrar başa dönen çizik bir plak gibi. Ama şarkıyı daha önce duyduğunu hatırlamıyorsun. Dansa devam ediyorsun. Şarkıyı söyleyerek. Habersizce. Ben şarkıyı hatırlıyorum. Ve iğneyi oynatabiliyorum.”

Dizinin insanda bıraktığı tüm hissiyat bir yana, Peter Capaldi gibi dâhil olduğu her projeyi ışıklandıran bir yıldıza bir kez daha saygı sunmamızı sağlıyor. Özellikle çocukluğundan beri sevdiği, rolüne seçildiğinde büyük mutluluk duyduğu Doctor Who’da, kendi dönemi için yazılan zayıf senaryolar düşünülürse, bu yeteneği hakkıyla kullanamamanın dizi için ne derece ziyan olduğu daha iyi anlaşılır. Velhasıl, Peter Capaldi gibi, bir Britanya yapımı daha kendisinden bekleneni fazlasıyla yapıp izleyiciyi hayal kırıklığına uğratmıyor. Gideon Shepherd kaç kere yaşadı, kaç kere öldü bilinmez. Ama The Devil’s Hour, kaç kere yaşarsanız yaşayın, ölmeden önce her hayatınızda izlemeye değer bir eser olarak televizyon tarihinde yerini alıyor.

Bize de başladığımız gibi Ümit Yaşar’la bitirmek kalıyor:

“İnsan bir kere ölür

Her gün ölen umutlarımızdır içimizdeki”

Umutların daha fazla ölmediği yıllara…

Münevver Uzun

Onu siz delirttiniz!

İlginizi Çekebilir

bilimkurgu ve korku

Bilimkurgu ve Korku: Madalyonun İki Yüzü

“Uzayda çığlığınızı kimse duyamaz!” Ridley Scott imzalı Alien filminin bu meşhur sloganı, bilimkurgu ile korku …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir