Star Wars evreninin yeni üçlemesi, The Rise of Skywalker filmiyle kapanış yapıyor. Üçlemenin ilk filmi The Force Awakens, âdeta A New Hope‘un yeniden çevrimi gibi duran öykü matematiği ile tanıdık bir atmosfer yaratarak güvenli alandan çıkmıyordu. İzleyicilere, ”Bu yeni seride de sevdiğiniz şeyler var, bakın,” mesajı veriliyordu. İkinci film The Last Jedi‘da ise işin rengi değişiyordu. İkinci filmde yönetmenliği J. J. Abrams‘tan devralan Rian Johnson, önceki filmin aksine eski mitleri tamamen yıkıp yenisini inşa etmek isteyen bir anlatıyla büyük tartışmalar yarattı. Serinin en çok eleştirilen yapımı oldu. Bunun üzerine J. J. Abrams, âdeta telaşla seriyi yeniden devraldı ve son film olan The Rise of Skywalker için kolları sıvadı. Ne var ki, işi görüldüğü kadar kolay değildi. Bir yandan eski miti yeniden toparlaması, diğer yandan da üçlemenin yenilikçi ruhunu koruması ve bunu yaparken de eski hayranları küstürmemesi gerekiyordu.
Ona, ‘Yapamazsın!” dediler… O da yapamadı…
Film aslında daha vizyona girmeden önce kaybetmişti. Çünkü çıkış nedeni yaratıcı bir ihtiyaçtan değil, politik ve ticari zorunluluklardan doğmuştu. Gösterime girdiğinde birçok kişi, filmi yalnızca bir devam halkası olarak değil, bir özür mektubu şeklinde değerlendirdi. Özrü kimeydi peki? Serinin önceki filmlerine, yönetmenlerine, hayranlarına? Belki de hepsine… ama en çok da Star Wars efsanesine.

2017 tarihli The Last Jedi, serinin mitolojik temellerini yerinden oynattığında tepki büyüktü. Luke Skywalker’ın kutsallığına dokunulmuş, Jedi düzeninin ahlaki üstünlüğü sorgulanmış, Güç’ün soyluluğu ve soyculuğu değil, erişilebilirliği öne çıkarılmıştı. Evet, Güç seçilmiş bir grup insanda değil herkesteydi. Yalnızca kullanmayı öğrenmek gerekiyordu. Tıpkı yüzmek ya da bisiklete binmek gibi herkesin yapabileceği ama kullanmanın öğrenilmesi gereken bir şeydi. Rian Johnson’ın anlatısı, “eski olanı yık ve enkazı üzerine yeni bir bina dik” düsturuna dayanıyordu. The Rise of Skywalker ise bu enkazın panikle yeniden inşa edilmiş hâli gibiydi. Abrams’ın yönetmenliği devraldığındaki ilk refleksi, bozulan mitolojiyi acilen onarmak oldu. Bu telaş, daha filmin adında bile kendini ele veriyordu. Bir önceki filmin adı The Last Jedi yani ‘Son Jedi‘ iken, bu filmin adıysa The Rise of Skywalker yani ‘Skywalker’ın Yükselişi‘ olarak belirlenmişti. Film, zaten adıyla bize yeniden yükseltilmesi gereken bir kutsal var demek istiyordu. Ancak bu yükseliş, başarısız bir roket deneyi gibi yere çarpmakla son buldu.
Abrams’ın filme de sirayet eden en büyük açmazı, iki zıt beklentiyi aynı anda karşılamaya çalışması. Hem klasik Star Wars hayranlarına göz kırpıyor hem de çağın değişen duyarlılıklarını hesaba katmak ve yenilikçi hayranları elde tutmak istiyor. Geçmişi ve motivasyonları hakkında hiçbir şey öğrenemediğimiz Snoke’un ardından evrene yeniden dâhil olan Palpatine‘i koymak, önceki filmin “artık yeni bir kötümüz var ve üstelik kötülüğünün kaynağı belirli bir motivasyona dayanmıyor” yaklaşımını çöpe atıyor. Snoke, belki de yalnızca kişisel hırsları dolayısıyla First Order‘ı kurmuştu. Ancak film bizi yine Palpatine’in komplolarıyla baş başa bırakıyor. Rey’in önemsiz bir aileden geldiğini söyleyen The Last Jedi’ın aksine, onu Palpatine’in torunu yaparak tekrar soylu bir kan mitine dönmek de yine aynı çelişkinin uzantısı. Bu noktada film, yalnızca önceki filme değil kendine de ihanet ediyor. Bir yandan ‘herkes kahraman olabilir‘ mesajını vermeye çalışıyor, diğer yandan da soylu kan ve kaderinde evreni kurtarmak olan seçilmiş kişi anlatısını hortlatıyor.

Önceki filmde ne iyi ne de kötü olan, kendi doğruları yönünde hareket eden Kylo Ren‘i de tıpkı dedesi Darth Vader gibi son saniyede iyi adam yapıp kahramanca öldürerek hem Return of the Jedi filminin sonuna göndermede bulunmaya çalışıyor hem de Jedi’ların ‘güce denge getirme‘ amacını Rey’de ete kemiğe büründürüp yenilikçi ve hatta politik doğrucu mesaj vermeye girişiyor. Güce denge getirmek, Jedi’lar tarafından hep karanlık tarafı ortadan kaldırmak olarak görülmüştür. Oysa adı üstünde denge getirmek her iki tarafı da eşitlemek olmalı. Kylo Ren bunu fark ediyor ve kendi yolunu ona göre çiziyor. Onun gözünde Jedi’lar kibirlerinden kör olmuş, Sith’ler ise yozlaşmış durumda. Güce dengenin gelmesi için her iki tarafın da ortadan kalkması lazım. Ancak The Rise of Skywalker, son saniyede yine aydınlık tarafı Rey ile yükseltme yoluna gidiyor.
Sonuç? Ne eski mitolojik yapıya tam olarak dönülebiliyor ne de yeni bir anlatı yaratılabiliyor. Film, bir köprü olabilecekken bir çıkmaz yola dönüşüyor.
Politik doğruculuk ve yeni nesil woke akımlarından söz etmişken, yeni üçlemenin bu yönüne de değinmek şart. The Force Awakens filminde tanıdığımız Finn karakteri, askerden kaçan bir Stormtrooper olarak özgün bir anlatı imkânı sunuyordu. Güçlü, farklı, etik çatışma yaşayan bir figürdü. Dönüşüm ve karakter derinliği gibi bir senaryonun en temel ögelerini zengin şekilde kotarmaya uygundu. Ancak The Rise of Skywalker’da neredeyse tüm işlevi siliniyor. İlk filmde umut verici bir çıkış yapıp ikinci filmde de bunu sürdürürken, burada sadece “Rey” diye bağıran birine dönüşüyor. Sanki sırf filmde siyah bir karakter de olsun diye yazılmış ama sonradan kendisiyle ne yapılacağı bilinememiş bir figür gibi dolaşıyor ortada. Onunla birlikte Asyalı ve kadın kontenjanından seriye dâhil olan Rose karakteri de sessizce filmde bir kenara atılıyor.

Tüm bunlar, filmin temsil çeşitliliği meselesine yaklaşımını da sorgulatıyor. Kadın karakterler, azınlık figürleri, siyahi oyuncular, LGBT göndermeleri… Hepsi var ama hiçbirinin anlatıda anlamlı bir yeri yok. Hepsi eğreti duruyor. Çünkü filmin bu konudaki amacı politik. Önceki serilerde gördüğümüz siyahi Lando Calrissian veya Mace Windu gibi senaryoda bir amacı ve yeri olan karakterler değiller. Eksik kalmasın düşüncesiyle âdeta filme iliştirilmiş gibiler. Filmin heba edilen karakterleri yalnızca SJW ile sınırlı da değil. The Last Jedi filmiyle sorumsuz bir maceracıdan bir direniş önderine evrilmesini izlediğimiz Poe Dameron da The Rise of Skywalker’da sanki The Last Jedi hiç yaşanmamış gibi yine aceleci, plansız, fevri biri olarak gösteriliyor. Üstelik film boyunca bu yanı da sorgulanmıyor. Hatta Dameron’u bir parça Han Solovari bir karaktere bağlamaya çalışıyorlar ama bu da yüzeysel kalıyor, âdeta çakma Han Solo’ya dönüşüyor.
General Hux karakteri ise tam anlamıyla rezil ediliyor. The Force Awakens’ta Kylo Ren ile birlikte First Order’ın iki numaralı adamıydı. The Last Jedi’da sürekli dalga geçilen komik bir figüre dönüştü. The Rise of Skywalker’da ise figüran gibi öldürülen bir hain olarak amel defteri kapatılıyor. General Hux, bu üçlemede en feci harcanan karakter. Oysa o, Güç’e inanmayan, tamamen sisteme sadık bir komutandı. Bu yönüyle, A New Hope ve Rogue One filmlerinden hatırladığımız Grand Moff Tarkin gibi sistem içi sadık kötülerle aynı kulvarda yer alıyordu. Evet, belki Tarkin de A New Hope filminin sonunda, Death Star yok edildiğinde ölmüştü ama o kadar güçlü ve derin bir karakterdi ki, Rogue One filminde Tarkin’i canlandıran aktör Peter Cushing 1994’te hayata veda etmiş olmasına rağmen karakter CGI teknolojisi ile geri getirilmişti. Ne var ki General Hux’ta bu potansiyel kullanılamıyor.

Filmdeki tempo sorunu da dikkat çekici. Uzay yolculukları, ışınlanmalar, savaşlar ve çatışmalar, karakterleri kurtarmalar… Anlatı sürekli hızlanıyor ama hiçbir zaman derinleşmiyor. Her şey anlatılıyor, ama hiçbir şey yaşanmıyor. Her şey bir aksiyon montajı gibi akıyor. Karakterler kendi iç çatışmalarını tamamlamadan bir sonraki sahneye geçiyor. Kylo Ren’in dönüşümü, Rey’in kararsızlığı, Palpatine’in geri gelişi… Her şey birkaç sahnede olup bitiyor. Kurgu yok, öykü yok. Yalnızca aksiyon var. Bir tek izleyici değil, filmdeki karakterler bile neyi, neden yaptığını bilmiyor gibi. Bu acelecilik, anlatının karakter merkezli ilerlemesini engelliyor. Oysa Star Wars, her zaman direnişi değil, direnişteki bireyleri de anlatan bir seriydi. Luke’un içsel çatışmaları, Han Solo’nun bir kaçakçıdan bir direniş liderine dönüşümü, Vader’ın karanlık taraftan aydınlığa geçişi gibi… Ancak bu filmde hiçbir karakter, izleyiciye kendi öyküsünü anlatamıyor.
Tüm bu eksiklik ve aksaklıklara rağmen yeni üçleme, Star Wars evreni için bazı yeni kapılar da açıyor. Rogue One ve Solo: A Star Wars Story, bu üçlemenin genişlettiği evrende yaşanan olayları anlatıyor. Aynı şekilde The Mandalorian ve Andor gibi diziler de bu yeni dönemin ürünleri. Belki de Star Wars için doğru formül artık galaktik savaşlar ya da büyük direniş öyküleri değil. Rogue One’da olduğu gibi küçük ama anlamlı görevler, Solo’da olduğu gibi evrendeki bir karakterin geçmişi veya The Mandalorian‘daki gibi bir türün kendi öyküsü olmalı. Çünkü hep birlikte gördük ki, Star Wars evreninin genişliği artık büyük anlatılardan çok, küçük ama derinlemesine öykülerle anlam kazanıyor.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
