uzay operasi havacilik

Uzay Operalarında Havacılık Esintileri

Önceki yazıda, yaratıcıların uzayı ve uzay yolculuklarını tasvir etmek için denizcilik kültüründen nasıl faydalandığını açıklamıştık. Bilimkurgu (ve havacılık sektörü) geliştikçe, uzay operaları denizciliğin yanında havacılıktan da esinlenmeye başlamıştır. Genellikle büyük uzay araçları gemilerden, Star Wars’taki TIE Fighter ve X-Wing’leri örnek verebileceğimiz it dalaşına giren daha küçük araçlar ise uçaklardan esinlenir. Zaten George Lucas, Star Wars’taki it dalaşı sahnelerini çekerken İngilizlerin klasik İkinci Dünya Savaşı uçak filmleri The Dam Busters ve 633 Squadron’dan ilham almıştır. Özellikle X-Wing’lerin dar tünellerde süzülmesi ve hedefe kilitlenme anları, neredeyse birebir o filmlerdeki Lancaster bombardıman uçuşlarını andırır.

Uçak ve gemilerden esinlenen araçların bir arada kullanılması yaratıcılara, insanlığın gördüğü en büyük savaş olan İkinci Dünya Savaşı’nı, özellikle de deniz havacılığın büyük gelişme kaydettiği Pasifik Cephesi’ni uzayda yeniden canlandırma imkânı sağlar. Ana gemilerden kalkan küçük uzay jetlerinin it dalaşına girmesi, her bilimkurgu hayranının kafasında canlanacak oldukça havalı bir sahnedir. İşte bunun kaynağı İkinci Dünya Savaşı’ndaki gerçek çatışmalardır. The Expanse gibi daha sert bilimkurgu örneklerinde bile küçük saldırı araçlarının tüplerden fırlatılması, bu deniz-hava ortak estetiğinin bir devamı gibidir. Aslında, güdümlü füzelerin geliştiği günümüzde savaş uçakları pek it dalaşına girmiyor. Yani muhtemelen bu sahneleri gerçekte hiçbir zaman uzayda görmeyeceğiz.

Havacılık temaları, uzay operalarına karakter derinliği de kazandırır. Pilotlar genellikle asi, bireysel, özgüvenli ve karizmatik figürlerdir. Luke Skywalker, Han Solo, Poe Dameron ya da Battlestar Galactica’daki Kara Thrace (Starbuck) gibi karakterler, hem savaşçı hem de maceraperest kimlikleriyle klasik pilot arketipini uzaya taşırlar. Onlar sayesinde uzay savaşları insani bir mesele hâline gelir.

Uzay operalarının havacılıktan esinlenmesinin ana sebebi, eseri tüketecek olanların bir uçağın çalışmasına uzay gemisinin çalışmasından daha aşina olmalarıdır. Dolayısıyla kurguda karşımıza çıkan pek çok uzay aracı uçak gibi tasarlanmıştır. Manevra yaparlar, motorları sürekli çalışır, hatta bazılarının kanatları vardır. Eğer uzay aracının atmosferde de çalışması isteniyorsa (günümüzdeki uzay mekikleri gibi) bu tasarım mantıklı olabilir. Ancak pek çok yaratıcı kolaya kaçar ve gerçekçi fizik kurallarından faydalanmak yerine, izleyicinin kafasını karıştırmamak için uzay araçlarına basitçe fezada giden uçaklar gibi muamele eder. Bu aslında o kadar da kötü bir şey değildir –oldukça havalı sahneler izleyebilmemizi sağlar– ancak eseri skalada yumuşak bilimkurgu tarafına kaydırır.

Gerçek hayatta uçakların çalışması, atmosfer içinde hareket etmelerine bağlıdır. Kanatlar kaldırma kuvveti sağlar, flaplar ve dümenler hava akımını yönlendirerek uçağın yönünü değiştirir ve motorlar sürekli çalışmak zorundadır; çünkü sürtünme ve yerçekimiyle başa çıkmak için kesintisiz itki gerekir. Kanatlar yalnızca üzerlerinden hava geçtiğinde kaldırma kuvveti üretir, dolayısıyla belli bir minimum hava hızı olmazsa çalışamazlar. Uzay ise vakumdur, bu yüzden sistemlerin hiçbiri uzay gemileri için geçerli değildir: kanatlar ve flaplar işe yaramaz ve motorun sadece yön ya da hız değiştirirken çalışması yeterlidir. Bu nedenle uzay araçları, yönlerini değiştirmek için özel yönlendirici iticiler (manevra roketleri) kullanır ve hareketlerini keskin kısa patlamalarla yaparlar; uçağın yaptığı gibi yumuşak dönüşler yapamazlar.

Eğer kurguda bir uzay gemisinin yönünü değiştirdiğini görürseniz ama bu sırada manevra roketleri çalışmıyorsa ya da geniş, süzülerek dönüşler yapıyorsa gerçek uzay araçları yerine uçaklardan ilham alınmış demektir ki bu sık sık olur. Benzer bir durum ses konusunda da karşımıza çıkar. Pek çok film, uzayda ses olmadığını kabul ediyor gibi görünse de uzay gemisi veya gezegenlerin hareketlerine, sanki bir hava akımı yaratılıyormuş gibi bas frekanslı derin “vuşşş” sesleri eşlik eder.

Kurgu eserlerde doğa olayları bile atmosferin içinde gerçekleşiyormuş gibi tasvir edilebilir. Örneğin Güneş, özellikle çocuklara yönelik eserlerde sıkça “yanıyormuş” gibi resmedilir. Bu da uzayın içinde yanmayı sürdürecek hava varmış gibi bir izlenim yaratır. Kuyruklu yıldızlar da neredeyse her zaman kuyruklarının aksi yönüne hareket ediyor gibi gösterilir; sanki havayı yarıyorlarmış da kuyrukları bir tür “iz” bırakıyormuş gibi.

Sonuç olarak, bilimkurgu bize yeni ufuklara göz atma imkânı doğursa da yaratıcıların çoğu bilmediklerini hayal etmekte zorlanınca hâlihazırda hâkim oldukları konulara yöneliyor. Bu yüzden izlediğimiz pek çok uzay operası, özünde bizim dünyamızdaki konseptlerin uzaya taşınmış hâli oluyor. Yazıyı kapatırken sizi Luke Skywalker’ın pilotluğunu konuşturduğu o meşhur sahneyle baş başa bırakalım…

Kaynaklar:

  • TV Tropes [1], [2]

Sadık Efe Sarıtunalı

Bilgisayarla fazla ilgilenir. Boş zamanlarında ise çizgi roman okur. Bir gram çizim yeteneği olmadığı için çuvalladığı çizgi romanlarından sonra en büyük hayali kendine bir çizer bulup çizgi roman yazarı olmak. En büyük tutkusu ise bilimkurgu.

İlginizi Çekebilir

Princess_of_Dune

Taht, Çöl ve Sessiz Mücadeleler: Dune Prensesi

Dune Prensesi, Brian Herbert ve Kevin J. Anderson imzalı Dune Kahramanları serisinin üçüncü romanı. Kitap …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir