İz | Ebru Güventürk (Kısa Öykü)

En iyi yolculuklar aşağıya doğru yapılanlardır. Cennet’te de böyle olmuştu. İnsanlık yüzyıllarca gözünü yukarı dikmişti. Ne büyük aptallık! Yerçekimli bir dünyanın canlısıysan, en iyisi, yerin seni çekmesine izin vermektir. Gökyüzünü düşlemek hastalıktır.

Cennet, kural ve cezanın olmadığı, eşit hak ve özgürlüklerin sunulduğu bir medeniyet. Burada herkes mutlu. Belki de şimdiye kadar tüm insanlığın hayallerini süsleyen ütopik dünya bu topraklarda. Daha doğrusu toprağın yaklaşık 1 km. altında.

En üst kat…

Aşağı indikçe tekno-mimari göz kamaştırmaya başlar. Caddeler geniş meydanlara akar, kubbelerden binbir renkli ışıklar çatılarda oynaşır. Kendinizi sonsuz bir mutluluğun içinde bulursunuz.

Bugünkü okumaya yetişebilmek için yalnızca üç dakikam var. 167. paraleldeki evime gitmek için şehir asansörünün kapısına dokunuyorum. Katlar arası transfer için -ve daha birçok gerekli şey için- akıllı parmak izlerimiz var. Tüm bilgilerimizi barındıran kişisel kartlarımız. İzler sayesinde ortak iletişim ağına sinyal gönderir ve ilgili sistemin bizi görmesini sağlarız. Yalnızca ortak iletişim ağı ile değil, birbirimizle bağlantı kurmamızı da sağlar. Felaket öncesi efsanelerde, ilkel insanlar ihtiyaçlarının karşılığını bir araçla verirmiş. Bazısı fazla miktarlara sahipken, çoğunluk acınası bir yoksulluk içindeymiş. Bunun korkunç savaşlara sebep olduğu anlatılır. Sonra insanlar birbirini öldürmek için başka yöntemler de keşfetmişler. Ta ki dünya üzerindeki tüm yaşamı ve neredeyse tüm insanlığı ortadan kaldırana kadar.

Geride kalan insanlar tarihteki en büyük medeniyeti kurdu. Kanatsız varlıklar olarak ait olduğumuz yerdeyiz. Aşağıda. İlk andan itibaren bizi koruyan Babamıza şükürler olsun!

Son 3 kat…

Parmak izimden asansöre giden sinyal, inmem gereken katta aracı durduruyor. Asansörden çıkıp vagona atlıyorum. Cennet’te herkesin kendine ait bir evi var. Şu anda tüm halk ilahla buluşmak ve günlük huzura kavuşmak için evlerinde. Saat 19.18. Okumaya bir dakika kala evdeyim. Alelacele yatağa uzanıp gözümü tavana dikiyorum. Tavandaki monitörün rengi değişiyor. Maviye ve ardından huzurun gümüş aydınlığına. Her yöne akan gümüş dalgalar. Metal cümbüş. Sonsuz gri. Cennet’in rengi. Birkaç saniyelik bekleyiş ardından Babamızın sesi. Her kelimede rahatlıyorum. “Merhaba Cennet’in çocukları. Cennet’in 17.150. gününe hoşgeldiniz. Bugün de sonsuz gri ışık ruhumuza huzur versin. Dün yaşadığınız tüm kötü anıları alıyorum. Yerine huzurlu bir gün veriyorum. Bunu en iyi şekilde yaşamanız için tüm hazırlıklar tamam. Gidin! Tadını çıkarın! Tek günahtan uzak durun sevgili çocuklarım. Sonsuz ve sınırsız gri sizlerle olsun.”

Ekrana tekrar gümüş dalgalar geliyor. Alnımdaki izde hafif bir kaşıntı. Bir hiçlik. Huzur.

Üzerimi değiştiriyorum. Bugün O’nu göreceğim. Midemde ilkel insanlar birbiriyle çarpışıyor. Dudaklarımda bir gülümseme. Belki ilkel zamanlarda bu yaşadıklarımın bir adı vardı. Ama biz böyle şeylere isimler vermiyoruz. Bizim için adların bir önemi yok. Bizim gibi. Bu da eşitliğimizin temel ilkelerinden biri. Yaşadığımız zamanlar eşit. Yediklerimiz ve içtiklerimiz eşit. Burada herkes eşit.

Aynaya bakıyorum. Bugün biraz solgunum. Ama ayna her şeyi benim için halledecek. Kişisel ayarlarımı güncelliyorum. Yüz analizim hazır. Festival için gereken tüm renkler yüzüme düşerken, alnımdaki izi inceliyorum. Az önceki seanstan sonra oldukça parlak. Şimdi ben de öyleyim.

Saat 21.21. Cennetin 21. katı…

Uzun bir koridor, sonra kocaman bir çadır alanı. Her yöne projektörler yerleştirilmiş. Hepsinde sonsuz grinin spiralleri. İz’e dokunuyorum. Kısa bir süre sonra O karşımda. “Merhaba.” Sanırım bayılacağım. Hayır. Elimi tuttu. Şu an günü ben yaşamamış gibiyim. Sanki sadece bu an var, hayat sadece bu andan ibaret gibi. Neyse ki, Cennet’teki her günümüz daha öncesini hiç yaşamamış gibi. Hiçbir geçmiş gereksiz anıyı kendimize yük etmiyoruz. Yalnızca istediklerimizi. Gerisi bizim için arındırılıyor. Yoksa belleğimiz bir anılar çöplüğüne dönerdi. İlkel insanların zihinsel arızalarının tek nedeni buydu: Sürekli biriktirmek. Sonunda sıkışıp patlayacak kadar büyük bir çöp balonuyla yaşıyor ve geri dönüşümsüz bir biçimde yok oluyorlardı. Belleklerini tamamen temizlemeyi başaramasalar da, en azından birtakım cihazlarda bazı anılarını saklamayı akıl etmişler.

Festival en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış. Eğlence birimi üzerine düşeni her zaman en iyi şekilde yapar. Masalar nefis yemekler ve muhteşem içkilerle donatılmış, mutlu insanlar alandaki yerlerini almış. İnsanlar günlük olaylardan, bazı teknolojik gelişmelerden bahsediyor. Bize ayrılan yere ulaştığımızda O, sandalyemi çekti ve yanıma oturdu. Arkadaşlarımızla merhabalaşıyoruz. Herkes ve her şey ne kadar da kusursuz. O biraz daha kusursuz.

Masaların üzerinde servis monitörlerimiz var. Herkes monitörden menüyü inceleyip siparişini veriyor. Monitörlerle ana mutfağa siparişlerinizle ilgili tüm detayları iletebiliyorsunuz. Kendime fesleğenli, krema soslu, fırın köstebek ve yanında bir kadeh şarap seçiyorum. O karşısındaki arkadaşlarıyla derin bir sohbete dalmış. Sohbetlerinin konusu  asansörler. Bu üçü ne zaman bir araya gelse, dev asansörlerin hızını arttıran buluşlar hakkında konuşurlar. Festival alanını gözlemlerken yemeklerimiz geliyor. Ben yemeğimle ilgilenirken, O öne eğiliyor, arkadaşlarıyla sessizce konuşuyor. Yüzlerinde tuhaf bir merak ve insanüstü bir gizlilik çabası.

Bu değişimi fark ettiğimi görüp susuyorlar.

Masamızla mutfak arasındaki servis trafiği birkaç saat boyunca sürüyor. Düzenimizde herkes eğlenirken onları mutlu etmeye çalışan insanlar yok. Bu tip işler çelik yardımcılar tarafından yapılıyor ve böylece, siz eğlenirken başka biri yorulmuyor.

Şarabın etkisiyle daha rahatım. Bir ara yan masadan belirli aralıklarla yükselen çatal bıçak sesleriyle irkiliyorum. Sesi duyan herkes gözünü yan masadakilere dikmiş, ne yapacaklarını bekliyor. Masadaki grup diğerlerinin ilgisini çekmiş olmaktan rahatsız değil. Aksine, yüzlerinde açık bir memnuniyet var. İlgi, masaya gelen koruyucularla birlikte yerini meraka bırakıyor. Koruyucular spriralleri grup üyelerinin alnına doğrultunca, dördü de ayağa kalkıp sessizce alanı terk ediyorlar. Babanın günaha tahammülü yok. Kısa süren bakışmalar ve fısıldaşmalardan sonra eğlence kaldığı yerden devam ediyor.

Dönüş yolu boyunca düşünüyorum. Bu tip şeyler son zamanlarda daha sık yaşanır oldu. Eminim O da yanımda aynı şeyleri düşünüyor ama ikimiz de konuşmuyoruz.Toplumun huzurunu kaçıran kişilere yapılan küçük müdahaleler üzerine konuşulmaması gerekiyor. Tabi ki yasak değil. Sadece bu gibi negatif anıları okumalarda sildirmek, konuşmaktan daha akıllıcadır.

Evdeyiz. Kahvelerimizi içerken O’nu son zamanlarda bu kadar durgun görmediğimi düşünüyorum. Belli ki ikimiz de olanları düşünüyoruz. Sesleri belli aralıklarla tekrar etmek, ilahi ruhu neden bu kadar rahatsız ediyor? Bu gibi olaylara sebep olanları bir daha kimsenin görmemesi çok tuhaf. Huzurumuzu kaçırdıkları için onlara çok kızgınım. Pek tabi ki günaha yenilmeden yaşayabilmek mümkün. Şimdi daha fazla düşünerek vakit kaybedecek değilim. O’nu öpüyorum. Yatağa götürüyorum. İlk yaptığı tavandaki monitörü kapatmak. Son günlerde yaptığı gibi. Aslında benim için sorun değil. Hatta monitörün gözü üzerimdeyken kendimi güvende hissediyorum. O izlendiğimizi düşünüyor. Her neyse! Şu an mutluyum. Bir önemi yok.

Uyandığımda beni seyrediyor. Öpüyor. Alnındaki iz solgun. Okumalara daha sık katılmasını öneriyorum. Bana söylemek istediği bir şey var. Dün gece kendi kendime sorduğum şey: Günahın neden günah olduğunu hiç düşündüm mü? İtiraz edecek oluyorum, sadece düşünmemi istediğini söylüyor. Bana göstermek istediği birşey varmış. Beni götürmek istediği bir yer. Onunla istediği her yere gideceğimi biliyor.

Dev asansörler ve transfer araçları ile kısa sürede en alt kata iniyoruz. Yol boyunca buraya neden geldiğimizi sordum. Söylemedi. Yalnızca izleyip görecekmişim. Nihayet kendimize devasa bir kapı bulduk. Önünde, büyük bir spiral işaretinin üzerindeyiz. İlahi ruhun evi. Buraya giremeyiz. Bildiğimiz ve inandığımız tüm değerler adına! Buraya girmek, bizim dayanabileceğimiz bir şey değil. Ne desem ikna edemiyorum. Eğilip yerdeki spirale bir şifre çiziyor. Kapı korkunç bir böğürtüyle kollarını iki yana açıyor. Girmemek için ayak diretiyorum. Beni içeri çekiyor.

Değişik renklerde yüzlerce sinyal bankoların üzerinde dans ediyor. Duvarlardan birine yaklaşıp yakından bakıyorum. Her bankonun üzerinde cadde, sokak isimleri. Evlerin, ofislerin her biri bir sinyale bağlı. Üzerlerinde, yaşayanların kimlik bilgileri var.

İnanılmaz! Tüm cennetin muazzam haritasıyla bakışıyoruz. İçlerinden seçtiğimiz birine yakından bakmak, orayı aydınlatmak ya da karartmak, yağmur yağdırmak -olamaz!-  ve hatta tek bir tuşla yoketmek mümkün!

Oda tuhaf bir şekilde insana kendini Tanrı gibi hissettiriyor. Yine de ben böyle hayal etmemiştim. Düşüncelerim çok farklıydı. Babamızın böyle bir dijital kontrol merkezine ihtiyacı olduğunu düşünmemiştim. Gümüş spiral bulut üzerinde bir ışık olarak hayal etmiştim hep. Karmaşık duygular içerisindeyim.

Sessizce ilerliyoruz. Her köşeden koruyucular üzerimize atlayabilir. Böyle bir yerde kaç koruyucu olduğunu tahmin etmek bile istemiyorum.

Muhtemelen şu anda bizi kıstırmak için harekete geçmiş olmalılar. Başka bir odada alıyoruz soluğu. Büyük perdeye bir liste yansıtılmış. Listede isimler ve karşılarında o günkü okumada silinecek anılar akıyor. Kendi adımı arıyorum. Bu listede bulmam mümkün değil. Gerçekten orada yalnızca izin verdiğimiz anılar mı var? İzin vermediğimiz birçok şey de siliniyor olabilir mi?

Bazı isimler kırmızı işaretlenmiş. Karşılarında “ritm-tehlike” yazıyor. Muhtemelen dün gece yan masadan apar topar götürülenler de bu şekilde işaretli.

Yaklaşan ayak seslerini duyar duymaz kendimizi merdivenlere atıyoruz. Işıklar sönüyor. Tekrar yandığında giriş kapısındayız. Dışarı çıkıyoruz ve kapılar aynı gürültüyle ardımızdan kapanıyor.

Asansördeyiz. Arkadaşları da orada. Biz içerideyken gözcülük yapmış olmalılar. Utanıyorum. Bunu yapmamalıydık. Yine de içimde garip bir his var. Okumaya 27 dakika kaldı. O ve arkadaşları bu akşamki okumaya katılmayacaklarını söylüyor. Geriliyoruz. Onları bir alt katta bırakıp kendi caddeme çıkıyorum.

Saat 19.19. Gümüş spiral az evvel yaşadığım hayal kırıklığını ve utancı silecek. Geriye huzur ve mutluluk kalacak. Yapamıyorum. Bir şey bana engel oluyor. Zihnimden bin türlü saçmasapan, sıradan hikaye uydurup sildiriyorum. Baba günahlarımı affetsin…

22 saattir uyuyorum. Sakladıklarım beni fazlasıyla yordu. Görmemem gerekenleri gördüm. Parmak izime yüklü saat uyandırıyor. Mesajlarımı okuyorum. O’ndan gelen tek mesaj tekrar gideceklerini söylüyor. Ben de gelir miymişim? Hayır diyorum. Tepki yok. Bir saat sonra yine yok. Bir gün sonra da. Üç gün cevap beklemek ve alamamak için yeterince uzun değil mi?

Yarın O’nu göreceğim.

Parmak izindeki konumuna göre botanik bahçesinde. Arkadaşlarıyla beraber. Dikkat çekmemek için sanırım ilginç yerler seçiyorlar. Birkaç saniye bakışıp sarılıyoruz. Sevinç, özlem, kırgınlık. Tüm duygular yüzünden geçiveriyor. O’nu bir daha göremeyeceğim fikrine yalnızca üç gün tahammül edebildim. Ve bu üç gün ilahi odada ne olup bittiğini anlama merakı bir diken gibi ruhumu zehirledi. Bilmek zorundayım. Yarın dördümüz yine ineceğiz.

Parmak izi bize hizmet eder. Biz de alnımızdaki yaraya. Parmak izinden kurtulmamız ve onu yönetmemiz mümkün. Yaradan kurtulmak imkansız, o bizi kutsal olana bağlıyor.

Ayrı yönlere dağılma kararı aldık. Parmak izlerimizi birbirine bağladık. Böylece herhangi bir tehlike anında ağ üzerinden birbirimizin yerini bulup kapıya nasıl ulaşacağımızı görebileceğiz. Ben soldaki odaya girip üst kata çıkıyorum. Bir nevi arşiv odasına benziyor. Odanın sonunda bir kayıt üssü var. Yasaklı ritm ve kişisel bilgiler. Üzerinde “kaybolanlar” yazıyor. Karşımda yine bir kapı var. Ana kapı şifresi burada işe yaramadı. Diğerlerine mesaj iletiyorum. Şimdi hepsi yanımda. Onun kapıdaki şifreyi çözmesi zaman alıyor ama sonuç şaşırtıcı değil. Yüzlerce tuşlu, telli, yuvarlak alet. İlkel insanların kullanmış olduğu nesneler. Neye dokunsak farklı bir ses çıkıyor. Değişik, tuhaf, inanılmaz. Bu şimdiye kadar duyduğumuz onlarca farklı sinyal sesinden, konuşmak için çıkardığımız seslerden, hepsinden farklı. Büyüleyici. Kenarında salyangoza benzeyen bir çıkıntısı olan aletin üstünde büyük yuvarlak bir disk var. Üzerindeki çubuğu hareket ettirince gürültülü ama büyüleyici bir ses duyuyoruz. Yaşadığımız korku, yerini meraka ve sevince bırakıyor. Sanki içimizde hapsolan bir kuş, açtığı büyük boşluktan uçuyor gibi. Ruhumuzda birşeyler özgür kalıyor.

Keşfe devam ederken karşımda bir koruyucu fark ediyorum. Işıklar kapanıyor. Birbirimizden ayrılmadan el yordamıyla aşağı inmeye çalışıyoruz. Nemli bir şeye dokunuyorum. Tuhaf bir tiksinti duyuyorum. Bir süre sessizce bekliyoruz. Koruyucu uzaklaşıyor. O, parmak izindeki feneri açınca görüyoruz.Kahretsin! Duvarlarda kaybolan insanlar. Çocuklar. Hepsi burada. Ve hepsi ölü. Ritm suçluları. Yıllarca mutlu yaşadığımız medeniyetimizin kutsal odasındayız. Cennet sandığımız cehennemin en altında. Kusmak istiyorum.

Kaçıyoruz. Büyük bir galeriye ulaşıyoruz. Burada sinyaller tek monitörden izleniyor. Sistemin ana odası olmalı. Monitörün karşısında sırtı bize dönük bir adam. Ekranda dört kişi beliriyor. Geçen gece kaybolan dörtlü. Ağlıyorlar. Adam önündeki tuşa basıyor. Artık dördü de ölü.

Alınlarındaki yara izi kanıyor. Bir çığlık atıyorum. O, beni susturmak için ağzımı kapatıyor ama çok geç. Adam bizi fark edecek ama etmiyor. Adam bizi duymuyor. Şimdi ekrana okuma saati sinyali düşüyor. Adam, Cennet’in tüm katlarına bağlanıyor. Okumalarda duyduğum mekanik ses, kendimi bildim bileli ezbere bildiğim cümleleri tekrarlıyor.

Dehşet içindeyim. Senelerce taptığım Tanrı hiçbir şey duyamadığı için ritm tutan herkesi kıskanıp öldüren bir ruh hastası. Orada oturan adam bizim manyak Tanrımız!

Cennet başıma yıkılıyor.

Ekrana biz yansıyoruz. Adam arkasını dönüyor. Bir saniye, yalnızca bir saniye içinde iki koruyucu arkadaşlarımızı vuruyor. O, aynı anda beni duvara yaslayınca, adamın bizi vurmak için yaptığı hamle koruyuculara isabet ediyor. Hızla öne atıldığında yara alıp yere düşüyor. Hayır. Yanımıza düşen koruyucunun spiralini alıp adama doğrultuyorum. Adamın başı koltuğunda yana düşüyor. Tanrı’yı öldürüyorum.

***

O’na son kez sarılıyorum. Avucunda sımsıkı tuttuğu bir şey var. İlkel bir hafıza kartı olmalı. Ritm odasından aşırılmış.Üzerinde “Tanrı Müziktir” yazıyor. Monitöre yaklaşıyorum. Sağdaki çevirici kartı okumaya başlıyor.

Ekrandaki isimler çok yabancı. Seçiyorum.

Dream Theater – Octavarium…

Şu an benimle birlikte tüm ülke yeni Tanrı’sıyla tanışacak: Müzik Tanrısı’yla.

Sistem sıfırlanıyor. Kolumda bir sıcaklık. Yaralıyım.

Gözümü açtığımda evdeyim, yanımda iki görevli. Nasıl hissettiğimi soruyorlar. Alınlarındaki yara izi yok. Kendiminkine dokunuyorum. Gitmiş.

Ben ve arkadaşlarım için bir tören düzenleniyor. Cennet’in kurtarıcısıyız. Büyüleyici bir müzik. İnsanlığın sahip olduğu tek büyü bu. Müziğin olmadığı bir yer Cennet olamaz.

“O” artık burada değil. Ama duyduğunu ve gülümsediğini biliyorum…

BİLİMKURGU KULÜBÜ KISA ÖYKÜ YARIŞMASI ALTIN MANSİYON ÖDÜLÜ

EBRU GÜVENTÜRK

1980 yılında Ankara’da doğdu. 2001’de, Karadeniz Teknik Üniversitesi İç Mimarlık bölümünden mezun oldu. Yabancı bir şirkette iç mimari ve dekorasyon görevlisi olarak yaşamını sürdürüyor. Fırsat buldukça okumayı, yazmayı ve resim yapmayı seviyor. Edebiyatın her dalını okumakla beraber, özellikle bilimkurguya ve fantastik kurguya ayrı bir ilgi duyuyor. Kurguların, içinde yaşadığımız dünyanın karamsarlığına inat; yeni dünyalara kapılar açtığını ve geleceği şekillendirdiğini düşünen Güventürk, hayal kurmanın kişiyi özgürleştirdiğine inanıyor. Kaleme aldığı “İz” adlı öyküsüyle, Bilimkurgu Kulübü Kısa Öykü Yarışması’nda Altın Mansiyon ödülünün sahibi oldu.

Yazar: Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

Nietzsche

“Çöl Büyüyor”: Nietzsche’nin Kâbusu Üzerine

Friedrich Nietzsche‘nin (1844-1900) Böyle Söyledi Zerdüşt‘ündeki Çölün Kızları Arasında bölümünde geçen “Çöl Büyüyor” (Die Wüste …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et