Salı , 27 Şubat 2024

İnsan Doğası ve Psikolojik Etik: Omelas’ı Bırakıp Gidenler

Ursula K. Le Guin tarafından kaleme alınmış ödüllü bir öykü olan Omelas’ı Bırakıp Gidenler, distopik bir şehrin insanlarını ve bu insanların baş etmek zorunda oldukları bir vicdani muhasebeyi anlatmaktadır.

Omelas, son derece mutlu insanların, refahın ve bereketin olduğu, masmavi bir göğe, yeşil çayırlara, sık ormanlara, yüce dağlara sahip görkemli bir şehirdir. Her yaştan, her meslekten insan oldukça güzel bir hayat sürmektedir. Yazar, bu güzel ve coşkulu havayı, bir yaz şöleninin arifesindeki heyecan ile betimler. Omelas’ta her şey o kadar eksiksiz ve kusursuzdur ki düzeni ve tertibi sağlayacak, sorunları çözecek otoritelere gerek yoktur. Kral, asker, polis, din adamları, merkezi bir yönetim yoktur. Sınıflar, hiyerarşi, ezen, ezilen, sömüren, semiren ya da köle olan yoktur. Ekonomisinin bir borsası veya ürünlerini sattıracak reklamları yoktur. Öte taraftan cinsellik, ön yargısızca ve katı normların çeperine alınmadan kabul edilir; mutluluğun kaynağı olarak görülür ve sakınılmaz. Hem içki hem de uyuşturucu türü maddelerin kullanılmasında beis görülmez, çekince duyulmaz. Öyküdeki şehir tasvirleri, ilahi dinlerin cennet tasvirlerini çağrıştırır.

Le Guin, Omelas’a yaptığı bu güzellemelerden sonra, “Öyleyse bir şey daha anlatayım sizlere,” diyerek madalyonun diğer yüzünü, aydınlıkla, coşkunlukla, bollukla övdüğü şehrin bu kez karanlık, köhne, pis yanını anlatmaya başlar:

“Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerinin birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden küçük tozlu bir ışık, tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Yerler pislik içinde. Dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde… Odada bir çocuk oturuyor…”

Pasajdan anlayacağımız üzere Omelas şehrinde küçük bir çocuk, koşulları oldukça kötü ve tiksinti uyandırıcı bir yerde tutulmaktadır. Sadece yaşamını idame ettirecek kadar yiyecek verilmekte, bu seanslarda da şiddet görmekte, çocuğa asla bir insan gibi davranılmamaktadır. Durumu içler acısıdır. Tümüyle çıplaktır. Kemikleri sayılacak kadar zayıftır. Zekâsı gerilemiştir. Kendi dışkısı ile birlikte yatıp kalktığı kara bir mahzende yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

“Hepsi, Omelas’ın tüm insanları, onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, âlimlerinin bilgeliği, zanaatkârlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı…”

Omelas şehrinin bu mutluluğu, refahı ve sıhhati küçük bir çocuğun karanlık bir mahzende eziyetine bağlıdır. Çocuk kurtarılır, ona sevgi gösterilip insan gibi davranılırsa, bu erinç ve gönenç hayat yazarın bahsetmediği bir zorunluluk yüzünden yerle bir olacaktır. Omelas’ın derin dilemmasının özü budur. Eziyet ve sefalet içinde sevgisizce yaşamaya mecbur bırakılan bir çocuğun hayatına karşılık, bir şehrin sonsuz mutluluğu, coşkunluğu, bolluğu ve bereketi… Yazar, dolaylı olarak şehrin çoğunluğunun kendi yaşamlarından ödün vermediğini anlatır; ancak bazı insanların bu durumu kabullenemeyip şehri terk ettiklerini söyler ve onlara Omelas’ı Bırakıp Gidenler der.

Omelas sakinlerinin ahlaki olarak yekpare bir bütünlük sergilemediklerini şehri terk edenler ve şehirde kalanların olmasından anlıyoruz. Yazar, iktidarın ve araçlarının olmadığını net bir dille ifade eder. Dolayısıyla zor kullanılarak böyle bir muamele gerçekleşmemiştir. Bir otoritenin angaryası değildirler. O halde Le Guin insanları ahlaki, vicdani ve insani bir hesaplaşmaya davet eder. Fakat, “Siz olsaydınız ne yapardınız?” tarzında bir etik ikilemi sunmaz okuyucularına. Yapılması gerekeni, hikâyesinin başlığı yapar. Sorduğu soru ise, “Sizler Omelas’larınızı terk edebilir misiniz?” sorusudur. Ancak daha çok felsefi konularda bir etik ikilem tartışması olarak sıklıkla bahsedilmektedir.

Faydacı Etik

Görsel: Michelle Santoso | Kaynak

Etik teorileri bağlamında bu hikâyeyi değerlendirmeye çalışalım. Bunlardan ilki faydacılıktır (İng: “utilitarianism”). Doğan Özlem, etik tiplerini üç başat problemi esas alan yaklaşımlara göre ayırmaktadır. Bunlar; “en yüksek iyi”, “doğru eylem” ve “irade özgürlüğü” problemleridir. Faydacı etik, bu problemlerden en yüksek iyiyi temel alır ve en yüksek iyinin mutluluk olduğunu öne sürer. Yani ahlakın temelinde en yüksek iyi arayışı vardır ve bu da mutluluk arayışıdır der.[2]

Fakat mutluluğu arttıran eylemin ahlaklı olduğu yargısının, aynı zeminde yer alan mutlulukçu etikten farkları vardır. Antik çağın mutluluk verici eylemlerinin daha bireyci tarafta durduğunu ifade ederken kendisi daha toplumcu, sosyal yararı önceleyen bir tavrı esas alır. Örneğin; felsefe tarihinde önemli bir yer tutan sofistler ve Sokrates tartışmalarının temelinde bilginin evrenselliği ve göreceliği vardır. Sokrates, evrenselci bir konumda yer alır; fakat ahlak anlayışında yine bireysel öncüllerden yola çıkarak, “kendini tanı” mottosuyla hareket eder. En yüksek iyinin mutluluk olduğunu kabul ederken, mutluluğa da en doğru bilgi ile ulaşılacağını savunur. İnsanın ruhsal gücü (daimon), yani kendi yazgısını belirleme gücü, en doğru bilginin kaynağıdır. Aynı şekilde Aristoteles, Platon, Epikurosçuluk, Stoacılık, Kinizm gibi felsefeciler ve akımlar, en doğru ahlakın mutluluk için var olduğunu söylerken, buna giden temel yolu bireysel temel üzerine kurgulamışlardır. Faydacı etiğin gücü bunu toplumsal zemine oturtmasıdır. Başka insanların mutluluğu, bireysel mutluluğun belirleyicisidir.[2]

Faydacı etiğin temsilcileri insan doğasının bencil olduğunu ifade ederler; fakat yaşam tecrübeleri ancak başkalarıyla birlikte var olabileceklerini, bu yüzden altruist eğilimleri ve başkalarını gözetmeyi öğrendiklerini söylerler. Samuel Butler’a göre insanın diğerkâmlığı doğuştan gelir. Hem kendini sever (İng: “self-love”) hem de türdeşlerinin iyiliğini (İng: “benevolence”) ister.

Faydacı etiğin önemli bir kırmızı çizgisi bulunur: Bir eylemin doğru kabul edilmesi için mutluluk getirmesi şarttır. Ancak bazı durumlarda mutluluk getirip getirmediğine bakılmaz, analiz yapılmaz. Bunlar cinayet, hırsızlık, aldatma, şiddet vb. muamelelerdir. Bunlar konuşulmaya gerek olmayan ahlak dışı eylemlerdir.[2]

Omelas’ın mutluluğuna karşılık bir çocuğun çektiği işkence, tüm bu bilgiler ışığında faydacı etiğin perspektifinden bakıldığında, etik dışıdır. İnsanların refah dolu hayatlarından, zenginliklerinden ve sıhhatlerinden ödün vermemeleri, hatta buna mecbur bile olmaları (öyküde böyle bir zorunluluk yoktur), durumun ahlaki açıdan kabul edilmezliğinin üstünü kapatamaz.

Deontolojik Etik

Görsel: Jon Fredette | Kaynak

Kant’ın ödev etiği, problemin zeminini “Doğru eylem nedir?” sorusuna dayandırır. Çünkü mutluluğu herkesin uzlaşacağı bir kategori olarak görmez. En yüksek iyinin etik için bir temel kategori oluşturacağına ikna olmaz. Kant da tıpkı Sokrates gibi evrensel, herkes için genel geçerliği olan bir yasanın ancak ahlaki çerçeveye girebileceğini söyler. Bu ahlaki norma riayet eden insanlar, ancak doğru bir etik eylemin öznesi olacaklardır.

Ona göre ahlaklılık, mutlulukla ilgili bir şey değildir. Çünkü insanın arzu ve eğilimleri onu buna güdüler, yani doğuştan getirdiği bir motivasyon bulunur. Sadece mutluluğa ulaşma hedefi, hayvanları motive eden haz ve isteklerden farkı yoktur. Dolayısıyla etik problemin zeminini mutluluğa odaklamak ahlakın insaniliğini ortadan kaldırır. O yüzden Kant’a göre ahlak, yalnızca insana özgü bir fenomendir.

Kant, heteronomi ve otonomi gibi iki ayrım yapar. Heteronomi, insanın evren içinde doğal bir belirlenmişliğe; duygular, güdüler, dürtüler egemenliğindeki bir yaşama olan tabiiyetidir. Yani özgür olmayan insanın ifadesidir. Özgür insan ise, ancak kendi koyduğu norm ve yasaların hükmünde yaşayabilir. Bu yönüyle ahlak doğal belirleyicilerin dışında, varoluşsal bir çabayla, insanın istencinin ürünü olan bir fenomendir. Buna da “otonomi” der. Doğada ahlaki bir olgu yoktur. İşte insan iradesinin ve aklının ortaya çıkardığı ahlaki normlara uymak, bir ödevdir. Yani kişinin rızası ve istenci ile yapmaya kendisini yükümlü gördüğü, dışarıdan zor gerektirmeyen davranışlardır. Ödevde bir otoritenin buyurganlığı yoktur. Bir üst gücün buyurganlığı ile ilgili davranışlara “görev” adını verir.[2]

Deontolojik etik, Omelas’taki refahın bedelini ödeyen çocuk için karmaşa içinde kalır. Hatırlarsak; şehirde otorite yoktu ve belirlenmiş ve riayet etmek zorunda olunan bir kanun, norm veya ahlak yasası bulunmuyordu. Deontolojinin önem biçtiği görev, söz konusu değildir. Bu durumda Omelas şehrinin otonom -kendi yasalarını yapabilen- aklı siliktir. O, heteronom güdülerle yaşamaktadır. Eğer Omelas halkının önemli bir kısmı “çocuğun eziyeti şehrin mutluluğu için zaruridir ve bu yüzden devam edilmelidir” tarzında uzlaşılmış bir fikre sahip olursa, o zaman etik dışı bir durum olamazdı. Çünkü sonuçlar değil, ödev-görev esastı. Tam tersine, uzlaşı, çocuğun hak ettiği özgürlüğe kavuşması şeklinde olsaydı, deontolojik etik bu eylemi ve tutumu da ahlaki olarak kabul edecekti.

Yine de yazarın Omelas halkının bu işkenceyi istemediğini, fakat çare bulamadıkları için kabul ettiklerini dolaylayan betimlemelerinden şu sonuç çıkarılabilir: Omelas halkının çocuğa karşı duyarsız tutumunun yanlış olduğu bilindiği halde buna engel olmamaları ve müsaade etmeleri etik dışı bir durumdur.

Omelas’ta Bir Psikolog

Görsel: Anna Xuan | Kaynak

Mutluluk, sıhhat, refah, bereket ve aşkın olduğu bu ütopik şehirde bir psikolog olsaydık… İnsanların ne kadar ruhsal problem yaşayacağı kuşkulu olacaktır; ama bu psikoloğun az mutlu olan insanları daha fazla mutlu etmek için çalıştığını varsayalım. Ya da bu çocuğun orada bulunmasından dolayı bazı insanların kendilerini iyi hissetmeyip bir psikologa başvurduğunu düşünelim. Psikolog, hiçbir şey olmamış gibi işine devam mı etmelidir? Bu ikilemden dolayı iyi hissetmeyen insanlara, “Değiştiremeyeceğimiz durumların sorumlusu değiliz,” diye telkinde mi bulunmalıdır?

Senaryoları çeşitlendirebiliriz, ama esas soru şudur: Psikologun tavrı ne olmalıdır? Küçük çocuğun tekmelenerek uyandırıldığından, mısır lapasıyla beslendiğinden, çırılçıplak halde nemli bir odada dışkısının üzerine yatıp kalktığından bu psikolog haberdar olsun. Eminiz ki bugün güncel haliyle Etik Yönetmeliğin bütün kriterlerinde sorunlar bulunacak, “İnsan Haklarına Saygı ve Ayrımcılık Yapmama” ilkesi, yüksek sesle haykırılacaktır.[3]

Mevcut düzen, ister doğaüstü bir kudret tarafından olsun, isterse insan eliyle var edilmiş olsun, Omelas’ın psikologu/psikologları bu düzeni değiştirme cesaretini göstersinler ve çocuğu karanlık izbeden çıkarsınlar. Kehanette buyrulduğu gibi şehirdeki coşkunluk, bolluk, refah, sıhhat yerini mutsuzluğa, zorluğa, kıtlığa, illetlere bıraksın. Diğer insanların rızasını almadan değiştirilen bu sistem, kendi mağdurlarını yaratacak ve avangart psikologlar Omelas’ın zor günlerinin müsebbibi ilan edileceklerdir. Bu durumda etik ilkeler ihlal edilmiş ve birçok insana zarar verilmiş olunmayacak mıdır?

Daha da trajik hale getirirsek: Psikologun kurtarmış olduğu çocuk ile Omelas’ın diğer çocukları açlık, susuzluk, hastalık, kıtlık gibi sorunlar yaşamak zorunda kalırsa psikolog, suçlu mu olacaktır kahraman mı? Zorluk, etik ilkelerin birini uygularken diğer bir ilkeye zıt düşmekten kaynaklanır. İşte ikilemin açmazı burada başlar. Ne seçilirse seçilsin bir yanlış sonuç hazır beklemektedir.

Bu psikomitosta, “üçüncü yolları” bilerek söz konusu etmedik. İkilemin zorluğunun bilinmesi açısından bu önemlidir. Korkunç dilemmaların özelliği de zaten bir başka yolun olmamasıdır. Özgürlüğün tercih yapmak olduğu önermeleri, dilemmalarda birer safsataya dönüşür. Le Guin, belki de bu yüzden çareyi Omelas’ı bırakıp gitmekte bulmuştur.

Yazan: Vural Turgut | Evrim Ağacı, “Omelas’ı Bırakıp Gidenler: Le Guin’in Yarattığı Omelas Şehri ve İnsanları, Bize İnsan Doğası ve Psikolojik Etik Hakkında Neler Öğretebilir?”, Erişim Bağlantısı

Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. U. K. Le Guin, et al. (2020). Rüzgarın On İki Köşesi. Yayınevi: Ayrıntı yayınları. sf: 306-314.
  2. a b c d D. Özlem, et al. (2010). Etik -Ahlâk Felsefesi. Yayınevi: Say Yayınları.
  3. Türk Psikologlar Derneği. (2014). Türk Psikologlar Derneği Etik Yönetmeliği.

Yazar: Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

Theodore Sturgeon

Olağanı Aşan Bir Yazar: Theodore Sturgeon

Bilimkurgu yazarı Theodore Sturgeon, birçok kişi tarafından Microcosmic God adlı eserin yazarı olarak bilinir. Bu …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et