bilimkurgu kulubu

Edebiyat Üzerine

Tarih: 7 Eylül 2021 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Öte Dünyalar Gezgini: Ursula K. Le Guin

“Söz sessizlikte, ışık karanlıkta, yaşam ölürken; bomboş gökyüzünde uçarken parlar atmaca…” –Ea’nın Yaratılışı – Yerdeniz Büyücüsü

Ursula Kroeber Le Guin… Bu isim herkes için farklı anıların çağrışım noktasıdır şüphesiz. Ursula’nın herhangi bir eserini okuyan birinin duygu ve düşünceleri nasıl aynı kalabilir ki zaten? Her türlü ırkçılığa, ayrımcılığa, toplumsal kalıplarla şekillenen cinsel tahakküme, savaş bezirganlığına karşı takındığı özgürlükçü dik duruşuyla edebiyat dünyasının “aykırı” sesidir. Eserlerinde daima kadın kimliğinin onurunu savunan Ursula, yüzeysel politik çağrıların yerine bireyin samimi sorunlarını dile getirir. Bundan ötürü karakterleri sözüm ona mükemmel olmayı değil, “kendi” olmayı arzulayan sıradan insanlardır. Seksen sekiz yıllık yaşamına yirmi bir roman, on bir cilt kısa öykü, dört deneme derlemesi, on iki adet çocuk kitabı, altı cilt şiir ve dört adet de çeviri kitap sığdırmasının yanı sıra, yalnızca romanları ile 5 Locus, 4 Nebula, 2 Hugo ve 1 Dünya Fantezi Ödülü almış ve birçok yazara ilham kaynağı olmasıyla da edebiyat tarihinde kendisine değerli bir yer edinmiştir. İşbu yazımızda, hem sevgili Ursula’yı anacak hem de ailesinin kaleme aldığı eserlerdeki etkisini inceleyeceğiz.

İsminin kökeni Azize Ursula ve 11000 bakire efsanesine dayanmaktadır. Kelime anlamı Latince “küçük dişi ayı” olan ismin Ursula’ya babası tarafından verildiği rivayet edilmektedir. Zaten en büyük ilham kaynağı da ebeveynleridir. Babası Alfred Louis Kroeber, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de Kültürel Antropoloji üzerine çalışmalar yapmakta olan bir profesördür. Annesi Antropolog ve yazar Theodore Kroeber ise 1910 yılında eşinin ve birkaç arkadaşının hakkında çalışmalar yürüttüğü, bağlı bulunduğu kabilenin sağ kalan son üyesi olan Ishi (Yahi lisânında “insan”)‘yi anlattığı İki Dünyadaki Ishi (1961) adlı romanıyla tanınır. Bu çalışmasında kızı Ursula da kendisine yardım etmiştir. Ursula’yı yazar olarak etkileyen bir başka etken de ailesinin kökenleridir. Babası Alfred Louis Kroeber’in ataları Almanya’nın Thüringen bölgesinden ABD’ye gelen göçmenlerdir. Annesi Theodore Kroeber’in evlenmeden önceki soyadı ise Kracaw’dır. Onun ataları da Polonya’nın Krakow şehrinden 19. yüzyılda yine ABD’ye göç etmişlerdir. Hâliyle, Le Guin’in farklı kültürlere bakış açısının şekillenirken bu mozaik yapıdan etkilendiğini düşünmek gayet mümkün. Ayrıca, birçok konuda bilgiye erişebildiği ve düşüncelerini özgürce ifade etme imkânı bulduğu bir ortamda büyümek, yazar olarak dar kalıplara sıkışmasını engellemiştir. Yıllar sonra çocukluğunun hayatının geri kalanına etkisini şu sözlerle anlatır:

“Çocukluğum ‘mutluydu’ denilebilir. Annem ve babam sevgi doluydu, nazikti, zekiydi, üstelik büyük bir halam da vardı. Üç büyük ağabeyim etrafta dolaşır en küçükleriyle kavga edip dururdu. Ve ailemdeki herkes kız olmamdan dolayı gurur duyardı. Bu elbette bir kadın olmamdan memnun olmamı sağladı. Babam bir üniversitede profesördü. Biz 1930’un ekonomik buhranlı yıllarında Berkeley’de güzel bir evde yaşardık ve yazları da Napa Vadisi tepelerinde eski bir çiftlikte. Ben bir devlet okulunda okudum. İyi bir eğitim aldım. Etrafımızda pek çok ziyaretçi, pek çok konuşma, malzeme, her şey hakkında pek çok fikir, bolca kitap, bolca müzik ve hikâye anlatıcı vardı. Zihin hayatı canlı olabilecek biriydim. Bir şey sormak için düşünür ve eğlenirdim. İkinci Dünya Savaşı sırasında tüm kardeşlerim savaşa gitti ve yazları vadide yalnız başına geçmeye başladı. Sadece ben annem ve babam. Eski evde televizyon yoktu. Radyoyu açar savaş haberlerini dinlerdik. Bu sessizlikle geçen yazlarda bir genç kız olarak tepelerde dolaştım ne işim vardı ne gücüm. Yapacak hiçbir şey yoktu. Bu zamanlar benim için çok önemlidir. Ruhumun bundan sonra oluşmaya başladığına inanırım.”

Amerika’nın ilk kuşak antropologlarından olan babası Alfred Louis Kroeber’in fikirleri kızının yazdıkları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Savaşın, çocuklarına kadar ulaşmasının ve yaptığı çalışmalarının etkisiyle ırkçılık karşıtı bir tutum takınmıştır. Fakat bu fikirlerin asıl mimarı Alman asıllı Amerikalı antropolog Franz Boas‘dır. Yahudi olduğu için yaşadığı zorluklar sebebiyle 1887’de Amerika’ya yerleşen Boas, modern antropolojinin kurucusu olmasının yanı sıra, Amerika’da da öğretilmesi hususunda ilk adımları atan kişidir. Clark ve Chicago Üniversitelerinde de çalışmasına rağmen, özellikle Columbia Üniversitesi’nde yürüttüğü çalışmalarla kültürlerin dinamiklerine dair önemli noktalara değinmiştir. Öyle ki, zamanla Boas’ın yönetimindeki Columbia Antropoloji Bölümü, ABD’de antropolojinin başlıca merkezlerinden biri durumuna gelir. Dil ve Kültür kavramlarına getirdiği yenilikler, üzerinde durulması gereken bir öneme sahiptir. Amerika’nın Kuzeybatısında yaşayan Kwaikiutl kabilesini değerlendirdiği çalışmalarının neticesinde, hem “kültürel görecelik” kavramını ortaya atmış hem de doktora öğrencisi Edward Sapir‘in kurucularından olacağı Sapir-Whorf Dil Hipotezi‘nin önünü açmıştır. Bilindiği üzere Sapir-Whorf Hipotezi, Arrival filminde de işlenir. Düşüncelerin dil ile ilişkili olduğunu ve çok dilli insanların bu dil bilgileriyle farklı gözlemler yaptıklarını, bu nedenle dil ve düşünce yapılarının göreceli olduğunu savunur.

Alfred Louis Kroeber da hocasının yolundan devam ederek, özellikle Boas’ın yeni geliştirilen kültür kavramına ve “kültürel görecelik” teorisine odaklanır. 19. yüzyılın sonlarında yayılmacılar, emperyalist hırslarını haklı çıkarmak adına kültürel farklılıkları “aşağılık” olarak kabul etmeye ve Sosyal Darwinizm gibi teorilerle bu yaklaşımı bilimsel kanıtlarla haklı çıkarmaya çalışmışlardır. Bunun en bariz örneği ise dil ile bağlam arasında kurulan ilişkidir. Onlara göre Yerli Amerikalılar, zaman gibi temel bir kavramı dahi anlamaya muktedir değildir. Bu sebeple dillerinde buna karşılık gelen kelime de bulunmuyordur. Ancak Boas, radikal bir düşünceyle bütün bunlara karşı çıkmıştır. Alan temelli araştırmalara dayanarak insanların dilin şekillendirdiği farklı kültür dünyalarında yaşadıklarını, bunun da kurumları, estetik anlayışı, fikirleri ve doğru-yanlış kavramlarını yarattığını öne sürmüş; her toplumun kültürünü öğrenme ve öğretme yoluyla yeniden üretmesi gerektiğini savunmuştur. Zira hiçbir ırk diğerine karşı doğuştan gelen bir üstünlüğe sahip değildir.

Kroeber, kültürü “süperorganik” olarak nitelendirir. Bu fikre göre, herhangi bir grup insanın “medeniyetsel kazanımları”, biyolojik olarak nesilden nesle geçmemiş ve sadece öğretilmiştir. Şayet eğitime, kitaplara, rehberlere ve öğretmenlere erişimi yitirirsek, binaları nasıl inşa edeceğimizi, nasıl şiir yazacağımızı ve nasıl müzik besteleyeceğimizi bilemeyiz. Bundan dolayı, insanların yaratılmış bir donanım olduğunu düşünür; fakat aynı zamanda insanların, belirli şeyleri nasıl yeniden üretebileceğini sezgisel olarak bilmelerini sağlayan “kalıtsal bellek” diye bir şeye sahip olmadığının da farkındadır. Bu düşüncesini temellendirmek için de Fransa’dan alınan ve Çin’e götürülen bir bebeğin varsayımsal hikâyesini anlatır. Ona göre bebek, yetiştiği ortamdan ötürü ana dili olarak Çince’yi benimseyecek ve Fransızca’yı asla bilemeyecektir. Böylece, kültürün kalıtsal bir özelliğe sahip olmadığını öne sürer ve ırklar arasındaki kültürel farklılıkların göreceli olduğu görüşünü ortaya koyarak bir noktaya dikkat çeker. Kroeber’e göre, birinin insan nüfusu arasındaki doğal farklılıklarda ısrar etmesinin tek nedeni, mevcut durumu korumaktır: Toplumlar, ırksal ayrımcılık ve sömürgecilik üzerine kurulmuştur.

Ursula K. Le Guin

Yerdeniz Serisi, 1960’lı yıllarda yazılmaya başlandığında üçleme olarak tasarlanır. Fakat zaman içinde altı eser hâline gelir; Bunun nedeniyse Ursula’nın Yerdeniz’e olan inancını ve tutkusunu asla kaybetmemiş, hak ettiği sonu yazma isteğini yitirmemiş olmasıdır. Almanların tabiriyle “bildungsroman” olarak değerlendirilebilecek seriyi, Ursula da bir büyüme romanı olarak tanımlar.

“Sanırım Yerdeniz Büyücüsü’nün en çocuksu yanı konusu: Büyümek. Büyümek, benim yıllarımı alan bir süreç oldu; bu süreci otuzbir yaşımda tamamladım -ne kadar tamamlanabilirse; o yüzden de çok önemsiyorum. Çoğu genç de önemser. Ne de olsa esas işleri budur: Büyümek.”

Serinin ilk halkası olan Yerdeniz Büyücüsü, bizleri Yerdeniz adalarının mistik atmosferiyle buluşturur. Teyzesiyle büyüyen Ged adlı bir çocuğun yeteneklerini fark etmesiyle ve kendisi gibi yetenekli gençlerin bulunduğu bir okulda eğitim almasıyla devam eder. Bu bakımdan Harry Potter’la Ged’in benzerliği ilgi çekicidir. Ursula, Yerdeniz Büyücüsü’nün ardından beş kitap boyunca birçok başka karakterin de Ged’in yolculuğuna katıldığı bu uzun soluklu macerada büyüme, ölüm, yeniden doğum, hayal ve bilhassa özgürlük gibi kavramlara yeni bir yaklaşım getirir. Özenle yarattığı her bir karakterine özel birer yol çizer. Fakat meydana gelen olaylar asla yaşamdan kopuk değildir, yalnızca tahakküme karşı çıkmakta ve bireyin yolculuğuna imkân vermektedir. Yeni bir yol, yeni bir yaşam ve yeni bir dünya için…

Yerdeniz ülkesinde yaşayan insanların ergenliğe girdiklerinde yalnızca kendilerinin ve yakın çevrelerinin bileceği bir isim seçmeleri, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud‘un Totem ve Tabu adlı eserinde değindiği benzeri bir geleneği akla getirmektedir:

“Avustralya’da bir delikanlının erdirilme töreninde aldığı yeni ad kendisinin özel mülkünün bir parçası olur; bu ad tabudur ve gizli olarak saklanması gerekir.”

Ursula da yazdığı bir makalede And Dağları’nın Quechua dilini konuşan insanlarından bahsederek, dil-kültür ilişkisi bağlamında benzeri bir görüşü dile getirir. Zaten seride dikkat çeken diğer bir başka nokta da budur. Onlarca adadan meydana gelen Yerdeniz ülkesinde yaşanan olaylar, bizlere bambaşka kültür ve öğretileri sunarak her birinin kendi içinde özel bir bütünlük barındırdığını gösterir. Ursula’nın diğer eserlerine de yansıyan bu kalıplaşmış algıları yıkma isteği, nihayetinde yerleşik kültürün yalnızca öğrenilmiş bir yapı olduğunu ve aslolanın insan olduğu gerçeğini ortaya çıkarır.

Velhasıl, üzerine uzun uzadıya konuştuğumuz bütün bu çalışmalar, Berkeley, Kaliforniya’daki çocukluğu boyunca Ursula K. Le Guin üzerinde önemli izler bırakmış, eserlerinde kendine yer bulmuştur. Büyük olasılıkla onun dünya görüşünün temelini de oluşturmuştur. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın ana akım eserlerin gölgesinden çıkarak hak ettiği yere gelmesinde de yol haritası sunmuştur. İlk romanı Rocannon’un Dünyası 1966 yılında yayımlanan Le Guin’in eserlerinde, kültürel antropoloji çalışmalarının yanı sıra siyaset, psikoloji, sosyoloji gibi diğer sosyal bilim alanlarına ek olarak taoizm, anarşizm, feminizm, zen öğretileri ve Yunan mitolojisinin etkileri de görülmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere, kaleme aldığı bilimkurgu eserlerinde bilinçli olarak alışılmışın dışında hareket etmiş, fen bilimlerinin katı kurallarına uygun eserler veren bilimkurgu yazarlarının aksine, merkezine yalnızca insanı ve onun süreç içerisindeki gelişimini koymuştur.

Kurgu gereği başka gezegenlere dahi gittiğinde, bizim hikâyelerimizi anlatmasıyla yeni dalga akımının en önemli temsilcilerinden biri hâline gelmiştir. Hangi türde yazarsa yazsın, eserleri asla olağandışı kurgusal dünyalar yaratmaktan ibaret değildir. Yazma amacı daima ırk, etnik köken, cinsellik, sınıf gibi kavramlara dair önyargıların tartışmaya açıldığı düşünsel laboratuvarlar hazırlamak ve bu önyargıların üzerine eleştirel düşünmeye zorlamaktır. New York Times gazetesi muhabiri John Wray’e verdiği bir röportajda, “Onları (okuru) eğlendirmek iyi ve güzel,” der ve ardından şunu ekler; “Ama bu, onların düşünmelerini sağlıyor mu?” Belki de dünya görüşünü en güzel yansıtan cümle işte budur.

Kaynakça:

  • Philip W. Scher, “The Education of Ursula K. Le Guin”, The Conversation.
  • Maria do Rosario Monteiro, “Ursula K. Le Guin; literature and otherness”, Academia.
  • (Ayrıca bilimkurgukulübü, yazarın kişisel internet sitesi ve eserlerinden de yararlanılmıştır.)
  • Not: Bu yazı ilk olarak Lacivert Öykü ve Şiir Dergisinde yayımlanmıştır.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...