1987 yapımı RoboCop, kapitalizmin karanlık yüzüne ve teknolojik ilerlemenin insan ruhunu nasıl çürüttüğüne dair bir alegori olarak da değerlendirilebilir. Filmdeki Detroit, yolsuzlukla, suçla ve yozlaşmayla sarmalanmış bir kenttir; şirketlerin egemenliğinde, insanların makineleştiği bir sistemin resmini gösterir bize. Yönetmen Paul Verhoeven‘in diğer tanınmış bilimkurgu filmleri Total Recall ve Starship Troopers‘ta olduğu gibi bu filmde de insanların ve toplumun yozlaşması, medya eleştirisi ve karikatürize edilmiş bir distopik gelecek tasviri vardır. Ne var ki, filmde gördüğümüz bu distopik Detroit, aslında yalnızca bir kurgu değil kendi tarihinin de dramatik bir yansımasıdır. Gerçek Detroit de bir zamanlar teknolojinin merkezi, Amerikan Rüyası’nın en parlak yıldızıydı. Ancak tıpkı RoboCop’ın hikâyesindeki gibi bu parlaklık giderek paslandı, sistem içten çürüdü ve şehir sonunda kendi yarattığı teknolojik canavarın gölgesinde kaldı.
Detroit, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kanada sınırında, Michigan eyaletinde yer alan bir şehirdir. Büyük Göller bölgesindeki konumu sayesinde tarih boyunca ticaret açısından avantajlı bir merkez olmuştur. Zaten 1700’lü yıllarda şehrin kurulmasının en önemli nedeni de ticaret açısından bu avantajlı coğrafyadan yararlanmaktı. ABD, bölgeyi Fransızların elinden aldıktan sonra Büyük Göller’i denize bağlamak amacıyla Erie Kanalı’nı ve Baltimore & Ohio demiryolunu inşa etti. Bu iki büyük projenin ardından Detroit önemli bir ulaşım merkezi hâline geldi. Ticaret yollarının kesiştiği böylesine önemli bir liman kentinin, üretimin de merkezine dönüşmesi kaçınılmazdı. Şehre ilk gelen büyük üreticiler ilaç firmalarıydı. Dönemin dev ecza şirketleri merkezlerini ve üretim tesislerini Detroit’te kurdu. Ağır sanayinin temeli ise soba üretimiyle atıldı. O dönemde soba, tüm dünyada büyük önem taşıyan bir üründü ve Detroit’te üretilen sobalar dünyanın dört bir yanına gönderiliyordu. Bu nedenle şehir, 1800’lerin sonunda dünyanın soba başkenti olarak anılmaya başlandı.

1800’lerin sonu, aynı zamanda otomobillerin seri üretime geçmeye hazırlandığı bir dönemdi. 1886’da Carl Friedrich Benz, modern otomobillerin atası sayılan üç tekerlekli ilk aracını Almanya’da üretti. Ancak otomobil üretiminde devrimi gerçekleştirecek kişi Henry Ford oldu. Ford, otomotiv sektörünün yanı sıra üretim anlayışında da köklü bir değişim yarattı ve tüm bu dönüşümün merkezi Detroit’ti. O dönem soba üretiminde kullanılan dökme demir, motor bloğu yapımı için hazır bir altyapı oluşturuyordu. Çünkü motor blokları da dökme demirden üretiliyordu. Bu nedenle Henry Ford, hem merkezi konumu hem de sanayi altyapısı nedeniyle 1903 yılında Detroit’te ilk otomobil fabrikasını kurdu.
Fabrikadaki seri üretimi arttırmak için yenilikçi yöntemler aradığı dönemde çıktığı bir doğa yürüyüşü sırasında orman işçilerinin çalışma yöntemini uzun uzun izledi ve aradığı yöntemi buldu. Orman işçileri ağaçları kestikten sonra akarsuya bırakıyordu ve akarsuda bir süre yüzen ağaç gövdeleri, ırmak kıyısındaki ilk istasyonda toplanıp kabuklarından arındırılıyor ve ardından da diğer istasyonda sıradaki işlemin yapılması için yeniden akarsuya bırakılıyordu. Ford, 1910 yılında Highland Park fabrikasında bu sistemden esinlenerek uyguladığı seri üretim bandı sistemiyle üretim süresini kısaltarak kapasiteyi artırdı. Yöntem, vasıfsız işçilerin bile kısa sürede üretime katılmasını sağladı. İşçiler ürünün tamamı yerine sadece belirli bir parçasına odaklanıyordu; örneğin direksiyon montajı gibi. Böylece üretim hem hızlanıyor hem de ucuzluyordu.

Sistem, sanayide olduğu kadar ekonomide de bir dönüm noktasıydı. Ford’un en kritik hamlesi, üretimdeki işçileri aynı zamanda istikrarlı tüketicilere dönüştürmesiydi. Üretilen ilk model olan Ford T’nin başat hedef kitlesi de onu bizzat üreten işçilerin kendisiydi. İşçilerin kazandığı maaş tüketime geri dönüyor, böylece üretim ve talep arasında kendi kendini besleyen bir döngü oluşuyordu. Ford’un başarısı diğer üreticilerin de ilgisini çekti. Otomotiv sektörüne yönelik hazır altyapı ve yan sanayi olanakları, birçok markayı Detroit’e çekti. Şehir kısa sürede “Motor City” unvanını aldı. Art arda açılan fabrikalar iş gücü talebini artırdı. Şirketler, işçileri kendine çekebilmek için daha yüksek maaşlar teklif etmeye başladı. Bu rekabetin sonucu olarak Henry Ford, çalışanlarına rakiplerinin iki katı maaş vermeye başladı. Bu strateji kısa vadede işe yarasa da uzun vadede sürdürülebilir değildi. Çünkü rakipler de maaşları artırınca işverenler yeni çözümler aramaya başladı. Tam bu noktada, Amerika tarihine “Büyük Göç” olarak geçen olay devreye girdi.
1921 ve 1924’te ABD hükûmeti, dış göçü kısıtlayan yasalar çıkardı. Bu durum işverenleri, daha önce çalıştırmaktan kaçındıkları siyahi Amerikalıları istihdam etmeye zorladı. Böylece Güney eyaletlerinden Kuzey’in sanayi şehirlerine milyonlarca siyahi vatandaş göç etmeye başladı. Güney’de, köleliğin kaldırılmasından sonra bile siyahiler Jim Crow Yasaları adı altında sistematik ayrımcılığa maruz kalıyordu. Buna karşılık, sanayileşen Detroit gibi şehirlerde iş olanakları umut ışığı olmuştu. 1900’de 285 bin olan Detroit nüfusu 1920’de 1 milyona, 1930’da ise 1,5 milyona ulaştı. Otomotiv sanayisi sayesinde Detroit, ABD’nin en büyük dört şehrinden biri hâline geldi. 1930’lardan 1950’lere uzanan süreçte şehir, âdeta bir bilimkurgu ütopyasını andırıyordu: krom kaplı arabalar, neon ışıklı bulvarlar, geleceğin sembolü gökdelenler… Detroit, teknolojiyle yükseliyor; Amerika’nın ilerlemesinin en somut hâlini yansıtıyordu.

1950’lerde otomobil kültürü ABD’de bir yaşam biçimine dönüştü. Her altı Amerikalıdan biri ya doğrudan ya da dolaylı biçimde otomotiv sektöründe çalışıyordu. Bu dönemde “her çalışanın bir otomobili olmalı” düşüncesi yaygınlaştı. Arabaya servis yapan restoranlar, oto sinemalar ve banliyö yaşamı kültürün bir parçası hâline geldi. Detroit bu yıllarda 1 milyon 850 bin nüfusla zirveye ulaştı. Ancak bu büyümenin gölgesinde derin sosyal fay hatları da oluşmaya başlamıştı. Büyük Göç ile gelen siyahi işçiler, beyaz nüfusla iş rekabetine girmişti. Şehirde beyazlar iyi bölgelerde yaşarken, siyahiler altyapısı yetersiz mahallelere sıkıştırılmıştı. RoboCop filmindeki yozlaşmış OCP şirketi, işte bu dönemin bir alegorisidir. Tıpkı filmde olduğu gibi, gerçek Detroit’te de halkın güvenliği ve geleceği bazı çıkar odaklarının eline bırakılmıştı.
Bu eşitsizlik, 1943 yılında büyük bir ayaklanmayla patladı. Bir parkta beyazlarla siyahlar arasında çıkan kavga, kısa sürede büyüdü ve tüm kente yayıldı. Olaylar kontrolden çıkınca ordu müdahale etti. 34 kişi öldü, 433 kişi yaralandı, 1.800 kişi tutuklandı. Sorunlar çözülmedi; tam tersine derinleşti. 1967’de Detroit Ayaklanması olarak tarihe geçen olaylar patlak verdi. Bu kez 43 ölü, 1.200 yaralı, 7.000 tutuklu ve 2.000’den fazla yanmış bina vardı. Aynı dönemde Detroit’in otomotiv endüstrisi de gerilemeye başlamıştı.

1973’te Orta Doğu’da yaşanan Yom Kippur Savaşı, Detroit’in kaderini belirleyen kırılma noktalarından biri oldu. Savaş sonrası Arap ülkeleri, İsrail’i destekleyen ABD’ye petrol ambargosu uyguladı. Petrol fiyatları varil başına 3 dolardan 12 dolara yükseldi. Bu küresel enerji krizi Amerika’yı durgunluğa soktu ve yakıt tasarrufu öncelikli hâle geldi. Amerikalıların “büyük motorlu, fazla yakıt tüketen” otomobillere ilgisi azaldı. Bunun yerine küçük, ekonomik Japon araçları popülerleşti. 1973 öncesine kadar dünyanın en büyük otomobil üreticisi olan General Motors, bu unvanını Toyota’ya kaptırdı. Üretim azaldı, fabrikalar Asya’ya kaydırıldı. Şirketlerin şehirden çekilmesiyle birlikte zengin kesim ve nitelikli iş gücü de Detroit’i terk etti. 1980’e gelindiğinde şehir, 10 yıl içinde 350 bin kişi kaybetmişti. Nüfus azaldıkça vergi gelirleri düştü, altyapı ve sosyal hizmetler çökmeye başladı. Yoksulluk, suç ve işsizlik arttı.
1987’de RoboCop gösterime girdiğinde, Detroit çoktan filmdeki hâline bürünmüştü. Yoksulluk, işsizlik, uyuşturucu ve suç oranları ülke genelinin kat kat üzerindeydi. Filmdeki “Delta City” projesi yani özel şirketlerin kenti yeniden inşa etme girişimi aslında Detroit’in 1980’lerde başlattığı kentsel dönüşüm projelerine bir göndermeydi. Fakat bu projeler, tıpkı filmdeki gibi halkı dışlayan, yoksul mahalleleri yerinden eden politikalarla yürütüldü. RoboCop’un hikâyesi, sistemin simgesi olan bir figürün yani bir polisin makineye dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm, aslında Detroit halkının kendisini temsil eder: Kalkınmasını ve zenginleşmesini sağlayan teknolojiyle iyice bütünleşip insanlığını kaybeden bir kitle… Detroit’in fabrikalarında çalışan binlerce insan, bir zamanlar ürettikleri makinelerin soğuk metaline benzer hâle geldi: ruhsuz, kimliksiz, işlevsel… Şehir artık bir organizma değil, bir makineydi ve her dişlisi paslanmaya başlamıştı.

Bu kısır döngü 2013’te doruğa çıktı: Detroit, 15 milyar dolarlık borçla resmen iflas etti. ABD tarihinin en büyük şehir iflası olarak kayıtlara geçti. Bugün Detroit’in nüfusu 620 bin civarında. 1950’lerdeki seviyesinin üçte biri. Kentte hâlâ binlerce boş ev bulunuyor. Evler komik derecede düşük fiyatlara satılsa bile kimse yerleşmek istemiyor. Bir zamanların Amerikan Rüyası’nın simgesi olan şehir, bugün dünyanın en büyük hayalet kasabalarından biri olarak anılıyor. Tıpkı RoboCop’taki gibi şehir artık şirketlerin ve suç çetelerinin arasında paylaşılan bir hayalet kentten ibaret.
Bugün Detroit hâlâ kendini yeniden tanımlamaya çalışıyor: sanat galerileri, teknoloji girişimleri, yenilenmiş endüstriyel alanlar göze çarpıyor ama o eski Motor City’nin ruhu asla geri dönmedi. Yine de, tıpkı RoboCop’ın sahnelerinde olduğu gibi, Detroit de artık metal ve teknoloji yönüyle değil insani yönleriyle küllerinden doğmanın bir yolunu arıyor. Bu yeni Detroit, kimliğini teknoloji ve ekonomik gelişmişlikten ziyade sanat ve spor gibi daha insani alanlarda inşa etmeye çalışıyor. İşe yarayıp yaramayacağını ise zaman gösterecek.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
