Crimes of the Future

Cronenberg’in Dönüşü: Crimes of the Future

David Cronenberg’in uzun bir aradan sonra bilimkurgu hayranları tarafından beğenilen o nev-i şahsına münhasır tarzına dönüşünü müjdeleyen Crimes of the Future, distopya, bilimkurgu, psikolojik gerilim ve korku unsurlarını ustaca harmanlanıyor. BAFTA dâhil 77 ödüle ve 92 adaylığa sahip becerikli yönetmenin “beden korkusu” tarzına aşina olmayanlar için film oldukça eğreti ve yavan gelebilir. Filmin başrollerini Viggo Mortensen, Léa Seydoux ve Kristen Stewart paylaşıyor. Cronenberg’in kendine has o metaforik anlatımıyla evrim, sanat ve makineleşme kavramlarını incelediği bu yapım, karaya vuran gemi sahnesinden de anlaşılabileceği üzere bir distopyada geçiyor.

İnsan vücudunun sürekli değişime uğradığı yakın gelecekte kendiliğinden hiçbir görünür fonksiyonu olmayan organlar oluşuyordur. Bu durum da yeni bir sanat akımı doğurmuştur; bu akımın merkezinde ise performans sanatçıları Saul Tenser ve yardımcısı Caprice vardır. Bu ikili, yeni organların çıkarılmasını sahneleyen şov amaçlı ameliyatlar düzenler. Modern sanat eleştirisi yapmaktan geri durmayan Cronenberg, sanatın ne olduğunu ve ne kadar ileri gidebileceğini, hatta sanat yapmak için insan vücudunun adeta bir “tuval” gibi kullanılıp kullanamayacağını sorguluyor. Her üretim sanat mıdır? Sanatçı, sanat yaparken acı çekmeli midir? Yeni organ üretirken acı çeken Saul, bir sanatçı mıdır? Haz alma amacıyla da yapılan bu operasyonlarla Cronenberg, hedonizme ve insanın istediği hazza ulaşmak için ne kadar ileri gideceğine temas ediyor. Sonuçta Timlin’in dediği gibi: “Ameliyat, seksin yeni hâli…

Bu noktada Lang (Scott Speedman) karakterine de bir parantez açmak gerekiyor. Teknoloji ve insan evriminin bu kadar iç içe geçtiği noktada gizemli bir örgütün lideri olan Lang, insanlığın plastik (endüstriyel atık) yiyerek evriminin bir sonraki basamağına geçmesini savunuyor. Dolayısıyla örgütün temel yiyeceği endüstriyel atıklardan oluşan zehirli, mor bir kalıp şekerleme. Ancak hükümet, Lang’ın evrim hakkındaki düşüncelerine karşı. Küresel ısınma ve endüstrileşmenin dünyamızı getirdiği noktada sıkı bir hükümet eleştirisi yapan Cronenberg, bir distopyada görebileceğimiz üzere değişime kapalı hükümet göndermesi yaparak George Orwell’e de saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmiyor.

Teknoloji, makineleşme ve insan birleşmesine ise şöyle bir yorum getiriyor: “İnsanı makineden ayıran şey nedir?” Bu ameliyatlarla birlikte insan ve makine arasındaki çizgi ile gerçek ve hayal arasındaki çizgi iyice kayboluyor. İnsan vücudunu değiştirerek mükemmeliyete ulaşma çabaları esnasında Cronenberg, etik değerlerimizi de sorguluyor ve insanlığımızı kaybedip kaybetmediğimizi metaforlarla anlatıyor. Filmin sonunda ise normal yiyecekleri yemekte zorlanan Saul, mor kalıbı yemeye karar veriyor ve ilk kez olsun yemek yemekte zorlanmıyor ve gözlerinden bir damla süzülüyor. Saul böylece evriminin bir sonraki aşamasına geçmiş oluyor ve bize de şu soruyu sormak düşüyor: “Saul bir insan mı, yoksa bir makineye mi dönüştü?

Filmin yönetmenliği ve sinematografisi oldukça başarılı. Cronenberg, görüntü yönetmeni Douglas Koch ile birlikte retro-fütüristik, “garip” ve kendine özgü bir atmosfer yaratmayı tekrar başarıyor. Filmin temposu biraz ağır ilerlese de kurgu ile oldukça uyumlu; bu da gerilim ve gizem atmosferini canlı tutmayı sağlıyor. Oyunculukların da gayet yeterli olduğunu söyleyebiliriz, özellikle Cronenberg’in defalarca birlikte çalıştığı Viggo Mortensen. Sanat, acı ve tatmin üçgenindeki duyguları bize çok iyi aktaran Viggo, rol arkadaşları ile mükemmel bir uyum yakalıyor. Oldukça sert eleştiriler ve metaforlara sahip filmin kötü yanları da yok değil elbette. Özgün fikirlerle yola çıkan film, bu fikirlerin işlenişinde bazen yavan kalabiliyor ve kurgu tam oturtulamamış hissi verebiliyor. Bazı kavramlar yüzeysel geçildiği ve yeterince derin işlenemediği için insanın kafasında, “Bu fikir daha akıcı işlenemez miydi?” düşüncesinin oluşmasına neden oluyor. Filmde çok fazla olay oluyor ve bunlar bir yere bağlanmıyor. Finali ise açık uçlu.

Gösterimini yaptığı 2022 Cannes Film Festivali’nde salonu terk eden izleyicilerden de anlaşılacağı üzere film, rahatsız edici bir yapıt ve amacına ulaştığını da söyleyebiliriz çünkü insanları rahatsız etmeden bir düşünceyi nasıl insan beynine yerleştirebilirsiniz? Cronenberg’in bir derdi olduğu belli ve “sabun köpüğü” diye tabir edilen bir film çekseydi, derdini bu denli etkili anlatamayabilirdi. “Thought-provoking” (düşünmeye teşvik eden) olarak nitelenen bu tarz filmler gerçekten de amacına ulaşabiliyor. Film özelinde evrim, sanat, teknoloji, transhümanizm, insanlık ve türümüzün geleceğine dair kafa yormaktan kendimizi alamıyoruz…

Yazar: Alp Kütükçü

Çocukluğundan beri Küçük Yeşil Adam'ın peşinde. "Wake up, Neo..."

İlginizi Çekebilir

Dr. Strangelove

“Dünyanın Sonu” Temalı Bilimkurgu Filmleri #1

Düşünmeye başladığımızdan beri sonumuzun nasıl geleceğini hep merak ettik. Kıtlık, kısırlık, salgın, aşırı üreme, küresel …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin