2000’li yıllar, Türkiye için müthiş bir dönüşüm dönemiydi. 2000 yılında Galatasaray’ın kazandığı UEFA kupası ve 2002 yılında milli takımımızın dünya kupası üçüncüsü olması ile sporda, Sertab Erener’in Eurovision’u kazanması ile sanatta, AB ile başlayan müzakerelerle siyasette Türkiye, Batılı standartlarda bir ülke olma yoluna girmiş, dönemin dünyadaki parlayan yıldızlarından birine dönüşmüştü. Sinemamız da o dönemde üzerindeki ölü toprağını atmış ve çekilen birbirinden güzel filmlerle dünya çapında tanınır olmuştu. 2004 tarihli G.O.R.A. da sinemamızdaki atılımın bilimkurgusal bir yansımasıydı. The Matrix, The Fifth Element gibi yabancı yapımları tiye alan Cem Yılmaz, Ömer Faruk Sorak imzalı yapım, dönemin standartları için kaliteli bir bilimkurgu ve komedi örneğiydi.
2000’li yılların göze çarpan bir fırtınası daha vardı: Mehmet Ali Erbil. 2000’li yıllar, Türk televizyon ve sinema sektöründe bir tür Mehmet Ali Erbil çağı olarak anılabilir. O dönem hangi kanalı açsanız ya bir dizide başroldeydi ya bir yarışma programının sunucusuydu ya da başka programların sıklıkla konuğuydu. Buna ek olarak sinema filmlerinde de karşımıza çıkıyordu. Reytingi düşen dizilerde veya programlarda çözüm Mehmet Ali Erbil’i yapıma dâhil etmekti. Sinema yapımcıları içinse gişe garantili bir isimdi. O dönem kendi oynadığı Digiturk reklamında bile bu durumu parodiye dönüştürmüş ve “Ben mecbur muyum haftanın her günü Mehmet Ali Erbil’i izlemeye?” repliği ile hem kendisiyle dalga geçiyor hem de sektörün durumunu özetliyordu. O dönemde Erbil, Hababam Sınıfı, Maskeli Beşler, Keloğlan gibi Yeşilçam klasiklerinin yeniden çevrimlerinde başrolde oynuyor, Hırsız Var, Ömerçip gibi özgün yapımlarda da görülüyordu. Yazımızın konusu olan Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu ise başrolünü yine onun oynadığı bir devam filmiydi.

2006 yılında vizyona giren Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu, adından da anlaşılacağı gibi 1982 tarihli kült film Dünyayı Kurtaran Adam’ın devamı olmayı amaçlıyordu. Ancak ortaya çıkan sonuç, hem selefinin özünü kavrayamayan hem de çağdaş örnekleri kötü taklit eden bir yapımdı. Cem Yılmaz’ın G.O.R.A. ile yakaladığı başarıyı kopyalamaya çalışan film, mizahi unsurları ve karakter yapısını doğrudan bu yapıma öykünerek kurguladı. Ne var ki bu öykünme yalnızca şekilsel düzeyde kaldı; içerik olarak ne G.O.R.A.’nın zekâsına ne de Dünyayı Kurtaran Adam‘ın samimi çabasına ulaşabildi. Yönetmenliğini Kartal Tibet’in üstlendiği film, Dünyayı Kurtaran Adam‘ın mirasını sürdürmekten çok onu karikatürleştirip ucuzlatan bir iş olarak geçti tarihe..
Film, daha ilk pazarlama stratejisiyle bile G.O.R.A. özentisi olduğunu hemen belli ediyordu. Cem Yılmaz’ın filminde kullanılan “Bir Uzay Filmi” sloganına karşılık, bu film “A Milli Uzay Filmi” sloganını sahiplenerek hem taklit olduğunu ortaya koyuyor hem de milli bir iddia öne sürüyordu. Ancak içerik olarak bu iddianın çok gerisinde kalıyordu. Çünkü G.O.R.A., özgün senaryosu, karakter gelişimi ve zekice yazılmış diyaloglarıyla türün klişelerini akıllıca kullanırken, Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu bu klişelere teslim oluyordu. Millilik iddiası ise yalnızca bir etiketten ibaretti. İçeriğinde yerli bilimkurgu üretimine dair bir katkı ya da vizyon yoktu. Yerli öğeler, özgün bir uzay mitolojisi yaratmak için değil, yalnızca alaycı bir mizah için kullanılıyordu. Bu da filmi temelsiz bir gösteriye dönüştürüyordu.

Film, en başta selefini anlayamamıştı. Dünyayı Kurtaran Adam genellikle çöp film veya absürt sinemanın bir örneği olarak anılsa da, filmi yaratanların niyeti aslında bu değildi. Daha önceden çekim macerasını anlattığımız filme bakarsak, aslında ortada uzay operası yapma çabası içinde olan bir ekip vardı. Dönemin sınırlı imkânlarına rağmen ciddi bir prodüksiyon gerçekleştirmeye çalışılmıştı. Görkemli setler kurulmuş, kostümler özel olarak dikilmişti. Ancak bir doğal afet sonucu setlerin yıkılması ve bütçe sıkıntısı nedeniyle Star Wars gibi yapımlardan görüntüler alınmak zorunda kalınmıştı. Yani bugün filmi absürt bir kült hâline getiren tüm o unsurlar, yapımcıların bilinçli tercihlerinden ziyade kaderin bir oyunu olarak ortaya çıkmıştı.
Bu noktada Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu, söz konusu tarihi bağlamı tamamen ıskalayarak ilk filmin ciddiyetini görmezden geliyordu. İkinci filmdeki absürtlük ise ironik bir yaratım sürecinin değil, bu yanlış anlamanın ürünüydü. İlk filmdeki dramatik ton ve kahramanlık anlatısı, devam filminde yerini uzayda otopark mafyası gibi fikirlerle örülü yapay ve anlamsız bir parodiye bırakıyordu. Bu da filmi kült olmaktan çok kötü kılan en önemli etkendi. Filmin sorunları yalnızca G.O.R.A.’nın başarısından cesaret alınarak yapılmış kötü bir taklit olmasıyla da sınırlı değildi. Teknik anlamda da büyük sorunlar vardı. Görsel efektler, dönemin teknolojisi için bile vasatın altındaydı; kurgusu temposuz ve dengesizdi. Mizah anlayışı ise Cem Yılmaz’ın ironik ve kültürel referanslarla bezeli zekâsına yaklaşmak bir yana, çoğunlukla sığdı.

Tıpkı G.O.R.A.’da Cem Yılmaz’ın Arif ve Komutan Logar rollerini oynaması gibi, bu filmde de Mehmet Ali Erbil hem iyi hem de kötü karakterleri canlandırıyordu. Ancak bu tercih, başarılı bir oyunculuk gösterisi şöyle dursun zorlama bir espriye dönüşüyordu. Erbil’in performansı zaman zaman parlamaya yaklaşsa da, senaryonun zayıflığı ve karakter derinliğinin olmaması çabaları boşa çıkarıyordu. Ayrıca burada önemli olan yalnızca çifte karakter oynanması değil, bu karakterlere can veren anlatının ne kadar işlevsel olduğudur. G.O.R.A.’da bu ikilik bir tema üzerinden gelişiyordu. Aynı oyuncunun zıt kişilik özelliklerine sahip iki karakteri canlandırmasının filme hizmet eden bir anlamı vardı. Ancak bu durum, Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu’nda basit ve şekilsel bir numara olarak kalıyordu.
Mizah da benzer şekilde yüzeysel ve bayağıydı. Zekice yazılmış esprili diyaloglar ve sosyal hiciv yerine, belden aşağı kaba espriler ve bağlamdan kopuk absürtlükler hâkimdi. Bu da filmi, izleyicide hayal kırıklığı yaratan bir deneyime dönüştürüyordu. Filmin aslında en büyük açmazı, ne olmak istediğine tam olarak karar verememesiydi. Bir yandan ilk filmin nostaljisini taşıyıp kültleşmiş replik ve sahnelere gönderme yapıyor, diğer yandan da modern Türk sinemasının popüler akımlarını taklit ederek geniş kitlelere ulaşmak istiyordu. Ancak söz konusu yapı, filmde hem dramatik bütünlüğü hem de mizahi tutarlılığı zedeliyordu. Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu, ne gerçek bir devam filmi ne saygılı bir parodi ne de kendi başına ayakta durabilecek özgün bir eser olabiliyordu. İlk filmin trajikomik kaderinden doğan kült etkisini yanlış anlamış, G.O.R.A.’nın başarısını eksik çözümlemiş, tüm bunların sonucunda da izleyiciyi ne güldürebilmiş ne de düşündürebilmişti.

Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu, ülkemizde tür sineması üretmenin zorluklarını bir kez daha gözler önüne seriyordu. “A Milli Uzay Filmi” sloganıyla büyük beklentiler yaratılmış, ancak içerik açısından bu beklentiler karşılanamamıştı. İlk filmin ‘aklınca’ parodisini yapan ama bunu yeterince bilinçli ve yaratıcı bir şekilde gerçekleştiremeyen eser, aynı anda hem nostaljiden hem de komediden beslenmeye çalışırken iki kaynağın da gücünü yitirmesine neden olmuştu.
Velhasılıkelam, 2000’lerin popüler kültür dinamiklerini yanlış anlayan ve sinemaya da yanlış aktaran bir projeydi. Mehmet Ali Erbil’in o dönemki popülerliğine yaslanan, Dünyayı Kurtaran Adam’ın kült mirasını devralıp G.O.R.A. formülüyle yeniden üretmeye çalışan ama her iki yapımın da ruhunu kavrayamayan bir iş olarak hafızalara kazındı. Türk sinemasında bilimkurguya dair yapılması gerekenin değil, yapılmaması gerekenin bir örneğiydi…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
