“Dünyadaki diğer yaşam alanlarının toplamından daha büyük, dev bir siyah boşluk… Burada yaşam var, ama bildiğimiz gibi değil.” -David Attenborough
Klasik Uzay Yolu’nun “Karanlıktaki Şeytan” (“The Devil in the Dark”, 1967) bölümünde Atılgan mürettebatı, Janus VI isimli madencilik kolonisindeki gizemli ölümleri araştırmak üzere gezegene iner. Uzun süren kafa karışıklığı ve araştırma sonucunda “katilin” Horta adında silisyum temelli bir yaratık olduğunu keşfederler. Bu yaratık sadece kendisine ait olan yumurtalarını korumaya çalışmaktadır ve bölümün başında yansıtıldığı gibi kana susamış bir canavar değildir. İnsanlık karbon temelli bir gezegenden başka bir dünyaya ulaştığında, o ana kadar sadece kendisi gibi karbon temelli varlıkları yaşamdan saymıştır. Ancak ilk kez bilinç sahibi ve karbon temelli olmayan bir varlıkla karşılaşmak mürettebatı şaşırtır zira Horta, biyokimyasal sınırların ötesine geçmiş bir yaratıktır. Horta hem varlığının temeli hem de bilinçli oluşuyla insanlık için yaşamın nasıl görünmesi gerektiğine dair kalıpların dışındadır. O, bizim gibi olmayan bir zekâdır.
Stanislaw Lem, bu Uzay Yolu bölümünün yayımlanmasından altı yıl önce kaleme aldığı Solaris romanında yine bilinçli varlıklarla ilgili tüm kalıplarımıza meydan okuyan bir gezegenden bahseder: Solaris gezegeni. Solaris’in biri mavi, diğeri de kırmızı olan iki uydusu vardır. Mavi uydusu kaybolduğunda kırmızı gün başlar; kırmızı kaybolunca da mavi. Gezegen, yörüngesinde sabit değildir; bazen yıldızına çok yaklaşır, bazen uzaklaşır. Bu kararsız yörüngesine rağmen hâlâ hayattadır. Defalarca Solaris’i çözmeye çalışan dünyalılar, onu tam olarak anlayamamıştır. Çünkü Solaris’i kontrol eden bambaşka bir şey vardır; insan aklının bunu kavraması uzun zaman almıştır. Çünkü tıpkı Uzay Yolu’ndaki Horta gibi, Solaris’in de jelimsi yapıda bir okyanusu vardır ve bu okyanusun da kendine ait bilinci bulunmaktadır.

İnsanlar yüzyıllar boyu kendilerini anlamak ve dünyadaki yerlerini anlamlandırmak için evrenin yaradılışını konu edinen (kozmonoji) mitler üretmişlerdir. Mesela Yakama yaradılış mitinde her şeyin başlangıcı sudur. Benzer biçimde Babil yaradılış mitinde önce iki tanrı vardır, Apsu ve Tiamat, tatlı su ve tuzlu su tanrıları. Tevrat/ Eski Ahit’te, “Ve yeryüzü boştu, şekilsizdi; karanlık derinliğin üzerindeydi ve Tanrı’nın ruhu suların üzerinde dolaşıyordu” (Yaratılış 1:2) ifadesiyle karşılaşılır. Türk mitolojisinde de başlangıçta her yer sudan ibarettir, tanrı Ülgen bu suyun üzerinde uçar.
Bu örneklerin tümü suyun yaşamın ve yaradılışın temeli olduğu fikrine dayanır. Solaris de yaradılış mitlerine benzer bir biçimde yaşamın ana kaynağı olan bir Bilinçtir / Varlıktır. Başlangıçta gezegene gelen araştırmacılara kayıtsız olan bu okyanus, araştırmacılar onunla ilişki kurdukça karşılık vermeye başlar. (Godwin, 2008). Araştırmacıların zihinsel süreçlerini analiz ederek onların duygu ve düşüncelerini sentezler ve bu bilgiler ışığında yapay varlıklar (humanoidler) yaratır. Bu varlıklar, araştırmacıların zihninden “izinsizce” (Lem, 2020) alınmış hatıraların fiziksel bir replikasıdır. Söz konusu replikalar gerçekmiş gibi görünüp hissettirseler de, aslında okyanusun yarattığı bir fantazmagoriadan ibarettir.

Ancak bu illuzyonlar araştırmacıların kendi benliklerine Solaris üzerinden ulaşmalarına bir engel değildir. Aksine, replikalar araştırmacıların alegorik bir aynasıdır (Suvin, 1988). Zihinlerinde bastırılmış travmalardan beslenir ve benliklerinin hasar görmüş merkezlerine nüfuz eder. Her biri araştırmacıların yansımasıdır. Tıpkı Narcissos mitindeki gibi araştırmacılar, Solaris’in okyanustan ürettiği yansımalarına bakarak bir anlamda kendi sonlarını da hazırlar. Nietzsche’nin, “Eğer uzun süre bir uçuruma bakarsan, uçurum da sana geri bakar,” sözünün bir sağlaması gibidir Solaris. Weinstone bu durumu “insanseverlik kisvesine bürünmüş yıkıcı bir narsizm” (1994, s 179) olarak tanımlar. Araştırmacılar her ne kadar Solaris’i dışsal bir evren olarak tanımlasa da, zihinlerindeki anıların dinamik bir yeniden üretimi gezegeni aslında bir içsel evrene dönüştürür. Bu içsel evren, araştırmacıların bastırdıkları tüm karanlık yönleriyle hem fiziksel hem de ruhsal olarak mücadele etmelerine neden olur.
Tüm bu içsel ve dışsal mücadele ise elbette tesadüf değildir çünkü “evrenin sırlarını anlamak için önce kendimizi anlamamız gerekir” (Godwin, 2008). Solaris bunu araştırmacılara yarattığı illuzyonlarla defalarca anlatmaya çalışır. Ancak araştırmacılar okyanus formundaki bu kudretli bilinci fark ettiklerinde artık çok geç olacaktır. Wargo’ya göre “her algı nesnesi hayal gücünde kopyalanarak bir ikiz kazanır” (2015). Bu ikizler asıllarının birer “haritası” gibidir. Nasıl haritalar şehirlerin ve ülkelerin sadece birer temsili iseler, “konuklar/ ziyaretçiler” de Solaris araştırmacılarının zihinlerinde “iyi yaılıtılmış” ve tam da bu yüzden “yeniden üretilmesi daha kolay” olan hatıralardır (Grabarczyk, 1994, s. 75). Bu hatıralar kullanılarak oluşturulmuş humanoidler, gezegenin insanlarla iletişim kurma çabası olarak görülebilir. Ancak bu iletişim en baştan hasarlıdır; hatta iki tür arasındaki iletişim kurma başarısızlığı ile tanımlanabilir.

Lem, insanın aşırılığını ve varlığını anlamlandırma çabasının nelere yol açabileceğini Solaris gezegeni üzerinde hâkimiyet kurmaya çabalayan insanın çaresizliğinin acı bir portresini çizerek işler. Snow, “Bütün yıldızlara, bütün gezegenlere birer ad verdik, oysa belki hepsinin kendi adı vardı,” der (Lem, 2020, s. 213). İnsanın benmerkezciliği ve anlayamadığını ehlileştirme çabası ile araştırmacılar Solaris’in bilinçli benliği karşısında gülünç duruma düşerler. Solaris’le en baştan kurmaya çalıştıkları (Uzay Yolu bölümündeki madencilerinkine benzer türden) sahip-köle dinamiği bir iletişim değil, bir tür tahakküm kurma ilişkisidir. Bu nedenle en başından beri yanlıştır. Zira Solaris, kendi bilincine ve yaratıcı / yok edici güce sahiptir. Araştırmacılar ne yaparlarsa yapsınlar onun karşısında yetersiz kalacaklardır.
Üstünde durulabilecek bir başka nokta ise robotlardır. Kitabın gerisinde çok belirtilmese de istasyondaki yardımcı robotlar çalışmaz hâldedir. Araştırmacılar onları kendileri mi kapatmak zorunda kalmışlardır yoksa robotlar işlevsiz hâle mi gelmiştir bu açık değildir. Belki de Solaris, robotları bozarak insanlarla arasındaki inorganik ilişkiyi ortadan kaldırmak ve iletişimi bir nebze daha doğal hâle getirmek istemiştir? Solaris, insanın içsel karanlığı ile yüzleşmesini sağlayan bir alandır. Doğayla (bilinmeyenle) kurulan ilişkinin sınırlarını bir anlamda tevazuyla çizer Lem. Yine İngiliz doğa tarihçisi ve yapımcı David Attenborough’nun alçakgönüllü sözleri bu farkındalığı vurgular:
“Denizi ilk kez küçük bir çocukken gördüğümde, onu insanlığın faydası için ehlileştirilmesi ve denetim altına alınması gereken geniş ve bakir bir alan olarak düşünmüştüm. Şimdiyse, ömrümün sonuna yaklaşırken biliyorum ki aslında tam tersi doğru”.
Solaris’in sonunda Kelvin de öyle düşünmüş olmalı ki kendisini “amansız mucizeler çağının içine” -okyanusa bırakır.
Hazırlayan: Fulya İçöz
Kaynakça
- Attenborough, D. (2023, May 23). David Attenborough says we are in ‘ocean age’ and humanity’s health depends on it. The Independent. https://www.the-independent.com/arts-entertainment/tv/news/david-attenborough-ocean-age-health-b2746974.html
- BBC Earth. (2018, April 5). Exploring the underwater world | 4K UHD | Blue Planet II [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=EF8C4v7JIbA&t=15s
- Godwin, J. (2008). The secret body: Sexuality and the esoteric origins of culture. University of Chicago Press.
- Grabarczyk, P. (2020). What does the silent planet tell us? The analysis of selected philosophical themes found in Stanisław Lem’s Solaris. Acta Universitatis Lodziensis. Folia Litteraria Polonica, 59(4), 69–80. https://doi.org/10.18778/1505-9057.59.04
- Klapcsik, S. (2008). “Solaris” as Metacommentary: Meta-Science Fiction and Meta-Science-Fiction. Extrapolation (University of Texas at Brownsville), 49(1), 142–158. https://doi.org/10.3828/extr.2008.49.1.9
- Lem, S. (2020). Solaris (M. Aközer, Çev.; 13. baskı). İletişim Yayınları. (İlk baskı 2000)
- McKenzie, M. C., Prime, R., George, L., & Dunning, R. (2001). Mythologies of the world: The illustrated guide to mythological beliefs & customs. Checkmark Books.
- Rieger, M. O. (2022). The “alien” alien in Stanislaw Lem’s Solaris and its manifold echoes in the world of literature. Prace Literaturoznawcze, 2022(10), 91–102. https://doi.org/10.31648/pl.7857
- Roddenberry, G. (Creator), & Daniels, J. (Director). (1967, March 9). The devil in the dark (Season 1, Episode 25) [TV series episode]. In G. Roddenberry (Executive Producer), Star Trek: The original series. Desilu Productions.
- Suvin, D. (1988). Positions and presuppositions in science fiction. Kent State University Press.
- Tarkovsky, A. (Director). (1972). Solaris [Film]. Mosfilm.
- Wargo, E. (2015, July 28). The Solaris Mind: Hypnagogia, Meditation, and Insight. The Nightshirt. http://www.thenightshirt.com/?p=221
- Weinstone, A. (1994). Resisting Monsters: Notes on Solaris. Science Fiction Studies, 21(2), 173–190.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
