kavanozdaki adam

Türk Televizyonculuğunda Bilimkurgunun Öncüsü: Kavanozdaki Adam

1987, Türk televizyonculuğunda bilimkurgunun en yoğun olarak görüldüğü yıllardan. Ayrıca nice ilkler de o yıl yaşandı. TRT ekranlarında ilk kez Star Wars filmi yayımlandı, yerli ve yabancı bilimkurgu dizileri ekranlarda kendine yer bulmaya başladı. Yazımızın konusu olan Kavanozdaki Adam da bunlardan biri. 1987 tarihli TRT yapımı dizi, Türk televizyon tarihinde benzersiz bir yere sahip. Türkiye’de bilimkurgu türünde çekilmiş ilk televizyon dizileri arasında gösterilen yapım, dönemine göre cesur ve derinlikli temalarıyla dikkat çekiyor. İnsan zihni, kimlik, etik ve toplumsal yabancılaşma gibi ağır kavramları işleyerek Türk izleyicisine sıra dışı bir anlatı sunuyor.

Dizinin merkezinde yazar Semih Şerifoğlu yer alıyor. Beyninde çıkan tümör nedeniyle ölmek üzere olan Semih’e, trafik kazasında yaşamını yitiren bir başka adamın beyni naklediliyor. Nakil başarıyla gerçekleşiyor, fakat bu işlem Semih’in kişiliğinde beklenmedik değişimlere yol açıyor. Artık ne ailesi, ne dostları, ne de kendisi onu tanıyabiliyor. Yeni beyinle gelen anılar, alışkanlıklar ve içgüdüler, Semih’in bedeninde başka bir “adam” yaratıyor. Bu dönüşümle birlikte dizi, bir insanın kimliği sadece fiziksel varlığıyla mı belirlenir, yoksa zihin ve anılar mı insanı “insan” yapar gibi felsefi soruları gündeme taşıyor.

Dizinin yönetmenliğini Mesut Uçakan üstleniyor. Senaryo Ahmet Mekin’in canlandırdığı Semih karakterinin çevresinde şekillenirken, oyuncu kadrosunda ise Metin Serezli (Prof. Kenan Aksal), Nevra Serezli (İnci) ve Sevda Ferdağ (Nalan) gibi dönemin önemli isimleri yer alıyor. Beş bölüm süren dizi, yapım kalitesi ve oyunculuk performanslarıyla döneminin ötesinde bir iş. 1980’li yılların sonu, Türkiye’de hem politik hem de kültürel olarak bir geçiş dönemiydi. 12 Eylül askeri darbesinin ardından gelen baskıcı yıllarla birlikte toplum yeni bir kimlik inşasına ve liberal dönüşüm sürecine girmişti.

Dizideki beyin nakli, aslında bu dönüşümün alegorik bir temsili. Sağ – sol çatışmalarının ağır travmalar bıraktığı toplumsal hafıza, yeni bir zihniyetle yeniden inşa edilmeye çalışılıyordu. Askeri cunta yönetimi sonrasında iktidara gelen Turgut Özal’a ve onun liberal politikalarına toplum hâlâ yabancıydı. Bu yeni “beyin” (yani yeni düşünce sistemi), eski bedenle (yani toplumun geçmiş alışkanlıklarıyla) çatışma içindeydi. Tıpkı ailesiyle, çevresiyle ve hatta kendisiyle uyum sağlayamayan Semih gibi, toplum da 1980’lerin kültürel dönüşümüne kolaylıkla adapte olamamıştı.

Bu açıdan bakıldığında Kavanozdaki Adam, yalnızca bireysel bir kimlik bunalımını değil, kolektif bir bilinç karmaşasını da temsil ediyor. Eski Türkiye’nin anıları, yeni Türkiye’nin bedenine musallat oluyor. Belleğin silinmeye çalışıldığı ama silinemediği, yerini yeninin almaya çabaladığı bu ortamda, dizi derin bir sosyolojik eleştiri içeriyor. Dolayısıyla yapım, aynı zamanda bir kimlik krizi anlatısı olarak da değerlendirilebilir. Kişilik, bilinç, toplumsal roller ve bireysel özgürlük gibi kavramlar klinik bir soğuklukla işleniyor. Dizi, “beyin başka bir bedene nakledilirse o kişi kim olur?” sorusunu sormaktan öteye geçiyor ve aslında “toplum kendi zihnini değiştirdiğinde geçmişten ne kadar kopabilir?” sorusunu irdeliyor.

Türk televizyon tarihinde bilimkurgu türünde pek fazla eser yok. Bu bağlamda dizi, türünün ilk ve en ciddi örneklerinden. Bugün dahi nostaljik forumlarda, sosyal medyada ve sinema literatüründe “öncü” bir yapım olarak anılıyor. Bu yönüyle yerli bilimkurgu üretiminin kapısını aralayan sembolik bir eser var karşımızda. Kavanozdaki Adam, Türk televizyon tarihinde hâlâ eşi benzeri görülmemiş bir cesaret örneği ve bireysel bir hikâyeden kolektif bir alegoriye evrilmeyi başarıyor. Bir bakıma hem zamanının kültürel-politik atmosferini hem de toplumun belleğini yitirmemek için verdiği mücadeleyi temsil ediyor. Bugün hâlâ güncelliğini koruyan soruları ve etkileyici karakter anlatımıyla bir bilinç aynası olmayı sürdürüyor.

Halil Alpaslan Hamevioğlu

İçsel yolculuğuna 1980'de Polatlı'da başladı. 80'ler ve 90'ların göbeğinde yetişti. O devrin her bireyi gibi bilimkurguyu video kasetlerden tanıdı. Sonra özel kanallar geldi. Hayal dünyası iyice genişledi. Eh, gerçek yaşamında da dünyanın içinden geçtiği dönüşümü gördü. Sovyetler'in bitişini, Berlin Duvarı'nın yıkılışını, popüler kültürün tüm dünyayı etkisi altına alışını... Bir gün okulu bitti ve hem gördüklerini hem de yaşadıklarını yeni nesillere aktarmak istedi. Öğretim görevlisi oldu. Gazi Üniversitesi’nde başlayan, Başkent Üniversitesi’nde devam eden öğreticiliğinde ülke sınırlarını aştı ve kendini Amsterdam Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde buldu. Yazmayı hep sevdi. Âşık olduğu bilimkurgu ile yazma hobisini ise burada birleştirdi.

İlginizi Çekebilir

violet-evergarden-kapak

Violet Evergarden: Sevmek Ne Demek?

Silah olarak yetiştirilen ve gözyaşının ne anlama geldiğini bilmeyen birinin, başkalarının özlemlerini, acılarını ve umutlarını …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir