marsta gecen bilimkurgu filmleri 3

Mars’ta Geçen Bilimkurgu Filmleri #3: Keşif, Yabancılaşma ve İçsel Yolculuklar

Mars, insanlığın en uzun süredir gözleyip üzerine hayaller kurduğu gezegen. Onu çok eski zamanlarda tanrılarla özdeşleştirdik, daha yakın geçmişte teleskoplarla uzaktan izledik, bugünse robotlarla yüzeyini yokluyor ve yaşamın izlerini arıyoruz. Buna rağmen hâlâ hakkında bilmediğimiz çok şey var. Bu da üzerine hikâyeler anlatabilmemizi sağlıyor. Bilimsel olarak Mars, olası yaşam izlerinin aranabileceği, geçmişinde su barındırmış olması muhtemel, Dünya’ya en çok benzeyen gezegen olarak insanlığın her zaman ilgisini çekmeye devam ediyor. Dolayısıyla insan merakının ve keşif tutkusunun gezegenleşmiş hâli olduğunu söyleyebiliriz. Mars’ın yaşam ihtimali açısından en makul aday olması, onunla kurduğumuz ilişkiyi salt bilimsel değil, felsefi ve varoluşsal bir düzleme de taşıyor. Çünkü eğer Mars’ta bir zamanlar yaşam olduğu ortaya çıkarsa, bu bizim eşsizliğimizin sonu anlamına gelir ve beraberinde de bir yığın yeni soru getirir.

Yaşam olasılığı, fiziksel yakınlığı, demirden kaynaklanan o güzel kızıl rengi sebebiyle Mars’ı keşfetme arzumuz hiç bitmiyor. Bilimkurgu da işte bu keşif tutkusunu hem teknolojik hem de varoluşsal sorularla birleştirerek işliyor. Bilimkurgu filmlerinde Mars’ı bazen dış dünyaya yönelik bilimsel bir keşif diyarı, bazen de iç dünyaya açılan sembolik bir alan olarak görüyoruz. Karakterler bilinmeyenle karşılaştıklarında çoğu zaman kendilerini de keşfetmek zorunda kalıyor. İşte aşağıdaki filmler, Mars’ı bir bilimsel hedef olarak ciddiye alırken temsil ettiği metaforik potansiyeli de es geçmiyor. Yani Mars burada yalnızca gidilecek bir yer değil, aynı zamanda keşfedilecek bir anlama dönüşüyor.

Robinson Crusoe on Mars (1964)

robinson_crusoe_on_mars

Daniel Defoe’nun ünlü romanı uzaya taşınırsa ne olur? Tabii ki astronotlar çöle düşer. Byron Haskin’in yönettiği ve bilimkurgunun romantik çağından bir kesit sayabileceğimiz bu erken dönem yapımda, adından da anlaşılacağı gibi Mars’ta mahsur kalan bir astronotun yalnızlıkla ve doğayla mücadelesini izliyoruz.

Bir maymun, bir uzaylı köle ve bolca kurutulmuş gıda eşliğinde geçen hikâyede 1960’ların naif bilimkurgu anlayışı epeyce hissediliyor. Zira filmde bilimsel gerçeklikten çok yalnızlık ve yoldaşlık gibi insani temalar üzerinde duruluyor. Mars burada insanlığın bireysel sınırlarını keşfettiği ilkel ama etkileyici bir yer olarak resmediliyor.

Christmas on Mars (2008)

Bir uzay üssünde geçen bu epey deneysel ve saykodelik film, Mars’ta ilk Noel’i kutlamaya çalışan bir grup astronotun varoluşsal krizlerini işliyor. Filmin yazarı ve yönetmeni Wayne Coyne, aynı zamanda psychedelic rock grubu The Flaming Lips’in de solisti. Zaten film de biraz müzikal havasında; yani bolca müzik, tuhaf kostüm ve absürtlük içeriyor.

Filmde Mars depresyonun, deliliğin ve bazen de küçük mutlulukların gezegeni. Düşük bütçesi ve tuhaf görselliğiyle Mars’ı bir içsel bozulma, ruhsal çözülme mekânı hâline getirdiğini de söyleyebiliriz. Kısacası Mars, bu deneysel yapımda bir gezegenden çok zihinsel bir hâl..

Mars Express (2023)

mars express

Animasyon bilimkurgunun en taze örneklerinden Fransız yapımı Mars Express, yakın gelecekte, distopik bir Mars atmosferinde geçen, “siber-noir” olarak adlandırabileceğimiz bir polisiye. Yapay zekâ, suç, göç ve kimlik temaları üzerinden ilerleyen film, Mars’ta yaşamın artık sıradanlaştığı bir geleceği resmediyor. Örneğin, artık hafıza transferi olağan bir şey ve robot hakları da tartışılma konusu.

Retro-fütüristik görselliği ve felsefi arka planıyla film, Mars’ta geçen bir Blade Runner hissi yaratıyor ve keşif burada coğrafi değil, ahlaki ve dijital.

The Angry Red Planet (1959)

B movie türünün altın çağında doğan bir film var sırada. 1950’lerin bilimkurgusuna özgü “Gidelim bakalım Mars’ta ne varmış?” naifliğiyle yola çıkan keşif ekibi, epey grotesk bir tabloyla karşılaşıyor. Keşfettikleri şey ise devasa fare-örümcek karşımı yaratıklar ve göz şeklinde bitkiler ihtiva eden tuhaf bir bitki örtüsüyle oldukça öfkeli bir manzara.

Bütün bu saykodelik manzara, insanın bilinmeyene ilişkin bilinçaltı korkularının yansıması gibi. Film, teknik açıdan bugünün standartlarına göre epey gülünç görünüyor. Ancak, o dönem için Mars’ı görselleştirmenin büyük bir hayal olduğu düşünülürse yine de adını anmaya değer.

Flight to Mars (1951)

Soğuk Savaş yıllarında çekilen filmde Mars’ın tamamen bir politik alegori zemini olarak ele alındığını söyleyebiliriz. Dönemin teknoloji ve ilerleme hayranlığının yanı sıra savaş paranoyası da filmde kendini epeyce hissettiriyor.

Film, Mars’a yapılan ilk insanlı yolculukla başlıyor. Keşfedilen Marslılar teknolojik anlamda oldukça ilerlemiş olmalarına karşın siyasi açıdan epey geri kalmış durumda. Totaliter bir rejim altında yaşayan bu “kızıl” kardeşlerimiz, dünyalıları hem bir tehdit hem de bir fırsat olarak görüyor. Anlaşılacağı üzere film, o yılların “biz ve onlar” ikilemini Mars üzerinden anlatıyor. Mars bu kez uzak bir gezegen değil, dünya siyasetinin renkli ama gergin bir sahnesi olarak resmediliyor.

Selin Arapkirli

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.

İlginizi Çekebilir

stranger-things-3

Üçüncü Sezonuyla Stranger Things

Bir AVM’nin açılışı neden korkutucu olabilir ki? Starcourt Mall’un neon ışıkları Hawkins kasabasını aydınlatırken, aslında …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir