marsta gecen bilimkurgu filmleri 2

Mars’ta Geçen Bilimkurgu Filmleri #2: Çatışma ve Karşılaşmalar

Söz konusu Mars olduğunda, mücadele yalnızca Mars’ın çetin doğasına karşı verilmez. Mars aynı zamanda zorlu karşılaşmalar ve çatışmaların da alanıdır. Zira antik zamanlarda da adı savaş ve çatışmayla birlikte anılmıştır. Sümerler ona Nergal adını vermiş, savaş ve ölüm tanrısıyla özdeşleştirmişti. Romalılar için de savaşın tanrısıydı. Bu tarihsel ortaklık önemlidir. Çünkü Mars’ın en başından beri insanın hem korkusunu hem de kudret arzusunu temsil ettiğini göstermektedir. Bilimkurgu sinemasında Mars, insanın bazen uzaylı formlarla bazen de kendisiyle yüzleştiği bir savaş alanıdır ve sıklıkla savaşın, isyanın, sömürgeciliğin ya da teknolojik kibrin sahnelendiği bir mekan olarak resmedilir.

Ancak bu çatışmalar bazen gerçek bir düşmandan çok, insanın içsel çatışmaları ve bastırdığı korkularla ilgili olur; insan bu zorlu ortamda bazen içindeki barbarla da yüzleşir. Mars, dış dünyadaki düşmanı iç dünyaya tercüme eden bir metafor görevi görür: Kimliğimizi ne belirler? Anılarımız sahte olsa bile gerçekliğimiz devam eder mi? Güç için neleri feda ederiz? Mars’taki bu karşılaşmalar, insana dair en temel ikilikleri de görünür kılar: Kontrol ve kaos, özgürlük ve itaat, geçmiş ve şimdi.

Bu bölümde, Mars’ı hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanın mekânı olarak kullanan beş filme odaklanıyoruz ve Mars’ı sadece bir gezegen değil, aynı zamanda bir çatışma alanı olarak görüyoruz. Mars bize benzeyen ama bizim gibi olmayanın mekânıdır. Çatışmalar da işte bu benzerlikten doğar. Bu yüzden de Mars’ta savaşmak, çoğu zaman kendi gölgemizle dövüşmek demektir.

Total Recall (1990)

total recall

Arnold Schwarzenegger’in kasları ve Paul Verhoeven’in Philip K. Dick’in kısa hikâyesinden uyarladığı toplumsal eleştirisi birleşince ortaya çıkan bu Mars yolculuğu, hafıza, kimlik ve gerçeklik üzerine çok katmanlı bir anlatı.

Ana karakterimiz Douglas Quaid, sıradan bir işçiyken kendini Mars’ta, isyancılarla birlikte bir komplonun ortasında buluyor. Ya da bulduğunu sanıyor. Yaşananların gerçek mi yoksa simülasyon mu olduğuna biz de tam anlamıyla emin olamıyoruz. Filmde gerçeklik ile fantezi arasındaki çizgi epeyce bulanık. Mars’ı hem politik hem de psikanalitik bir iç savaş alanı olarak kullanan film, âdeta insan bilincinin bastırdığı gerçekleri açığa çıkaran bir halüsinasyon sahnesi gibi.

Aelita (1924)

Aleksey Tolstoy’un aynı isimli romanından uyarlanan Aelita, yalnızca Sovyet sineması için değil, dünya sineması için de bir klasik. Film, Mars’a gidecek bir uzay aracı inşa eden mühendis Los’un hikâyesini anlatıyor. Los, Kızıl Ordu mensubu Gustov ve detektif Kravtsov’la birlikte kızıl gezegene doğru yola koyuluyor. Mars’a ulaştıklarında ise insansı bir uzaylı medeniyetiyle karşılaşıyorlar. Gusev yabancı gezegende ihtilal planları yapadursun, Mars medeniyeti liderinin kızı Aelita ile Los arasında bir aşk filizlenmeye başlıyor.

Sovyet yönetmen Yakov Protazanov imzalı film, erken dönem bilimkurgu sinemasının en dikkat çeken örneklerinden. Dönemin Sovyet ideolojisini ve sosyalist ütopya hayalini, Mars gezegeninde geçen fantastik bir hikâye aracılığıyla anlatıyor.

Ghosts of Mars (2001)

John Carpenter’ın yönettiği filmimiz, western ve korku türlerini harmanlayan bir acayip Mars hikâyesi. Hikâye özetle şöyle: Kolonileştirilmiş bir Mars madeninde işler ters gidiyor ve kaza sonucu eski bir yerli uygarlığın ruhları serbest kalıyor. Bu ruhlar – tam Carpenter usulü olarak – piercingli, siyah makyajlı, baltalı, bir metal grubunun üyeleriymiş gibi görünen tipler. Mars’ın yalnızca çorak değil aynı zamanda da lanetli olabileceğini gösteren filmde gezegen bir tür mezarlık, insanlar ise mezar soyguncuları gibi resmediliyor.

Filmdeki absürtlüğün arka planında ciddi bir postkolonyal eleştiri gizli. Zira burada Mars, Amerika’nın eski günahlarının başka bir gezegendeki yankısı. Tıpkı Mars Attacks’ta Marslıların, dünyalıların eski günahlarının bir yankısı olması gibi…

Doom (2005)

Aynı isimli video oyunundan uyarlanan Doom’da, Mars’taki bir bilimsel araştırma merkezinde yapılan deneyler sonucu ortaya çıkan yaratıklara karşı verilen mücadele anlatılıyor. Filmde insanın bilinmeyene duyduğu açgözlü merak, bir tür cehennemle ödüllendiriliyor.

Mars, burada âdeta bilimsel bir Pandora’nın kutusu gibi; bir kere açılıyor ve içinden yalnızca bilgi değil, dehşet de çıkıyor. Mars bu kez karanlık bir laboratuvar olarak karışımızda. Hem dışarıdaki hem de içimizdeki canavarları serbest bırakan bir arena misali.

John Carter (2012)

John Carter

Edgar Rice Burroughs’un “A Princess of Mars” isimli bilimkurgu romanından uyarlanan, Finding Nemo ve Wall-E gibi popüler filmlerin akademi ödüllü yönetmeni Andrew Stanton tarafından yönetilen filmde eski bir asker olan John, kendini Mars’ta (ya da Barsoom’da) bir savaşın ortasında buluyor ve nasıl olduğunu anlayamadan bir kahramana dönüşüyor.

Film, egzotik uygarlıklar, politik entrikalar ve görkemli savaşlarla dolu olmasına rağmen gişede büyük bir başarı elde edemedi. Yine de fantastikle bilimkurgunun iç içe geçtiği renkli Mars atmosferiyle ilginç bir örnek olduğunu söyleyebiliriz.

Selin Arapkirli

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.

İlginizi Çekebilir

stranger-things-3

Üçüncü Sezonuyla Stranger Things

Bir AVM’nin açılışı neden korkutucu olabilir ki? Starcourt Mall’un neon ışıkları Hawkins kasabasını aydınlatırken, aslında …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir