İnsanlık, yeryüzünde attığı ilk adımlardan itibaren çevresini gözlemlemeye başladı; dağların yamaçları, nehirlerin kıvrımları, rüzgârın uğultusu ve durmadan deveran eden yıldızlar, düşlerin fikirlere evrildiği eşsiz bir laboratuvardı. Gökyüzüne bakan insan, bu uçsuz bucaksız evrendeki yerini aradı. Sorular sordu ve devamlı yeni yanıtlar devşirmeye teşneydi. Sorularının asıl niyeti bulduğu cevapla yetinmekten ziyade, arayışı sürdürmekti. Öyle ki zamanla ateşi kontrol etmeyi, ilk barınakları kurmayı, toprağı işlemeyi ve topluluklar oluşturmayı öğrendi. Böylece gelişim, hayatta kalma çabasını aşarak bilinç ve kültürü usulca şekillendiren bir tekâmül süreci hâlini aldı. İlk mağara resimlerini meydana getiren meçhul sanatçının ardında av sahnelerini bırakmasını bu bağlamda değerlendirdiğimizde, doğayı anlamlandırma ve kendi varlığını kaydetme arzusunun ortaya çıkardığı mucizeyi anca idrak edebiliriz. Ölümü anlamakla onu aşmak arasında kırılgan bir geçiş vuku buldu ve medeniyet de bu geçişin eseriydi.
Söz konusu bağlamda tarihin tozlu sayfalarına derinlemesine dalmak ilerleyişi anlamak adına elzem. Atılan her adım haddizatında bir deney, her keşifse birer sınavdı. Homeros’un dizelerindeki kahramanlıklardan Shakespeare’in dramatik sorgulamalarına, Borges’in labirentlerle dolu sonsuz kitap evrenlerinden Asimov’un galaktik imparatorluğuna… Zamanla biriken tüm miras, insanlığın kendi sınırlarını ve potansiyelini anlamaya çalışmasının farklı tezahürleriydi. Her çağda bambaşka kültürler yükseldi, imparatorluklar doğdu ve çöktü, diller meydana geldi ama unutuldu, böylece belki de birçok fikir bilinmezliğe savrularak silindi gitti. Oysa bir şey asla değişmedi: İnsanlık bir an olsun durmaksızın sorgulamayı sürdürdü. Belki her zaman aynı değildi arayışın ölçüsü ya da ölçütler devamlı değişti. Ancak niyet bakiydi. Örneğin, insan olmak ne demek diye sordu. Özgür irade ne kadar geçerli ve etkiliydi? Kendi kaderimizi belirlemeye mahir miydik? İnsan kudretinin sınırını belirleyen neydi?

Bu soruların ışığında yürütülen günlük yaşamın sıradan ritüelleri de keşfin doğal bir parçasıydı. Avcı toplayıcı yaşam ya da modern şehirler fark etmeksizin pratikler üzerinden düşünce deneyleri biçimlendi. Çocuklarla oynarken, bahçeyi sularken, sabah kahvesini yudumlarken ya da tohum ekerken yürüttüğümüz her eylem bir deney, her hata bir dersti ve sonraki nesillerin yaşamını doğrudan biçimlendirdi. Küçük zaferler ve hatalar yüzyıllar boyunca birikerek kültürel ve ahlaki bir miras oluşturdu. İnsan, geçmişin izleriyle ve geleceğin umutlarıyla çevrili, kırılgan ama dirayetli bir varoluş ördükçe hem dünyayı hem de kendi bilincini anlamaya daha da yaklaştı. En azından umulan buydu. “Kendini bilme” denilerek defaatle tekrarlanan süreci idrak etmek.
Ve şimdi bir adım daha atarak hayli zor bir aşamaya değinelim!
Var olanla yaratıcı biçimde oynayarak yeniden inşa etmek felsefenin meselesidir. Rekonstrüksiyon ile dekonstrüksiyon mukayesesi bu bağlamda bize fikir verecektir. Latince re- (yeniden) önekiyle construere (inşa etmek) kelimelerinin birleşiminden oluşan rekonstrüksiyon; yıkılmış, bozulmuş ya da eksik hâle gelmiş bir şeyi yeniden kurma, eski görünümüne yakın bir biçime döndürme anlamına gelir. Mimaride yıkıma uğramış şehirlerin inşasına, edebiyat/sanatta tahrif ya da tahribe uğramış metinlerin özgün hâline dönüştürülmesine ve tıpta ise işlevini yitirmiş organların geri kazandırılmasına tekabül eder. Ancak dekonstrüksiyon böyle değildir. Bir metni ya da yapıyı çözümlerken asıl maksat özüne dönmesini değil, yeni forma dönüşmesini sağlamaktır. Yapıyı âdeta check-up’tan geçirerek aksayan yönlerini ortaya çıkarır ve böylece uygulanacak işlemi hatta yerini tespit eder.

Peki bunları bilmek bizim için neden önemli? Çünkü C.M. Kösemen’in yaptığı tam da bunu çağrıştırıyor. Tarih boyunca meydana gelen sorgulamaların geleceğe uzanan yüzünü göstermekle kalmıyor, derinlemesine analizini dikkat çekici bir spekülasyona dönüştürmeyi de başarıyor. Hâliyle All Tomorrows, sıradan bir bilimkurgu anlatısından çok daha fazlası olduğunu açıkça belli ediyor ve milyonlarca yıl boyunca uzaya saçılmış geleceğin insanına dair pek çok soruya cüretkâr yanıtlar sunuyor. Üstelik yalnızca bilimsel önerme veya çıkarımlarla yetinmiyor, tüm ortak anlatıları da işin içine katıyor. Hikâye anlatıcılığının temelinde bu vardır. Elmayı şekerle sarmalama misali bilgiyi de hikâyeyle tatlandırarak sunarız. Kösemen de Dante’nin İlahi Komedya’sındaki ruh yolculukları gibi, her sayfada kadim ve varoluşsal sorgulamalara hayli gözü pek bir tavırla girişiyor.
Bir düşünün; insanlık Dünya’dan ayrılıyor ki bu kaçınılmaz mesele. Mars’a, uzak yıldız sistemlerine ve bilinmez gezegenlere doğru yol alıyor. Tüm edebi külliyatın sağladığı imkândan bildiğimiz üzere ilk adımlar daima umut doludur. All Tomorrows da aynı umudun tesiriyle çıkılan yolculuğu izlek ediniyor. Sözgelimi Ithaka Kralı Odysseus’un serüvenlerle bezeli yolculuğunu anımsayalım. Tanrılarla, envai çeşit varlık ve zorlukla mücadele ederek ana yurduna dönmeye çabalar. Bunun ardındaki motivasyon ise ünlü yönetmen Stanley Kubrick’e bilimkurgusal destanı 2001’de ilham vermiştir. Nitekim insanlığın tüm tarihi Afrika’dan yola çıkılmasıyla teşekkül etmiyor mu zaten? Vakıf’ı yazan Asimov’un ilham kaynağı Roma İmparatorluğu’nu anımsayın. Kurucuları oldukları rivayet edilen Romulus ve Remus kardeşlerin atası Aeneas’ın, Truva’dan kaçanlara yeni yurt edinmek amacıyla yola çıkması da tesadüf olmasa gerek, değil mi?

Yeniden All Tomorrows’a döndüğümüzde, Aeneas’ın önderlik ettiği Truva halkından farksız biçimde yola çıkan insanları görüyoruz. Kitapta yaşananlar Copernicus’un Güneş merkezli evreni kabul etmesinin yarattığı şaşkınlık ve cesaret kadar derin, da Vinci’nin hayal gücünün genişliği kadar sınırsız… Ancak bir anda umudun yerini kasvetli bir atmosfer alıyor. Q adlı, neredeyse tanrısal güçlere sahip bir uygarlık ortaya çıkıyor. Bu varlıklar insanlığın kaderini yeniden yazmak amacıyla genetik yapımızı şekillendiriyor, kültürümüzü ve kimliğimizi keyfince kurcalıyor, âdeta hamur misali yoğuruyor. Bir dönemin popüler kitabı Tanrıların Arabaları’nı hatırlarsınız muhtemelen. Hâliyle geleceği belirleyen olmaktan çıkıyor, en güçlü olma payemizi kaybediyoruz; seçimlerimiz ve eylemlerimiz, başka ellerin tasarımıyla sınanıyor. İnsanlığın Prometheus misali cezalandırıldığı, kaderinin yeniden çizildiği an da tam olarak bu.
Sonrası neredeyse bir dehşet galerisi; zihnin sınırlarını zorlayan grotesk manzaralar bütünü. Her sayfada farklı bir insan formuyla karşılaşıyoruz: körleşmiş, küçülmüş, tekinsiz bedenlere hapsolmuş topluluklar; göklerde süzülen tekinsiz varlıklar; denizin karanlığında yankılanan sessiz şarkılar; toprakla bütünleşmeye yüz tutmuş köhne bedenler… Yazılandan çok daha fazlasını gösteren Kösemen’in görsel üslubu, sinematografik etkiden ziyade ruhun derinliklerine doğru atılmış ürpertici bir bakış oluveriyor. Dolayısıyla akla peşi sıra birkaç soru geliyor: Bunlar kim, aslında biz miyiz ve en önemlisi; bizi belirleyen ölçütler onlar için de geçerli mi?

İşin ilginci, Kösemen’in ustalıkla resmettiği bu varlıklar yalnızca alışılmadık bir tür gibi görünmekle kalmıyor. Çarpık bedenlerinde kendimizden izler bulmamız, hatta bakışlarında insanlığa has sandığımız hisleri görmemiz bile olası. İnsanlığın kırılganlığı, gücü ve zaafları âdeta gözlerimizin önünde hayat buluyor. Kendimize atfettiklerimizin ardında ötelediğimiz ne varsa istemsizce fark ediyoruz. Bazıları zekâlarını yitirmiş ve yalnızca içgüdüleriyle yaşamaya mahkûm; düşünen değil, hisseden varlıklar hâline gelmiş. Diğerleri yüksek zekâya sahip ama bedenleri öylesine değişmiş ki insanlıkla bağları tamamen kopmuş vaziyette. Toprakla bütünleşmiş, denizlerde salınan ya da gökyüzünde süzülen her canlıda bir bakıma insanlığın geçmişine ve bugününe dair etkileyici işaretler yakalıyoruz.
Sahi, insan olmanın özü nedir? Beden mi, akıl mı, ruh mu, yoksa tüm bunların toplamı mı? Kültürel gelenekler, gündelik alışkanlıklar hatta sabah ritüelleri veya akşam sohbetleri kimliğimizin bir parçası değil mi? Evrimsel süreçler bizi ne kadar değiştirir? Gelecekte kim olacağımızı belirleyenin yalnızca genetik yatkınlıktan ibaret olmadığı açık. Seçimlerimiz, değerlerimiz ve sorumluluklarımızla yolumuzu çizeceğimizi de zaten içten içe bilir ama bunu kabul etmektense yalanların ardına sığınmayı seçeriz. Rousseau’nun dediği gibi, yüce gönüllü yalana meylederiz.

Kösemen’in kitabındaki başka bir çarpıcı noktaysa insanlığın yeniden yükselişi. Q’nun zincirlerini kırdığında, farklı formlara dönüştürülmüş soylar yeniden birleşiyor. Üstelik söz konusu sahneler bir diriliş ve yeniden doğuş destanı edasıyla işleniyor. Yüzlerce yıl bir satıra sığarken, milyonlarca yıl başka bir cümlede ifade edilebiliyor. İnanılmaz bir anlatım gücü! Tempo değişimleri okuru şaşırtsa da insan evriminin büyüklüğünü pekâlâ hissettiriyor. Bireysel kaygılar önemsizleşiyor ve varoluşun kırılganlığı öne çıkıyor. Ayrıca, farkına varılan kırılganlık duygusu sorumluluk bilincini artırıyor; her eylem ya da kararın olası etkilerini gözden geçirmeye zorluyor.
Finalde ise insanlık farklı formların birleşmesiyle bütünleşiyor. Acılar, kayıplar ve grotesk dönüşümler nihayet anlam kazanıyor. Böylece biyolojik bir tür olarak var olmanın ötesine geçerek varoluşun, bilincin ve ahlaki sorumluluğun zeminini sorgulatıyor. Dolayısıyla kitabı kapattığınızda geleceğe olduğu kadar bugüne dair de derin bir farkındalık kazanıyorsunuz. İnsanlığın kırılganlığı ile direnci, güç ve zaaf arasındaki ince çizgi zihninizde kalıcı bir iz bırakıyor. Sözün özü All Tomorrows, sıradan bir bilimkurgu kitabı olmanın hayli ötesinde. Mitik bir destan, modern bir ağıt ve elbette tüm bilimkurgu eserlerinde olduğu üzere insanlığa yazılmış korkutucu bir uyarı. Etkileyici görselleri, cüreti bol hikâyesi ve verdiği mesajlarla bilimkurgunun anlatı gücüne dair önemini epeyce sarsıcı bir dehşet hissiyle sunuyor…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
