Ronald D. Moore‘un alternatif tarih evreni, üçüncü sezonuyla bambaşka bir noktaya evriliyor. 1992’den 1995’e uzanan sezon, Mars yarışını merkeze alıyor. NASA ve Sovyetler yetmiyor artık. Özel sektör de oyuna dâhil oluyor. Dev Ayesa’nın Helios Aerospace‘i tam bir Elon Musk fantezisi. Dizinin ilk iki sezonunda gördüğümüz Soğuk Savaş gerginliğine bir de kapitalizm eklenince işler iyice karışıyor. Sezonun en büyük kırılma noktası aslında başlangıcında saklı. Danny Stevens, düğününde “Don’t Be Cruel” çalarken Karen’in yüzündeki ifade her şeyi anlatıyor. On yıl geçmiş aradan. İkisi de başka hayatlar kurmaya çalışmış. Karen uzay endüstrisinde kariyer yapmaya başlamış. Yine de geçmiş peşlerini bırakmıyor. Bu tek sahne sezonun temel problemini özetliyor. Karakterler ilerliyor. Yeni şeyler yaşıyor. Travmalar bitmiyor.
Üçüncü sezon özellikle karakterlerin travmalarla nasıl başa çıkamadıklarını anlatıyor. Danny’nin Gordo’ya benzemesi sadece fiziksel değil. Casting ekibi, Casey W. Johnson’la muazzam bir iş çıkarıyor. Sakalıyla, duruşuyla babasının hayaleti gibi dolaşıyor Mars’ta. Ay’da çöken babasının izinden gidiyor. İlaç bağımlılığı. Yanlış kararlar. Ölümler… Danny karakteri nefret edilecek kadar iyi işleniyor. İzleyici tiksinse de Johnson’ın performansı harika. Acısı gerçek. Hatası da gerçek. Kardeşi Jimmy de benzer bir çıkmazda. Anne babasının ölümünü kabullenemediği için komplo teorilerine sarılıyor. Sonunda dolaylı olarak JSC bombalamasına sebep oluyor. Stevens kardeşler, Gordo ve Tracy’nin çocukları olarak kahramanların tam tersi çıkıyor. Travmanın nesiller boyu sürdüğünü gösteriyor dizi. Acı ama gerçekçi bir yaklaşım. İki kardeş de kötü kararlar alıyor. İkisi de insanların ölümüne sebep oluyor. Biri Mars’ta, diğeri Dünya’da.

Sezonun en tartışmalı kararı Karen’in başına gelenler. Üç sezondur takip ettiğimiz karakter, bir terör saldırısında enkaz altında kalıyor. Ev kadınından uzay şirketi yöneticisine dönüşen bir kadın o. Polaris’i kuran, Helios’a katılan, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen biri; ilham verici. Bazıları bu ölümün Ed’in acısına hizmet ettiğini düşünüyor, hikâyesinin feda edildiğini söylüyor. Haklı da olabilirler. Karen üçüncü sezonda en iyi anlarını yaşadı. Sonra enkaz altında kaldı. Haksız bir son. Ed defalarca ölebilirdi ama Karen’a yaşattılar yaşatacaklarını.
Molly’nin bu sezonki yaşadıkları da benzer şekilde üzücü. İkinci sezonda radyasyona maruz kalmıştı. Kör olmuştu. Espri yeteneği, alaycılığı ve zekâsıyla Metin Şentürk enerjisine kapılmıştı. Ve yine de çalışmaya devam etti. Patlama olduğunda diğer insanları kurtarmaya çalışırken kaybediyoruz onu da. Kahramanca bir son ama karakterin bu sezon rolü çok azdı. Daha fazlasını hak ediyordu. Gordo ve Tracy’den sonra Karen ve Molly. Dizi kahramanlarını acımasızca öldürüyor. Senaristler acımıyor, kimse güvende değil.

Margo’nun hikâyesiyse sezonun en karmaşık ayağı. Yıllardır Sergei’yle bilgi paylaşıyor. Bu paylaşıma biz de hâkimiz önceki sezonlardan. Niyetleri de iyi aslında. Bilim sınır tanımamalı diyorlar. İki süper güç arasında denge kurulmalı ki dünya savaşı çıkmasın. Fakat işte bu sezon görüyoruz ki bilim insanlarının da travması politikanın kurbanı olmak. Oppenheimer gibi. Einstein gibi. Sonunda ortaya çıkıyor, FBI devreye giriyor. Aleida farkında olmadan hocasını ele veriyor. Margo, Rusya’ya kaçıyor ya da kaçırılıyor. Belli değil. Dördüncü sezonda ne yapacağını göreceğiz.
Gelelim teknik detaylara. Mars yarışı teknik açıdan dizinin zirvesi. Üretim tasarımı Dan Bishop imzası taşıyor. Retro-fütürist estetik mükemmel. 1990’ların teknolojisiyle Mars’a gitmek inanılır görünüyor. Uzayın tehlikesi her sahnede hissediliyor. Mahsur kalan astronotlar açlıktan ölmenin eşiğine geliyor. Kumanya bitiyor. Kurtarma gecikiyor. The Martian filminde umut vardı. Burada sadece hayatta kalma var. Solar yelkenler sahnesi sezonun en etkileyici anlarından. NASA kozunu ortaya çıkarınca herkes şok oluyor. Yarışı NASA kazanıyor. Sonra başka bir ülkeden başka bir astronot çıkıyor ortaya. Aylardır Mars’ta mahsur kalmış. İntihar edeceği sırada kurtarılıyor. Mars’a ilk ayak basan da aslında oymuş. Tarih yine garip oyunlar oynuyor.

Ed ve Dev arasındaki gerilim de sezonun önemli kırılma noktalarından. Ed, Sovyetleri kurtarmak istiyor. Eski bir pilot ve asker olduğundan denizci geleneği diyor. Dev kâr hesabı yapıyor ve Ed’in yetkilerini kısıtlıyor. Ed’in deli damarına da basıyor. Helios patronu çakma Elon Musk havalarında ama Ed Baldwin’le uğraşmak kolay değil. Sezonun en zayıf noktası Dünya sahneleri. Ellen’ın başkanlık hikâyesi kopuk hissettiriyor. West Wing sahneleri çoğalıyor ama jenerik kalıyor. Ellen eşcinsel olduğunu açıklıyor. Siyasi skandal çıkıyor. Direniyor. Kavga ediyor. Sezon sonunda Pam’in kapısını çalıyor. Güzel bir hikâye ama Mars’tan uzaklaşıyoruz bu sahnelerde. Siyaset ön plana çıkıyor. Uzay geride kalıyor. Mesela ellerinde Ay’da bulunan kaynaklar nedeniyle ekonomi ve işsizlik gibi önemli bir konu varken, yine LGBTQ+ konulardan dünyayı anlatmaya devam ediyorlar.
Oyunculuklar genel olarak çok başarılı. Joel Kinnaman‘ın Ed’i her zamanki gibi sağlam. Krys Marshall‘ın Danielle’i liderlik vasıflarıyla parlıyor. Wrenn Schmidt‘in Margo’su karmaşık bir karakteri katmanlı oynuyor. Shantel VanSanten, Karen’de en iyi performanslarından birini sergiliyor. Casey W. Johnson‘ın Danny’si nefret edilecek kadar iyi. Edi Gathegi‘nin Dev’i ise biraz tek boyutlu ve karikatürize kalıyor.

Yaşlanma makyajları çoğunlukla başarılı. Margo gerçekten yaşlanmış gibi. Ed’inki ilk bölümde yapay duruyor biraz, Instagram efekti gibi. Sonra düzeliyor. Eh, on yıllık atlamalar dizinin formatının bir parçası olunca, karakterlerin yaşlanmasını görmek etkileyici. Ama bazen hızlı geçişler hikâyeyi eksik bırakıyor doğrusunu söylemek gerekirse. Casting ekibinin Danny’yi Gordo’ya benzetmesi harika bir detay. Aynı oyuncu ama yıllar sonra babasına dönüşmüş. Fiziksel benzerlik travmanın görsel bir yansıması gibi hissettiriyor. Küçük ama güçlü bir dokunuş olmuş.
Dizinin alternatif tarih detayları yine keyiflendiriyor. Ama bu sefer bayrakları asmaya hazır olun. Türkiye Mars’a üç sonda göndermiş. Alçak dünya yörüngesinde uzay istasyonumuz var. Gerçek dünyadan ilerideyiz. Küçük ama hoş bir ayrıntı. Bunu dışında da Margaret Thatcher öldürülmüş. Michael Jordan Portland’a gitmiş. Detaylar zengin. Sezonun temposu hızlı. Normalde dizi 3-4 ve 6 ile 9-10 bölümlerinde tempoyu artırıyor. Bu sefer her bölüm yüksek tempoda bitiyor. Bu açıdan ilk iki sezona göre daha aksiyonlu. Negatif olaraksa çok hızlı geçiş efekti yaratıyor. Karakterlere nefes alma fırsatı vermiyor. Bize de vermiyor. Finale doğru her şey sarpa sarıyor. Mars’ta birileri hamile ve doğum yaklaşıyor. Danny, yarışa sürpriz katılan o astronotun gemisine sürülüyor. Margo, Rusya’da. JSC bombalanıyor ve bazı karakterler ölüyor. Final, 83 dakikalık bir film formatında. Geniş kapsamlı, duygusal ve şok edici. Dördüncü sezon için çok soru bırakıyor.

For All Mankind‘in üçüncü sezonu mükemmel değil. Hatta ikinci sezon kadar etkileyici gelmeyebilir bazı izleyenlere. Karakterler bazen aynı hataları tekrarlıyor çünkü. Ed kontrolcü. Danny çöküyor. Ellen sıkışıyor. Tekrar eden kalıplar var. Bir de dizide aslında uzayın nepo çocuklarını görüyoruz. Aile travmalarının benzer ilişkilenmeleri tetiklemesi de çok normal. Armudun yetiştiği yerden erik çıkmasını bekleyemeyiz. Yine de dizi risk almaya devam ediyor. Karakterleri seviyoruz. Onlar da bizi acıtmaktan çekinmiyor. Kolay cevaplar vermiyor.
Moore’un yedi sezonluk planı hâlâ devam ediyor. Her sezon on yıl atlıyor. Dördüncü sezon 2003’te başlayacak. Büyük bir hikâye bu. Mars’ta hayat sürüyor. Dünya’da yaşam devam ediyor. Uzay sonsuz. Hikâyeler de öyle. Kahramanlar ölür. Yenileri gelir. Acılar birikir. Zaferler anlam kazanır. For All Mankind bu döngüyü anlatıyor. Üçüncü sezon bu döngünün acı veren bir halkası. Dördüncü sezon nasıl devam edecek merak ediyoruz. Kırmızı gezegendeyiz artık. Yolculuk daha yeni başladı. Kaybettiklerimizle birlikte…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
