Üçüncü sezonun ağır finali bizi Mars’ın kızıl topraklarında bırakmıştı. Karen ölmüştü. Molly Cobb’u kaybetmiştik. Margo, Rusya’da tehlikeli bir oyunun içine sürüklenmişti. Danny, kendini kaybetmişti. İnsanlık yıldızlara ulaşmıştı ama bunun bedeli çok ağır olmuştu. Sezonlar atladıkça karakterlerin yaşlandığını gördük. Ama For All Mankind’ın dördüncü sezonu bize yalnızca yaşlanmış karakterleri değil, uzay keşfinin kendi yaşlanışını da gösteriyor. Üçüncü sezonun kısmen yarattığı hayal kırıklığından sonra, bu sezon yapı olarak çok daha güçlü bir dönem sunuyor. Elbette kendine has zorlukları da var.
2003 yılında açılan sezon, sekiz yıl öncesinin yasını ve travmasını hâlâ üzerinde taşıyor. Happy Valley genişliyor, yeni aşamalar kazanıyor. Eski düşmanlar artık aynı tarafta. Sovyetler ve Amerikalılar bu kez başka bir şekilde çatışıyor: maddi çıkarlar uğruna. Dördüncü sezon, uzay yarışının sonunun başlangıcına götürüyor bizi. “Keşif çağı bitiyor, madencilik çağı başlıyor” cümlesi, tam olarak sezonun özünü anlatıyor. Genel tema açık, tutarlı ve güçlü. Ronald D. Moore ve ekibi bu kez dolaylı bir anlatımı tercih ediyor. Uzay artık romantik bir yer değil; bunu daha sezonun başında birçok açıdan hissediyoruz.

Miles Dale adında biri geliyor Happy Valley’e. Eski bir petrol işçisi. Parasız, umutsuz ama cesur. Helios şirketiyle işçi ücretleri karşılığında iki yıllık bir sözleşme imzalıyor. Üçüncü sezonda sıkça dile getirilen “işsizlik” meselesinin yansımasını şimdi Mars’taki işçilerde görüyoruz. Bu tasarım kararı, sezonun ruhunu da yansıtıyor. Happy Valley artık Nobel ödüllü bilim insanlarının destansı görevlerini yürüttüğü yer değil. Artık insanların geçimlerini sağladığı, iş bulduğu bir alan. Soğuk Savaş’ın ideolojik mücadelesinin yerini sınıf mücadelesi alıyor. Margo’nun yerine NASA’nın başına eski Chrysler CEO’su Eli Hobson getiriliyor. Bu detay bile Amerikan kapitalizminin devlete üstünlüğünü anlatıyor. Senaristler âdeta NASA’ya “Artık sen de herkes gibisin,” diyor. Üretkenlik, kâr, verimlilik… Önemli olan bunlar. Keşif ise ikinci planda kalıyor.
Ana tema güçlü olsa da sezonun başında Miles biraz “damdan düşüyor” hissi yaratıyor. Bir anda tanımadığımız karakterlerle ve yeni hikâyelerle karşılaşıyoruz. Bildiklerimizden çoğu artık yok, yenilerine alışmaksa zaman alıyor. Miles’ın oyunculuğu da ilk etapta biraz boşluk hissi veriyor; ya karakterine alışmamız gerekiyor ya da o bize alışıyor. Hikâyeyle ve karakterle bağ kurmamız zaman alıyor. Ünü olan astronotlar ve adı bilinmeyen işçiler arasındaki fark, sistemin nasıl işlediğini açık biçimde gösteriyor. Sezon tam da bu yapıyı merkeze alıyor.

Orta bölümlere geldiğimizde Helios işçileri greve gidiyor. İşçi hakları, sosyal yapı, sınıfsal çekişmeler… Bunlar artık hikâyenin merkezinde. Ancak dizi bize ideolojik sloganlarla değil, yaşanan durumlarla konuşuyor. Mars’ta bile sınıf farkı var, hatta Dünya’dakinden bile belirgin. Sezon, bunu tartışmak yerine gösteriyor. Esas karakterlerimiz ise artık hayatlarının doruk noktasında. Ed Baldwin, Dani Poole, Margo Madison… Hepsi eski sistemde doğmuş, yıldızlar uğruna çalışmış, her sabah idealizme uyanmış insanlar. Dizi onlara –ve bize– “Bu yeni medeniyet çağında sizin yeriniz neresi?” diye soruyor. Yaşlılar; hem fiziksel hem de sembolik anlamda. Oyunculukları derinlikli, ama makyajları biraz yapay duruyor. Yine de performansları bu kusuru kapatıyor.
Dani Poole’un komutan olarak Happy Valley’e dönmesi sezonun kilit taşı. Krys Marshall muhteşem bir performans sergiliyor. Sezonun gerçek başarısı Kinnaman ve Marshall’ın oyunculuğunda gizli. İki karakter arasındaki gerilim bölüm bölüm yükseliyor. Ed hâlâ eski haritalarla yeni dünyayı anlamaya çalışıyor, Dani ise bambaşka bir gerçeklikle yüzleşiyor. Artık bir yönetici o; kâr baskısı altında, işçi sorunları arasında, dünya siyasetinin tam ortasında kalıyor. Wrenn Schmidt, sezonun başında Margo Madison olarak geri dönüyor. Rusya’daki hikâyesi ana öykünün politik damarını besliyor. Sovyet tarafını daha yakından görmeye başlıyoruz. Margo’nun kıstırılmışlığı, Sovyetler’de tek başına bir Amerikalı oluşu ve geçmiş hatalarının peşini bırakmayışı güçlü bir gerilim yaratıyor. Ne kadar değişirse değişsin, dizinin “Rus zalimliği” olarak sunduğu atmosfer hâlâ insanı ürpertiyor. Aleida Rosales ile Margo’nun yolları neden ayrılıyor, aralarındaki gerilim nasıl büyüyor – sezon bu sorulara da yanıtlar veriyor.

İşçi sınıfı ve onların ilişkileri bu sezon önemli bir yer tutuyor. Hikâye kişisel değil, sınıfsal düzeyde yankılanıyor. Ayrıca bu sezon, ahlaki açıdan net bir “iyi” ya da “kötü” tanımına sığmayan karakterlerle dolu. Dizi, iyiyle kötünün içsel mi yoksa dışsal mı olduğuna dair izleyiciye seçim yaptırmaya çalışıyor. Sezonun merkezinde Goldilocks adlı bir asteroit var: mineral açısından zengin, milyarlarca dolar değerinde bir kaynak. Dünya’ya mı gönderilecek, Mars’ta mı kalacak? Uluslararası anlaşmalar Dünya’yı işaret ediyor ama Mars’takilerin planı başka. Hangi gezegen bu devasa kaynağa ve onun getireceği ekonomik güce sahip olacak? Sezon bu siyasi oyunu ustaca işliyor. Asteroidi yönlendirmek teknik bir mesele; ama onu kimin çıkarına yönlendirmek gerektiği politik bir gerilime dönüşüyor. Sezon, teknolojiden çok siyasete odaklanıyor. Bu tercih yerinde, çünkü karakterler makinelerle değil, kararlarıyla hareket ediyor. Margo’nun bu konuda yaptığı hamleler özellikle dikkat çekici. Aleida ile hikâyelerinin nasıl birleştiği de etkileyici bir akış yaratıyor.
Finale yaklaştıkça tempo belirgin biçimde artıyor. Alışıldık biçimde, son dört bölüm sezonun ilk yarısındaki yavaş tempoyu dengeliyor ve öykü hızla sonuca koşuyor. Dani’nin finalde yaşadıkları izleyiciyi yine koltuğuna mıhlıyor. Kimi anlarda üçüncü sezonun finalini anımsatıyor, ama bu kez daha güçlü bir dinamizmle beşinci sezona kapı aralıyor. Danny ise bütün sezon boyunca bir hayalete dönüşüyor. Herkes ondan kaçıyor, adını bile anmak istemiyor. Genel olarak dördüncü sezon, keşif hikâyelerinden medeniyet kurma dramalarına geçiş yapıyor. Bu da zorlu bir değişim, çünkü daha gerçekçi bir ton gerektiriyor. Başarılı mı oluyor? Çoğu açıdan evet. Her noktada mı? Pek değil. Ancak dizi bu yeni yapısıyla net biçimde siyaseti tercih ediyor.

Peki beşinci sezonda ne olacak? Şu an yapım ekibi, dizinin spin-off’u olan Star City üzerine yoğunlaşmış durumda. Zaten dördüncü sezon, Margo ve Rusya sahneleriyle buna küçük bir girizgâh sunuyor. Sovyet cephesine odaklanan bu yan hikâyenin nasıl bir atmosfer yaratacağı merak konusu. Beşinci sezon Nisan 2024’te onay aldı, ancak “Yazarlar Grevi” ve Star City’nin yapımı nedeniyle çıkış tarihi 2026’ya sarkacak gibi görünüyor. Yapımcılar, yeni sezonun ana temasının artık Soğuk Savaş değil, “Mars’ta yaşayanlar” ile “Dünya’da kalanlar” arasındaki bölünme olacağını söylüyor. Temelinde ise yine dördüncü sezonda karşımıza çıkan o altın değerindeki asteroit yatıyor.
Kulis söylentilerine göre yeni sezonda Mars’ı neredeyse canlı bir gezegen olarak göreceğiz. Okullar, evler, daha çok insan… Hikâye yavaş yavaş The Expanse’e yaklaşacak gibi. Margo’nun yeniden döneceği söyleniyor. For All Mankind artık Mars’ta. Kızıl gezegen insanlığın yeni evi. Ama bu evin gerçek sahibi kim olacak? Sezonun sorduğu asıl soru bu. Cevabı mı? O da beşinci sezonda.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
