2008’deki ilk Iron Man filminden bu yana Marvel Sinematik Evreni, izleyicilere otuzdan fazla film sundu. Bu filmlerde en dikkat çekici unsurlardan biri, özellikle Stark Industries ve S.H.I.E.L.D. gibi kurumların elinde bulunan olağanüstü teknolojiler oldu. Tony Stark’ın fiziksel temasla kontrol edebildiği hologram ekranlarından Jarvis gibi gelişmiş yapay zekâlara, Demir Adam zırhlarından Helicarrier adı verilen uçan gemilere kadar pek çoğu neredeyse yüz yıl sonrasının teknolojisiydi.
Ancak bu noktada ilginç bir çelişki göze çarpıyor. Bu ileri düzey teknolojiye rağmen Marvel evrenindeki sıradan insanların günlük yaşamları şimdikinden farksız. İnsanlar hâlâ günümüzdeki kadar gelişmiş bilgisayarlar kullanıyor, sağlık sistemlerinde devrimsel bir ilerleme yok, ulaşım ve yaşam biçimleri olağanüstü teknolojilerden büyük ölçüde etkilenmemiş. Hâlâ tren istasyonları ve otobüs durakları göze çarpıyor. Bu durum, Marvel evreninin içinde büyük bir mantık boşluğu yaratıyor. Avengers neredeyse yüz yıl sonrasının teknolojisine sahipken, sıradan vatandaşlar neden bu teknolojiye erişemiyor?

Gerçek dünyada teknolojik gelişmeler genellikle şu yolu izler: Önce askeri veya akademik araştırmalarda önemli bir atılım ortaya çıkar. Ardından bu teknolojiler sivil pazara açılır. Ticarileştikçe gelişir, geliştikçe ucuzlar ve ucuzlaştıkça da yaygınlaşır. İnternet, GPS, mikrodalga fırınlar, hatta İHA teknolojisi bu sürecin tipik örnekleridir. Bunların hepsi de askeri teknolojiler olarak icat edilmiş ama sonradan sivil pazara açılmıştır. Çünkü sivil kullanım, askeri kullanımdan çok daha büyük bir müşteri kitlesi sunar. Firmalar, kâr amacıyla teknolojiyi halka yaymak isterler. Ayrıca sivil kullanım, ürünlerin daha hızlı geliştirilmesine de katkı sağlar.
Marvel evreninde ise bu döngü neredeyse hiç işlemiyor. Stark’ın hologramları, yapay zekâ Jarvis, S.H.I.E.L.D.’ın uçan gemileri ya da Avengers’ın gelişmiş teknolojileri yalnızca sınırlı bir elit grubun elinde kalıyor. Aslına bakacak olursak, Marvel filmlerinde kahramanların maceralarına odaklanıldığı için gündelik yaşama dair sahneler son derece sınırlı. Örneğin Winter Soldier filminde Steve Rogers’ın komşularını, ev hayatını ve müze ziyaretlerini görüyoruz ama bunlar çok kısa ve istisna. Büyük çoğunlukta aksiyon, süper kahramanlar ve üst düzey teknolojiler var. Bu anlatım tercihi, evrenin bir ayağını eksik bırakıyor. İzleyici, bu teknolojilerin toplumun geri kalanını nasıl etkilediğini göremiyor. Sokaklar, arabalar, sağlık sistemleri, eğitim kurumları… Hepsi sanki günümüz dünyasında kalmış gibi.

Tüm bunlar, Marvel’ın filmlerinde verdiği teknolojik seçkincilik mesajı olarak yorumlanabilir. Yani teknolojinin yalnızca belli gruplar tarafından geliştirilip kullanıldığı, halktan sistematik biçimde uzak tutulduğu bir düzen. Süper zengin, özel kaynaklara sahip bir deha, Tony Stark. Halkla doğrudan hiçbir ilişkisi olmayan gizli devlet kurumu, S.H.I.E.L.D. Tony Stark’ın maddi ve teknolojik gücü ile S.H.I.E.L.D.’ın devlet desteği sayesinde kurulan Avengers. Bunların bünyesinden doğan gölge örgüt, paralel yapı Hydra… Bu aktörlerin teknolojiyi yalnızca kendileri için kullandığını görüyoruz. Söz konusu yapılar, teknolojiyi bilinçli şekilde sivil topluma açmıyor. Bu da evrende teknolojik ilerlemenin halk katmanına ulaşamamasına neden oluyor.
Özellikle Captain America: Civil War filminde devreye kurgusal ülke Wakanda ve Rusya da giriyor. Wakanda, çok gelişmiş ama bilinçli şekilde dünyadan izole, teknolojisini paylaşmayan bir ülke. Rusya ise Winter Soldier lakabıyla tanınan Bucky Barnes’in flashback sahnelerinde görülüyor. 1970’lerde Ruslar Bucky’e süper asker serumu veriyor ve kaza sonucu kopan kolunun yerine biyonik bir kol takıyorlar. Sinir uçlarına bağlanabilen, refleksleri olan, aşırı güçlü ve dayanıklı, vücudun kas hareketleriyle entegre çalışan bir makine. Ancak görüyoruz ki tıpkı ABD menşeli muadilleri gibi Ruslar da gelişmiş teknolojiyi halka sunmamış. Oysa gerçek dünyada böyle bir teknoloji, ampute insanlar, felçli bireyler ve doğuştan uzuv eksikliğine sahip kişiler için çığır açardı. Sivil sağlık sektöründe devrim yaratırdı. Bu teknolojiyi üreten firmaya da bir servet kazandırırdı. Ne var ki Marvel evreninde bu kol, yalnızca bir asker için silaha dönüştürülmüş araçtan ibaret. Topluma hiçbir etkisi yok.

Hâl böyle olunca, Marvel’ın bilimsel ilerlemeyi toplumsal faydadan ziyade silahlandırma aracı olarak gördüğünü söylemek yanlış olmaz. Marvel evreni yüzeyde bir kahramanlar dünyası gibi görünse de, aslında bilimin halktan gizlendiği distopik bir düzene sahip. İleri teknoloji, dünyanın her yerinde küçük bir elitin tekelinde. Halkın günlük yaşamı teknolojik olarak durağan. Bilimsel devrimler yalnızca savaşta ve askeri teknolojide ortaya çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında, Marvel evreni Star Trek gibi ütopyalara değil, daha çok Blade Runner gibi siberpunk evrenlerine benziyor: Zengin ve güçlü azınlıklar yüksek teknolojinin kontrolünü elinde tutarken, sıradan insanlar çağın gerisinde yaşıyor.
Marvel evrenindeki teknolojik anlatı, kahramanların maceralarına odaklandığı için evrenin kendi iç tutarlılığını eksik bırakıyor. 1940’larda süper asker serumu geliştiren bir toplumun kansere hâlâ çare bulamamış olması, Helicarrier uçak gemileri varken sivil deniz ulaşımın aynı kalması, biyonik kol üretebilen sistemlerin halk için sağlık teknolojileri geliştirmemesi anlatısal ve mantıksal çelişkiler yaratıyor. Sonuçta Marvel evreni, büyük ölçüde halksız bir bilim dünyası çiziyor. Teknoloji var ama elit bir azınlığa ait. Bilim ilerliyor, Tony Stark zırhını artık nanoteknolojiyle inşa eder duruma geliyor ama henüz Örümcek Adam adını alıp Avengers’a katılmamış olan Peter Parker, sıradan bir vatandaşken çöpte bulduğu bir bilgisayar parçası için seviniyor. Toplum yerinde sayıyor. Bu da evrenin asıl evren kısmının eksik kalmasına yol açıyor. Kısacası, karşımızda halkçı bir evren değil, seçkinci bir evren duruyor…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
