algoritma bilinc

Zihin Terapisi | Murat K. Beşiroğlu (Kısa Öykü)

Yapılan uygulamanın yan etkisi olmadığını söylemişlerdi. Ağzımda köpüklerle salondaki kanepenin üzerinde yatmakta olduğuma göre belli ki yanılmışlardı. Ya da belki paramı almak için beni bilerek yanıltmışlardı. Epilepsi nöbeti geçirdiğimi tahmin ediyordum. Bilincim kapanmadan önce bedenim önce titremeye, ardından şiddetli bir biçimde kasılmaya başlamıştı. Neyse ki bayılmadan önce kendimi kanepenin üzerine atmayı başarmıştım. Acaba kudurmuş olabilir miydim? Kimseyi ısırmayı istemiyordum, aksine dünyaya şefkat dolu gözlerle bakıyordum, belli ki kudurmamıştım.

Kalkıp ayaklarımı sürüyerek banyoya doğru yürümeye başladım. Epilepsi nöbeti geçmişti belki ama halen yarı uyku halindeydim ve zihnimde beliren gündüz düşünde suların tümüyle örttüğü bir ormanın içindeydim. Bir balık gibi suda rahatça süzülüyor, her iki ayağımla ağaç gövdelerinden güç alarak kendimi geriye doğru itiyordum. Sanki yerçekiminin olmadığı bir ormanda sırtüstü yatmıştım da ağaçların arasında geziniyordum. Yukarıda, ağaçların suda salınan yaprakları arasından suyun dalgalı yüzeyini görüyordum.

Yüzümü yıkadıktan sonra aynada kendimi dikkatle inceledim. Göz altlarımdaki halkalar olmasa yakışıklı sayılabildim. Gözlerim biraz daha iri ve kulaklarım daha küçük olsaydı keşke diye düşündüm. Az önce epilepsi nöbeti geçiren biri için hiç de anlamlı düşünceler değildi bunlar. Zihnimi kaplayan sis yavaş yavaş dağılmaya başladığına göre artık ne yapmam gerektiğini düşünsem iyi olacaktı.

Levent’teki bir apartmanın ikinci katında bana zihin aktivitesini güçlendiren bir serum uygulaması yapılmıştı. Bir doktor arkadaşımın tavsiyesiyle yaptırdığım bu yasadışı işlem üç gün önce gerçekleşmişti ve ertesi gün Yapı Kredi Plaza’da faaliyet gösteren çokuluslu bir şirkette işe girmeyi başarmıştım. Serumun işi almamda etkili olduğunu düşünüyordum, çünkü üniversiteden mezun olalı iki yıla yakın bir süre geçmişti ve bu zaman zarfında sayısız iş görüşmesi yapmış, hiçbirinde işe kabul edilmemiştim. Serumun başka hiçbir etkisi olmadıysa bile özgüvenimi artırdığı kesindi, çünkü o sabah serumun ikinci dozunu evde kendime uyguladıktan sonra Gizem’i arayıp onu ziyaret etmek istediğimi söylemiştim. Biraz şaşırmış olmakla birlikte beni Fatih’te, Sultanahmet Camii’inin bitişiğinde bulunan evine davet etmişti.

İçimden Levent’teki evinde bana zihin güçlendirme işlemini yapan doktoru aramak gelmiyordu. Çünkü aylar süren bir arayıştan sonra kendime dolgun maaşlı bir iş bulduğum gibi, bir de sevgili edinsem hiç fena olmayacaktı. Serumu kullanmayı bırakırsam eski bezgin hallerime dönecek ve Gizem’le sevgili olma hayalimle vedalaşmak durumunda kalacaktım.

Bu türden konularda hiçbir şeyden emin olamazdın, belki de formülde yapacakları küçük bir değişiklikle problemimi çözebilirlerdi. Hal ve tavırlarıyla Hipokrat’ı her seferinde utandırmayı başaran lise arkadaşım Metin bu işlemi evinde gizlice yapan psikiyatr Semih Akyürek’in birikimli ve aklı başında bir doktor olduğunu, sadece anarşist yapısı nedeniyle kuralları pek takmadığını söylemişti. Seruma eklediği bazı maddelerin klinik testleri henüz tamamlanmamış ama doktor bu maddelerin herhangi bir yan etki yaratmayacağından eminmiş.

90’lı yıllarda cep telefonları sadece hali vakti yerinde olanların kullanabildiği cihazlardı. Ev telefonumuz da borcundan dolayı kapandığı için görüşmelerimizi Migros’un arka bahçesindeki ankesörlü bir telefonu kullanarak yapıyorduk. Cebimden bir sanayi pulu çıkarıp ankesörlü telefona attım. Sanayi pulu yandan uyguladığım hafif bir yumruk darbesiyle yuvaya oturdu. Bu pulları yılbaşında Karaköy’den kiloyla satın almıştık, eskimiş ankesörlü telefonların tamamında işe yarıyordu. Psikiyatr Semih Akyürek’in aynı zamanda eşi olan sekreteri eşinin izleyen üç gün boyunca dolu olduğunu söyledi. Durumumun acil olduğunu, hayatımın tehlikede olduğunu, kendisiyle en azından telefonda görüşmek istediğimi söyledim. “Sizi biraz bekleteceğim” dedi, ancak fazla beklemem gerekmedi.

Psikiyatr Semih Bey asabi bir tonda “buyurun, sorun nedir?” diye sordu.

“Az önce düşüp bayıldım ve ağzımdan köpükler geldi” dedim.

“Serumu en son ne zaman kullanmıştınız?”

“Bu sabah.”

“Daha önce hiç olmuş muydu?”

“Hayır ilk kez oluyor, düşüp başımı vurmaktan korkuyorum” dedim hayati tehlike sözünün altını doldurmak için. Sesindeki asabi ton değişmemişti çünkü.

“Serumu kullanmayı kesin. Bugün ve yarın evden çıkmayın, yanınızda da biri bulunsun.”

“Tekrarlar mı acaba?” diye sordum.

“Bunu bilemeyiz. 3 gün sonra geldiğinizde detaylı bir değerlendirme yaparım” dedi.

“Tamamdır, teşekkürler” diyerek telefonu kapattım.

Ev arkadaşım Kenan memleketine gitmişti ve bana bakıcılık yapsın diye eve kimseyi çağırmaya niyetim yoktu. Üstelik kendimi Gizem’in evine davet ettirmiş durumdaydım, bu fırsat kaçmazdı. Eve dönüp duş aldım, dişlerimi fırçaladım, tıraş oldum, Kenan’ın yurtdışından getirttiği parfümden bolca sıktım ve saçlarımı özenle taradım.

Fatih’teki evinin giriş kapısında beni karşılayan Gizem’in yüzü asıktı. Normalde gözlerinin içi gülen bir kızdı Gizem, halinde güzel kızlarda sıkça rastlanan o neşe ve güvenden eser yoktu.

“Hayırdır, keyfin kaçmış” dedim kapıdan girer girmez.

“Kaptan kayıp, kaç saattir gelmedi” dedi Gizem.

“Arayıp bulalım hemen” dedim. Serumu almaya başlayalı bambaşka bir adam olmuştum. Zihnimde giriştiğim her işi başarabileceğime dair bir güven duygusu filizlenmişti.

“Hele bir soluklan da bakarız” dedi Gizem.

Evde hal ve tavırlarından Gizem’i tavlamaya çalıştığı açıkça belli olan Adnan adında bir çocuk vardı. Gizem kendisine yüz vermiyordu, ama Adnan bunu umursamıyordu. Belli ki bir kez Gizem’in çekim alanına girdikten sonra ondan ayrılmak istememişti. Onun yakınında olmayı bile bir ayrıcalık olarak görüyordu. Onu çok iyi anlıyordum, Gizem’in öyle bir iskelet yapısı vardı ki insan bakmaya doyamıyordu. Yüzü öyle ahım şahım olmasa da boyu uzun ve vücudu orantılıydı. Gizem ne yazık ki güzelliğinin farkındaydı ve bu avantajı sonuna kadar kullanıyordu.

Henüz iki lafın belini kıramadan Gizem’in ev telefonu çaldı, arayan belli ki başka bir erkekti. Karşı taraf sözü uzattıkça uzattı. Neyse ki Gizem sonunda ilgilenmesi gereken acil bir iş olduğunu ileri sürerek telefonu kapadı.

“Ne ikram edeyim sana, ne içersin?” diye sordu Gizem.

“Bence önce Kaptan’ı bulalım, içeceğim çayı hak edeyim” dedim.

“Bodrumda bir kediyi kovalarken tünele girdi ve karanlıkta kayboldu. Ha geldi ha gelecek derken iki saat geçti”.

“Nereye gittiyse bulup geri getirelim” dedim.

Adnan “Bende öyle düşündüm ama bu yeraltı tünellerinin ucu bucağı yok. Malum burası tarihi yarımada” dedi.

“Bodrumdaki demir kapıyı kimin açık bıraktığını bulursam savcılığa şikâyet edeceğim, oraya giren bir çocuk da olabilirdi” dedi Gizem.

“Evde el feneri var mı?” diye sordum.

Bir dakika sonra bir el feneri ve bir gaz lambasıyla birlikte bodrumdaydık. Rutubetten köşeleri çürümüş demir kapı gerçekten de açıktı. Kapının ardında karanlığa doğru inen beton basamaklar vardı.

Tünelin zeminine indiğimizde Adnan “Bende kapalı alan korkusu var, dayanırım sanmıştım ama galiba geri dönmem gerekiyor” dedi.

Benim de canıma minnetti zaten, Gizem’e “istersen sen de dön” dedim.

“Olmaz öyle şey, Kaptan benim köpeğim, hem buraları keşfetmiş oluyoruz, fena mı” dedi gülümseyerek.

Adnan gaz lambasıyla birlikte geri döndü ve biz yolumuza devam ettik. El feneri Gizem’in elindeydi, iki metre yüksekliğindeki tünelde omuz omuza vermiş, temkinli adımlarla ilerliyorduk. Biraz ileride bir galeriye ulaştık, galerinin içini el feneriyle taradık, galeride boya kutuları ve çürümeye yüz tutmuş bez parçaları dışında bir şey yoktu.

Az ileride yol ikiye ayrılıyordu, önce sola döndük, neyse ki biraz ileride bir göçük oluşmuştu, Kaptan oradan geçmiş olamazdı, geriye dönüp bu kez sağ taraftaki tünelde ilerlemeye başladık. Tünel epeyce dar olduğundan birbirimize yaslanmış bir halde yürüyorduk, burnuma gelen hoş kokunun parfüm mü teninin kokusu mu olduğuna karar verememiştim. Tünelin küfle nem karışımı havasıyla kıyaslandığımda bu koku bana cennetten çıkma gibi geliyordu.

Tünelin sonundaki basamaklardan aşağıya inince karşımıza suyla dolu bir geniş bir kanal çıktı.

“Sence suya girmiş olabilir mi?”

“Kedileri kovalarken gözü öyle dönüyor ki fare deliğine bile girebilir.”

Suyun içinde kıyıya bağlanmış bir şişme bot vardı, üstelik kürekleri de içindeydi. Gizem’le göz göze geldik ve botu ipinden tutarak kıyıya doğru çekmeye başladı. Cesur bir kızdı, bu hareketiyle kendisine olan hayranlığım bir kat daha artmıştı.

“Bu tünelin ucu tahminimce Haliç’e çıkıyor, hazır suya açılmışken bir de Haliç gezintisi yaparız” dedim.

Cevap vermedi ama gülümsemesinden bana artık iyice ısındığını anlamıştım. Çıkma teklifimi reddettiği o soğuk hallerinden eser yoktu.

Bota dikkatli bir biçimde binip karanlığın içinde kürek çekerek ilerlemeye başladık. Gizem bir yandan da “Kaptaann, Kaptaann” diye bağırıyor, sesi tünelin içinde yankılanıyordu. Ortalıkta o kadar kesif bir lağım kokusu vardı ki botta neredeyse kucak kucağa oturduğumuz halde Gizem’in kokusunu alamıyordum. Kanal beklediğimizden uzun çıkmıştı, dakikalardır kürek çektiğimiz halde sonuna ulaşamamıştık. Gizem artık köpeğini çağırmaktan yorulmuştu, Kaptan’ı bulma umudumuzu yavaş yavaş yitirsek de geriye dönmeyi kendimize yediremiyorduk.

Nihayetin ileride kanalın sola doğru dirsek yaptığını gördük, Gizem “Fenerin ışığı zayıflamaya başladı, oraya da bakıp artık dönelim” dedi.

Gayet anlaşılır nedenlerden dolayı geri dönmeyi hiç istemiyordum. Nedense birdenbire üzerime bir durgunluk çöktü ve gözüm seğirmeye başladı. Ardından sol kolumda kasılmalar oldu, dengemi kaybederek düştüm ve kanalın karanlık sularına gömüldüm. Suyun içinde tüm bedenimin şiddetli bir biçimde kasıldığını hissediyordum, sonra sıcak yatağımda yatıyormuşçasına rüyalar alemine dalıverdim.

O zamanlar henüz kumarhaneler kapanmamıştı, rüyamda serum uygulamasını yaptırmak için gerekli parayı toparlamak üzere gittiğim Mövenpick otelin kumarhanesiydim. Kumarhane suyun altındaydı ve masalarla sandalyeler uçan balonlar gibi zemindeki kancalara iplerle bağlanmış bir halde zeminin birkaç metre üzerinde duruyordu. Masaların arasında beyaz gömlekli ve papyonlu köpek balığı müfettişler dolaşıyordu. Müşteriler suyun altında olmaktan pek şikayetçi görünmüyorlardı; konuşup güldükçe ağızlarından kabarcıklar fışkırıyor, sigaralarının dumanları mürekkep damlaları gibi suya dağılıyordu. Servis yapan mini etekli deniz kızları masaların arasında zarif hareketle süzülüyorlardı. At yarışını simüle eden minik bir hipodromun yanından geçtim, minyatür atlar suyun içinde kabarcıklar çıkararak ilerlerken müşteriler üzerine bahis oynadıkları atları coşkuyla destekliyorlardı. Rulet masasına yaklaşıp çiplerimin yarısını 23 numaraya koydum. Gerçek hayatta olduğu gibi rüyada da Micheal Jordan’ı sevmediğim halde bunu neden yaptığımı anlayamadım. Rulet uzun uzun döndü ve top 33 numaraya düştü. Bu favori oyuncum Larry Bird’ün sırt numarasıydı. Çiplerimden kalanları yeniden 23 numaraya koydum ve kazandım. Ellerimi havaya kaldırarak sevinçle yukarıya sıçradım, ama içimde sanki bir sıkıntı vardı. Köpek balığı müfettişlerden biri pantolonumun paçasını ısırarak beni sürüklemeye başladı, bana dostça baktığı için ondan korkmadım. Derken deniz kızlarından biri beni dudağımdan uzun uzun öptü. Neden o kadar tutkulu öpüyordu ki, henüz tanışmamıştık bile. Bir kez daha öpmek üzere yüzünü yüzüme yaklaştırdığında onu önceden tanıyormuşum gibi bir hisse kapıldım. İkinci öpüş de birincisi kadar uzun ve amansızdı.

Gözlerimi bir hastane odasında açtım. Yanımdaki iki yatakta yaşlı amcalar yatıyordu. Koluma bir serum bağlanmıştı ve içindeki sıvı bitmek üzereydi. Bana neler olduğunu öğrenmek üzere yandaki zile basacaktım ki kapıdan içeriye beyaz önlüğüyle Gizem girdi.

“Beni sen mi kurtardın?” diye sordum.

“Kaptan kıyıya çekti, ben de suni teneffüs yaptırdım.”

“Keşke bilincim yerinde olsaydı” dedim gülümseyerek.

“O zaman öyle bir şey olmazdı, tipim değilsin çünkü.”

Gizem’in son söylediği sözler hiç hoşuma gitmemişti ama bozuntuya vermedim.

“Arkamdan suya atladın mı?” diye sordum.

“Herhalde atladım, Hipokrat yemini ettik biz.”

“Ne alakası var, cankurtaran değilsiniz ki.”

“Sen onu bırak da, uyuşturucu mu kullanıyorsun acaba, kanından tuhaf maddeler çıktı.”

“Hiç işim olmaz o tip şeylerle.”

“Bilmediğin ilaçları içme, her zaman bu kadar şanslı olamayabilsin” dedi Gizem otoriter doktor sesiyle.

Biz konuşurken Adnan da yanımıza gelmişti. “Geçmiş olsun kardeşim, keşke yanınızda olsaydım” dedi.

“Çok sağ ol, eksik olma” dedim.

Gizem’le belki ikili bir yıldız sistemi oluşturamamıştık ama Adnan’la birlikte bir süre onun yörüngesinde döneceğimi hissediyordum.

Yazar: Murat K. Beşiroğlu

1971 Trabzon doğumlu. 1994 yılında Gazi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Özel bir bankada 21 yıl uzman ve yönetici olarak çalıştı. Ogox, Aşk Algoritması, Rüya Sanatçısı, Dördüncü Dünya ve Schrödinger'in Papağanı kitaplarının yazarıdır. Bilimkurgu öykü ve romanları yazmaya devam etmektedir.

İlginizi Çekebilir

insan evren robot uzay

Oleg | Hüseyin Şimşek (Kısa Öykü)

Oleg kahverengi toz hâlindeki kuma uzanmıştı. Isı stresi yüzünden bütün vücudu ter içindeydi, terlemenin ve …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et