marsta gecen bilimkurgu filmleri 1

Mars’ta Geçen Bilimkurgu Filmleri #1: Hayatta Kalma Mücadelesi

Mars çok uzun zamandır insanlığın arzu nesnelerinden biri. Gökteki o kızıl noktayı asırlardır gözlüyor ve ona karşı muazzam bir ilgi duyuyoruz. Çünkü bize hem çok benziyor hem de bizden çok farklı. Hem çok tanıdık hem de hâlâ çok gizemli. Bir günü neredeyse bizim bir günümüz kadar uzun. Yerçekimi alışabileceğimiz seviyede. Buzulları var. Ve toprağında suyun izleri. Bütün bunlar Mars’ı hem terk edilmiş bir evmiş hem de yeni bir yuvaymış gibi görmemize neden oluyor. Olası yeni yuvamıza baktığımız zaman da varoluşumuzu (Evrende yalnız mıyız?), sosyopolitik durumumuzu (Burası yok olduğunda kaçacak yerimiz var mı?) ve teknolojimizin sınırlarını (Ne kadar ileri gidebiliriz?) sorguluyoruz. Bildiğiniz gibi bu sorular, aynı zamanda bilimkurgunun da soruları.

Mars’ı bilimkurgu yazarları için cazibeli kılan yalnızca bu dışsal nitelikleri değil. Mars bir yönüyle de içimizdeki boşluğu temsil ediyor. Aslında oraya bir şey götürmek değil, orada bir şey bulmak istiyoruz. Söz gelimi, Dünya’da çok kalabalık olduğumuz için Mars’ta yalnız kalmayı arzuluyoruz. Burada (anlamların bolluğu sebebiyle) anlamı yitirdiğimiz için Mars’ta yeni bir anlam arıyoruz. Kusurlu yapımız nedeniyle kendi gezegenimizdeki yaşamı bitirebileceğimizi düşündüğümüz için Mars’ta bir yaşam alanı kurmayı hayal ediyoruz. Buradan bakınca Kızıl Gezegen, aslında kendimizle kuramadığımız ilişkinin temsiliymiş gibi. Mars’ı kolonileştirmekle ilgili bütün o fikirlerimiz de belki “insan nasıl bir şeydir? Neden kusurludur?” sorularına cevap aramak için; kim bilir? Belki de orada hemen her şeye sıfırdan başlayarak gerçekten bir yaşam kurabilirsek, bir gün buradaki yıkımı da onarabiliriz. Ya da tam tersi olur: Oraya da aynı kibri, aynı açgözlülüğü, aynı hoyratlığı götürür ve başka bir çöl daha yaratırız.

Mars tüm bu yönleriyle bilimkurgu evreninde çok uzun zamandır kullanılan elverişli bir sahne. Astronomiyle ilgilenen ilk düşünürlerden beri hemen hepimiz onun üzerine hayaller kuruyoruz. 20. yüzyıl edebiyatçıları onu istilacı bir ötegezegen olarak kurgulamıştı. Günümüzdeyse Mars, insanlığın en gerçekçi uzay hedefi hâline gelmiş durumda.

nasa mars organik molekul

Mars’la ilgili çok fazla hayalimiz, sayısız bilimkurgu hikâyemiz var. Çünkü Dünya’dan bakıldığında gökyüzünde çıplak gözle seçilebilen birkaç gezegenden biri olması, geçmişte su (yani yaşam) barındırmış olabileceği ihtimali, günlerinin Dünya’ya benzerliği gibi onu bize yakın kılan unsurlar hem keşfetme arzumuzu körüklüyor hem de bilinmezleriyle onu bilimkurgu için mükemmel bir sahne hâline getiriyor. Mars, “bir gün gidilebilir” olmasıyla hayali gerçeğe yaklaştıran bir basamak gibi. Bu nedenle de hikâyelerimizde kolayca yer buluyor. Ama Mars, hikâye anlatıcıları için yalnızca jeolojik ya da astronomik bir nesne değil; o aynı zamanda bir metaforlar gezegeni. Issızlığı, çoraklığı ve düşman doğasıyla insanın içsel yalnızlığını ve boşluk duygusunu mükemmel biçimde yansıtıyor.

Pek çok anlatıda Mars, bilinmeyenle yüzleşmenin, ötekiyle karşılaşmanın mekânı olarak kullanılıyor. Bu öteki, bazen bir uzaylı uygarlık, bazen insanın kendi karanlığı, bazen de teknolojik kibir olarak karşımıza çıkıyor. Mars’ta geçen hikâyeler sıklıkla kolonileştirme, etik sorumluluk, bilimsel hırs ve varoluşsal sorgulamalar etrafında dönüyor. Bu anlamda Mars, bilimkurguda yalnızca gidilecek bir yer değil, aynı zamanda sorgulanacak bir fikir hüviyetine kavuşuyor. Ne kadar ileri gidebiliriz? Gidersek neyi beraberimizde götürürüz? Neyle karşılaşırız? Ve orada gerçekten “yeni bir hayat” kurabilir miyiz? Bilimkurgu işte bu soruların peşinde. Ve Mars, bu soruları sormak için en kırmızı, en boş, en yankılı sahne.

Daha önceki yazı dizimizde çölün, yani hem yoksunluğun hem de dönüşümün sahnesi olan o uçsuz bucaksız boşluğun bilimkurgu sinemasındaki anlamı ve işlevini tartışmıştık. Bu kez benzer bir metaforu Mars üzerinden sürdürüyoruz. Çünkü Mars da nihayetinde bir çöl ve tam da bu yüzden muhteşem bir anlam arayışı kaynağı. Mars’ta geçen on beş bilimkurgu filmini inceleyeceğimiz bu yazı dizisinde, Mars’ın taşıdığı anlama göre üç ana başlık oluşturduk ve her başlık için beş örnek film seçtik.

mars topragi

Hiç şüphesiz Mars, insanın şimdiye dek karşılaştığı en sert doğa koşullarına sahip olan yerlerden biri. İnce atmosferi, keskin sıcaklık farkları, toprak yapısı, toz fırtınaları, depremleri ve yok denecek kadar az su varlığıyla sanki yaşamı doğrudan reddeden bir gezegenmiş gibi görünüyor. Bu düşman koşullar, insan iradesinin ve yalnızlıkla baş etme yetisinin sınandığı bir psikolojik alan da yaratıyor. Mars’ta bir yaşam kurmak ve onun zorlu koşullarında hayatta kalmak düşüncesiyle yazılan ve çekilen her film, bir yandan da dünyayla ilişkilerimizin, teknolojik ilerlemenin ve bürokratik kararların sorgulandığı alegoriler olarak okunabilir. Çünkü Mars sadece bilimsel bir hedef değil, aynı zamanda insanlığın bencilliğiyle umudu arasında gerilen kırmızı bir çizgi gibi.

Aşağıdaki filmler, Mars’ta hayatta kalmaya çalışan insanların bilimle, yalnızlıkla ve zaman zaman ümitsizlikle verdikleri savaşa odaklanıyor. Hayatta kalmak yalnızca oksijen, su, gıda ve güvenliğe sahip olmaktan ibaret değildir, bilinmeyene karşı aklı korumak, umutla delilik arasında bir denge kurabilmek da gerekir. Hazırsanız Mars’ı bir yaşam mücadelesi alanı olarak kullanan beş filmle incelememize başlayalım.

The Martian (2015)

the_martian

Ridley Scott’ın yönettiği, Andy Weir’ın aynı adlı romanından uyarlanan The Martian, Mars’ın hem bilimsel hem de dramatik yüzünü en iyi temsil eden yapımlardan.

Esas adamımız Mark Watney, Mars’ta yapayalnız kalmış bir botanikçi. Bu korkunç yalnızlığın ortasında Dünya’dan gelecek yardımı beklerken bir yandan patates bir yandan da umudun kendisini yeşertiyor. Sonuç olarak kahramanımız, Mars’ın zorlu koşullarında hem fiziksel hem de psikolojik bir sürgün yaşıyor ve bilimin gücüyle ayakta kalmanın edebi bir temsiline dönüşüyor.

Red Planet (2000)

Red Planet’te Dünya ekolojik bir kıyametin eşiğinde yaşanmaz hâle gelince, gözler hemen komşuya çevriliyor: Mars! Görev basit: Kızıl gezegeni kolonileştirmek. Ama işler elbette sarpa sarıyor. Bundan sonra astronotlarımız hem doğayla hem de birbirleriyle çatışmaya başlıyor. Gezegen soğuk, oksijen yok ve tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de başlarında insanları avlayan bozuk bir robot belası var.

Kısaca Red Planet’in insanın doğayla değil, daha çok kendi kibriyle savaştığını anlatan sinematografik bir uyarı niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz.

The Last Days on Mars (2013)

Mars yüzeyinde görev yapan bir grup astronot, tam da Dünya’ya dönmek üzerelerken Mars toprağında garip bir mikrobiyolojik yaşam formu keşfediyor. Keşif sevinci epey kısa sürüyor çünkü mikroorganizmalar zombimsi bir hâl alarak mürettebatı tehdit etmeye başlıyor. Bundan sonrası, “bir gün kala başımıza neler geldi neler!” durumu.

Ruairí Robinson’ın yönettiği, bilimkurgu ile korku türünü buluşturan bu gerilim yüklü film, Mars’ın bilinmeyen mikroorganizmalarla dolu bir mezarlık olabileceği fikrini merkeze alıyor ve bilinmeyenin korkusu, insan aklının yetersizliğiyle büyük bir hesaplaşmaya dönüşüyor.

Mission to Mars (2000)

Brian De Palma’nın yönettiği filmimiz, Mars’a gönderilen ilk keşif ekibinin başına gelen gizemli bir kazayla başlıyor. Ardından gelen kurtarma görevi ise Mars’ın sıradan bir çölden fazlası olduğunu, gizemli bir tarih taşıdığını ortaya koyuyor.

Film, bir noktada NASA belgeselinden fırlamış gibi hissettirse de finaldeki dev uzaylı hologramıyla “evrenin sırları bizde saklı çocuklar” diyerek etkileyici bir evrensellik çağrısı yapmayı başarıyor. Mars bu filmde yalnızca bir hedef ve hayatta kalma alanı değil, kökenlerimize açılan kırmızı bir kapı niteliğinde.

2036 Origin Unknown (2018)

2036 Origin Unknown

Mars’ta bulunan devasa, gizemli bir küp ve onunla iletişim kurmaya çalışan bir yapay zekâ… 2001: A Space Odyssey’e göz kırpan bu düşük bütçeli yapım, atmosferik anlatımıyla dikkat çekiyor. Ana karakterimizin yalnızlığı ve yapay zekâ ile kurduğu ilişki, Mars’ı hem fiziksel hem de zihinsel bir bilinmezliğe dönüştürüyor.

İzleyiciyi Mars’ın yalnızca fiziksel değil, metafiziksel sınırlarıyla da yüzleştiren filmin finalindeyse işler tamamen soyutlaşıyor ve “Mars mı bizi izliyor biz mi Mars’ı?” diye sorgulamaya başlıyoruz.

Selin Arapkirli

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.

İlginizi Çekebilir

stranger-things-3

Üçüncü Sezonuyla Stranger Things

Bir AVM’nin açılışı neden korkutucu olabilir ki? Starcourt Mall’un neon ışıkları Hawkins kasabasını aydınlatırken, aslında …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir