Bilimkurgu, neredeyse her zaman geleceğe dair sorulara cevap aranan bir alan olduğu için feminist bir ütopyayı bu tür üzerinden tartışmak oldukça güçtür. Bu güçlük yalnızca estetik bir tercih meselesi değildir; bilimkurgu, doğası gereği risklidir ve çağının bütün yakıcı sorularını tetikleme potansiyeli taşır. Bugün geleceğimizi belirlediği düşünülen teknolojik aygıtlar çoğu zaman hedef olarak gösterilse de, asıl belirleyici olan hâlâ bilinmezliktir. Tam da bu noktada, hayal gücünü sınırlamayan bir kadın yazar, imgeleriyle dünyayı yerinden oynatabilecek bir alan yaratabilir. Düşüncelerini herhangi bir otoriteye yaslanmadan kurabilir, bilimi yalnızca bir araç olarak kullanarak akla sığmayan yeni kapılar aralayabilir. Bu nedenle, bilimkurgunun erken örneklerinden biri sayılabilecek, 1666 yılında kaleme alınmış feminist bir ütopyadan söz etmek son derece yerindedir.
Söz konusu isim Margaret Lucas Cavendish’tir. Cavendish, birçok bilimkurgu yazarıyla karşılaştırıldığında belirgin biçimde aykırı bir çizgide durur. Bu aykırılık, bugün “proto–science fiction” olarak adlandırılan, türün henüz biçimlenme aşamasında olduğu bir döneme aittir. Cavendish’in metinleri, değer ve hak kavramlarını yeniden düşünmeye zorlayan bir yaklaşım taşır. Onu 17. yüzyılda görünür kılan da tam olarak budur. Ancak giyim tarzı, düşünceleri ve toplumsal cinsiyet rollerine meydan okuyan tavrı nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalır; keskin zekâsına rağmen fikirleri uzun süre hafife alınır. Tarihin ilk bilimkurgu metinlerinden biri kabul edilen The Blazing World (Yeni Kristal Dünya, 1666), doğa felsefesi ile bilimi, ütopik bir aşk anlatısı eşliğinde ele alır. Cavendish gibi dönemi için “alışılmadık” bir yazarın bilimkurguya yönelmesi, yaşadığı çağın entelektüel ve toplumsal baskılarıyla doğrudan ilişkilidir. Peki, neden özellikle doğa felsefesini bilimkurgu aracılığıyla ifade etmeyi seçmiştir?
Doğa felsefesi, dünyayı gözlem ve deney yoluyla anlamaya çalışan bir düşünce alanıdır ve modern bilimin öncülü olarak kabul edilir. Cavendish’in bu kavrama verdiği önem, metindeki her eylem ve betimlemede kendini gösterir. İlk bakışta mekanik felsefeye yakın duran bir evren tasarımı söz konusudur: Evrende meydana gelen her şey, hareket yasalarıyla açıklanabilir gibi görünür. Ancak Cavendish burada durmaz. Mekanik düzenin arkasında, canlı türlerin varlığını ve onların içsel dünyalarını merkeze alan başka bir düşünce geliştirir. Ona göre canlıların duyguları ve yaşam süreçleri, yalnızca mekanik kurallarla açıklanamaz; doğadaki her şey hareketin ötesinde bir anlam taşır.

Cavendish’in bilim anlayışını özgün kılan nokta da buradadır. Descartes’ın atomculuk yaklaşımında olduğu gibi, maddenin parçalarına ayrılarak incelenmesi ona bütünüyle yabancı değildir. Ancak her bilginin mekanik ya da atomist bir çerçeveye sıkıştırılmasına da karşı çıkar. Doğa, ona göre, kendi içinde düzenli ama aynı zamanda kendine özgü bir işleyişe sahiptir. Bu nedenle katı bir mekanik görüş, Cavendish’in düşünce sistemiyle örtüşmez. Doğadaki her varlık, ister canlı ister cansız olsun, kendine ait bir zihinsel döngüye sahiptir. Örneğin bir canlının vücudundaki yaşamsal organlar, yalnızca tepki veren mekanik parçalar değil; kendi varlıklarının farkında olan bir bilinç kaynağıdır.
Bu yaklaşım, ilk bakışta kafa karıştırıcı görünebilir. Çünkü bu durumda, cansız varlıkların da zihinsel özelliklere sahip olduğu fikri kaçınılmaz hâle gelir. Cavendish’in doğa anlayışı tam olarak bu soruyu gündeme taşır: Eğer doğanın tamamından söz ediyorsak, canlı ve cansız arasındaki ayrım nerede başlar, nerede sona erer? Onun feminist ütopyası da tam bu belirsizlikten beslenir. Bilimkurgu aracılığıyla kurulan bu dünya bilginin, bilimin ve otoritenin kimler tarafından üretildiğini sorgulayan erken bir düşünsel meydan okumadır.
“(…) Kuş insanlar havayı nefes aldıkları zamanlar dışında fark edemediklerini söylemişler. Onlara göre bazı varlıklar sadece dokunarak bazıları sadece görerek bazıları da sadece koklayarak fark edilirmiş ancak bazı varlıklar varmış ki onları dış duyularla algılamak imkânsızmış. Doğa türlü türlü varlıkla doluymuş ve bunların hepsi bizim duyularımızla algılanacak türden değilmiş” (Cavendish,2020:36).

Cavendish, evrendeki her canlı zihninin maddesel bir karşılığı olduğunu savunur ve bu yaklaşımıyla düşünsel karmaşıklığın önünü açar. Ona göre bireyin hayal gücü, yalnızca zihinde beliren geçici imgelerden ibaret değildir; aksine, kendi başına varlık kazanabilecek, hatta bağımsız bir yaşam sürdürebilecek potansiyele sahiptir. Yeni Kristal Dünya, yüzeyde sade bir anlatı sunuyor gibi görünse de, aslında yazarın dünya kurma arzusunu ve kendi zihinsel evrenini inşa etme çabasını yansıtan derinlikli bir metindir. Hikâye, yabancı bir ülkeye seyahat eden bir tüccarın genç bir kadına âşık olmasıyla başlar; ardından kadının zorla tekneye bindirilmesi ve beklenmedik bir fırtınanın patlak vermesiyle yön değiştirir. Teknenin alabora olması sonucu tüccar ve denizciler hayatını kaybederken, yalnızca kadın hayatta kalır.
Bu hayatta kalış, aynı zamanda başka bir dünyanın keşfine açılan kapıdır. Kadın, yaşadıkları dünyanın kutup noktasına yaklaştıkça, kendi dünyalarının hemen bitişiğinde yer alan başka bir evrenin varlığını fark eder. Bu yeni dünyanın iki güneşe sahip olması ve gök cisimlerinin birbirini dengelemesi, Cavendish’in kozmolojik hayal gücünün dikkat çekici örneklerinden biridir. Kadının tuhaf yaratıklarla karşılaşması ve onlar tarafından esir alınması, ilk bakışta tanıdık bir anlatı izlenimi verse de, yeraltına iniş ve burada karşılaşılan farklı yaşam biçimleri hikâyeye yeni bir boyut kazandırır. Mitolojik ve olağanüstü manzaralarla dolu bu yolculuk, eserin fantastik bir anlatıdan bilimkurguya doğru nasıl evrildiğini açıkça gösterir.
Cavendish’in amacı, yarattığı canlıları yalnızca betimlemek ya da taklit etmek değildir; onları toplumsal bir işlevle donatır. Metin boyunca her şeyin belirli bir düzen içinde işlediği, dünyanın kendi akışıyla yoluna devam ettiği fikri vurgulanır. Bu düzende bireyin -ya da herhangi bir canlının– eylemleri, nihai sonucu değiştirme gücüne sahip değildir. İnsan kendi yıkımını hazırlasa bile, evren bu durumdan etkilenmeden varlığını sürdürür. Cavendish, insan merkezli düşünceye açıkça meydan okur. Bilimkurgu açısından bakıldığında bu durum oldukça çarpıcıdır. Çünkü burada dünyayı felakete sürükleyen unsur dışsal bir tehdit ya da yabancı bir varlık değil, insanın kendisidir. İnsan, kendi sonunu hazırlayan bir yaratık olarak konumlanır. Bu noktada Cavendish’in metni, temel bir soruyu da beraberinde getirir: Eğer insan kendi yıkımının faili ise ve evren yine de yoluna devam ediyorsa, bu ilerleyiş ne kadar adildir? Ya da daha doğru bir ifadeyle, insanın olmadığı bir devamlılık fikri, gerçekten de bir “ütopya” olarak kabul edilebilir mi?

“«Hayvanlar zararsız yaratıklardır,»demiş ruhlar. «Hatta birçoğu insanlara hizmet eder ömürleri boyunca. Bunların bazılarına vahşi ve acımasız gibi nitelikler yakıştırılır ancak insanların vahşet veya zalimlik dediği şey onların hayatta kalmak için gerçekleştirdikleri eylemlerden başka bir şey değildir. Söz konusu vahşet ise eğer, dünyada siz insanlardan daha vahşi bir tür bulunmaz. Bu durumda kötü ruhlar da olsa olsa sizsinizdir.»”[1]
Kristal Dünya’nın yönetimini üstlenen kadın, tek başına hareket eden bir figür değildir. Sarayında imparatoriçe olarak konumlanır; bu dünyanın siyasi ve düşünsel merkezinde yer alan baş kadındır. Etrafında görevlendirdiği farklı canlılarla dünyalar üzerine tartışır, bilgi alışverişinde bulunur. Ancak aradığı yanıtları onlardan net biçimde alamadığında, bu kez ruhlara başvurur. Anlatı ilerledikçe daha da tuhaflaşır; çünkü ruhlar, imparatoriçenin yönelttiği her soruya eksiksiz karşılık verir. Zamanla en tutarlı cevapların onlardan geldiğini fark eder. İmparatoriçe, üç farklı dünyanın varlığından söz eder: Geldiği dünya, içinde bulunduğu Kristal Dünya ve Düşes’in dünyası. Düşesin aniden ortaya çıkışı tesadüfi değildir; ruhlar, onun mantıklı ve bilge yapısının imparatoriçeye kendilerinden daha fazla katkı sağlayacağını düşünür. Böylece anlatı, salt farklı dünyalar arasında değil, farklı düşünme biçimleri arasında da bir geçiş alanı açar.
Cavendish, kendi dünyasını kurarken aslında evrende kaç farklı dünyanın var olabileceğine dair kesin bir bilgiye sahip değildir. Sayısız dünyanın varlığı ihtimali, beraberinde yeni sorular getirir: Bu kadar çok dünya nasıl yönetilecektir? Bir ölümlünün dünya yaratması mümkün müdür? Düşes ile İmparatoriçe arasındaki diyaloglar, bu soruların zihinsel düzeyde ortaya çıkan bir uyarı niteliği taşıdığını gösterir. Düşes, doğayı yerinden oynatmadan, yalnızca zihinsel bir süreçle yeni bir dünya kurulabileceğini savunur. Keşif, dışsal bir yolculuktan çok içsel bir harekete dönüşür. Cavendish, gerçek dünyayla baş etmenin zorluğunu kabul eder; buna karşılık, maddi olmayan bir evrenin zihinde kurulabileceği fikrini daha anlamlı bulur. Düşes’in rüyasında şekillenen bu dünya, kendi kendine hareket edebilen, duyu ve akıl yetilerine sahip varlıklarla doludur. Burada maddeler, varlıkların algılarına ve bedenlerine uygun biçimde devinir. İmparatoriçe ise Kristal Dünya ile zihinsel dünya arasında bir denge kurar; her iki alanı birlikte var olabilecek canlılarla doldurur ve bu düzeni bilimle, sanatla zenginleştirir.

Eserin ilerleyen bölümlerinde, İmparatoriçe’nin dünyasının savaşa sürüklenmesi bir pişmanlık duygusuyla aktarılır. Çaresiz kaldığında, düşesin rehberliğine ihtiyaç duyduğunu bilir. Bu kez iki dünya arasında bir geçit açılması gündeme gelir. Ancak geçit açıldığında, hangi varlıkların gönderileceği sorusu belirir. Düşes, Kristal Dünya’daki bazı canlıların bu yolculuğu yapmasını önerir; böylece İmparatoriçe’nin yalnızca Kristal Dünya’yı değil, kendi dünyasını da kurtarabileceğini ve yönetebileceğini savunur. Anlatı, Cavendish’in doğada rastlantının olmadığı düşüncesine dayanır. Aynı zamanda şu soruyu gündeme taşır: Maddi olmayan olgular hakkında da düşünmek ve yorum yapmak mümkün müdür? Cavendish’e göre düşünme, yalnızca beyin ve sinir sistemiyle sınırlı değildir. İnsanlar kadar hayvanlar ve diğer canlılar da zihinsel süreçlerden geçer. Eğer doğada zihinsel bir akış varsa, varoluş da bu zihinsellik üzerinden anlam kazanır. Kristal Dünya’nın oluşumu da bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir; çünkü bu dünya kendiliğinden ortaya çıkmaz, imgeleme gücüyle yaratılır.
Gerçek dünyadan insanların Cavendish’in anlatısına doğrudan dâhil edilmemesi bilinçli bir tercihtir. Balık adamlar, ayı ve maymun adamlar, solucanlar; bunun yanında kozmos, maddenin ve zihnin doğası Kristal Dünya’yı tanımlayan temel unsurlardır. Cavendish’in Descartes, Hobbes, Galileo, Gassendi, van Helmont ve Henry More gibi düşünürlerden fikir almak istemesi; ruhların ise bu isimleri kibirli bulması, dönemin entelektüel yapısına yönelik eleştirel bir göndermedir. Aynı zamanda bir kadının yöneticiliğinin ve düşünsel otoritesinin hafife alınmasını da açığa çıkarır. Alıntıda da görüldüğü gibi, bu yaklaşım 17. yüzyılda özgür düşüncenin sınırlarını ve toplumsal kabulleri görünür kılar. Ruhların İmparatoriçe’yi bu denli bilgilendirmesi, katı maddeci yaklaşımlardan bilinçli bir kopuşu temsil eder. Cavendish, antik filozoflardan Descartes’a uzanan evren tasarımlarını yeterli bulmaz; kendi düşünce sistemine en yakın isim olarak Thomas Hobbes’u seçer.
Hobbes’un tercih edilmesinin temel nedeni, bireysel güvenlik kavramıdır. Metin boyunca Kristal Dünya ile gerçek dünya arasında açık bir karşıtlık kurulur. Gerçek dünya, acımasız ve yıkıcıdır. Savaş sonrası imparatoriçenin kendi dünyasına dönmesi ve oradaki yöneticilere yardım etmesi, Cavendish’in adının duyulmasına ve saygı görmesine yol açar. Ancak Kristal Dünya’daki huzurla kıyaslandığında, hırs ve kötülükle dolu bir evrene geri dönmek Cavendish için kabul edilebilir değildir. Hobbes’un insan doğasını bencil ve vahşi olarak tanımlaması burada belirginleşir. Ne var ki Cavendish, Hobbes’tan farklı olarak bireyi değil, toplumu merkeze alır.

Metinde dikkat çeken bir diğer unsur, Kabala öğretisine yapılan göndermedir. Cavendish, insanın yaratılışı ve Tanrı ile kurduğu ilişkiyi sorgularken, Kabala’nın vahye mi yoksa akla mı dayandığını tartışmaya açar. Ruhların bu öğretinin akılla değil inançla ilgili olduğunu söylemesi, İmparatoriçe’yi şaşırtır. Kabala, yaratılışın amacını sorgulayan, ezoterik bir gelenektir; Cavendish ise bilimkurgu ile ezoterik düşünceyi bilinçli biçimde yan yana getirir. Bu noktada şu soru belirir: Bilimsel yönteme dayanan bir anlatıda mistik ve okült öğelere ne kadar yer verilebilir? Cavendish bu soruyu doğrudan yanıtlamak yerine, Kabala anlatısını dönüştürmeyi seçer. Felsefi bir Kabala akla, ahlaki bir Kabala Tanrı korkusuna, politik bir Kabala ise ceza ve ödül kavramlarına dayanacaktır. Ancak Düşes, şiirsel ve edebi bir Kabala’nın daha uygun olduğunu savunur; çünkü bu biçim, metaforları özgürce kullanma imkânı sunar. Cavendish bu yolla hem dini hem de yeni bir kutsal metni andıran özgün bir anlatı kurar.
Her iki dünya arasında geçit olmasına rağmen, İmparatoriçe gerçek dünyaya yardım etmez. Kristal Dünya barış, güven ve zenginlik içindedir; ancak gerçek dünyanın hırs, kibir ve açgözlülükle şekillendiğini bilir. Müdahale etmenin, kendi insanlarına zarar vereceğinin farkındadır. Proto-feminist bir manifesto niteliği taşıyan bu anlatı, en temelde şu soruları ortaya koyar: Bu dünya kime aittir? Eğer dünya herkesinse, direncin kaynağı nedir? Dünya yalnızca cennet ve cehennem olarak mı düşünülmelidir, yoksa üçüncü bir yol mümkün müdür?
“Benim Kristal Dünya’m barışçıl bir yerdi. Burada tek bir halka, tek bir dile, tek bir dine sahip halk var ederken diğer taraftan ayrışmalarla ve savaşlarla dolu başka bir dünya tahayyül ettim. Burada Hector ve Aşil gibi cesur, Nestor gibi bilge, Ulyses gibi belagatli ve Helen kadar güzeldim. Ama barışı savaştan, aklı politikadan ve dürüstlüğü güzellikten daha çok önemserim. İskender’in, Sezar’ın Hector’un, Aşil’in, Nestor’un ve Ulysses’in yerine bütün dünyaya değişmeyeceğim dürüst Margaret Newcastle imgesini kullandım. Eğer var ettiğim bu dünyayı beğendiyseniz ve benim vatandaşım olmak isterseniz kendinizi öyle hayal etmeniz yeterli. Vatandaş olmak istemeyenleriniz de pekala kendi dünyalarınızı var edebilirsiniz.”[3]
Hazırlayan: Ceren Karaca
Kaynakça:
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
