“…dünyanın gidişatına bakılırsa artık gelecekten bir şeyler ummak bile boş!”
Fransız edebiyatının önde gelen isimlerinden, bilimkurgunun öncülerinden Jules Verne, 1828 yılında Fransa’nın Nantes kentinde doğdu. Hukuk eğitimi almasına rağmen edebiyata yönelmeyi tercih ederek yazarlık yoluna girdi. Bilim ve teknolojiyi macera unsurlarıyla harmanlayan romanları sayesinde kısa sürede ün kazandı. Seksen Günde Devriâlem, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Dünyanın Merkezine Seyahat ve Ay’a Yolculuk başta olmak üzere pek çok eserinde geleceğe dair çarpıcı öngörüler ortaya koydu. 1905 yılında hayatını kaybeden yazar, ardında önemli bir edebi miras bıraktı.
Jules Verne, Yirminci Yüzyılda Paris adlı romanını 1863 yılında kaleme aldı. Romanda tasarladığı gelecek, 1960 yılının Paris’iydi. Yayıncı P. J. Hetzel, eser tamamlandığında Jules Verne’e bir mektup yazdı ve kendisine yönelik sert değerlendirmelerde bulundu. Hatta yayımlanmasının kariyeri açısından bir hata olacağını dile getirdi:
“Romanınızda hiçbir ciddi gelecek sorununun çözüldüğü görülmüyor. Üzülerek söylüyorum, çalışmanızın yayımlanmasını kendi adınız için bir felaket olarak görüyorum.”
Henüz Fransa’da yeni yeni tanınmaya başlayan Jules Verne, bu geri dönüşün ardından romanını yayımlatmaktan vazgeçti ve metni rafa kaldırdı. 1994 yılına kadar geçen 131 yıllık süre boyunca romanın kayıp olduğu düşünüldü. Metnin yeniden bulunmasının ardından yayımlanması, beraberinde çeşitli tartışmaları da getirdi. Erken dönem Jules Verne anlatımının hâkim olduğu, yer yer tiyatrovari diyaloglar içeren roman, kimi eleştirmenler tarafından zayıf bir eser olarak değerlendirildi. Buna karşın, yalnızca geleceğe dair sunduğu öngörüler bile romanı okunmaya değer kılıyor.
Yirminci Yüzyılda Paris, dünya çapında yeniden keşfedilmesinden yedi yıl sonra, 2001 yılında İsmet Birkan çevirisiyle TÜBİTAK Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı.
“… el emeği isteyen bir iş aradı ama her yerde makineler insanın yerini almış, daha iyi iş görüyorlardı.”
Romanın merkezinde, edebiyata tutkuyla bağlı genç bir karakter olan Michel Dufrenoy yer alıyor. Sanatın ve hayal gücünün gündelik yaşamdan dışlandığı bu makineleşmiş dünyada kendini yabancı hissediyor. Modern hayata uyum sağlamakta zorlanıyor; giderek yalnızlaşıyor ve umutsuzluğa sürükleniyor. Kendisini ait hissettiği çağların çoktan geride kaldığını düşünüyor. Dayısı Huguenin ile geçmişte yaşamış yazarlar, şairler ve filozoflar üzerine sohbetler ediyor; onları özlemle anıyor. Ancak geleceğin dünyasında bu isimler çoktan unutulmuş. Sanat dalları toplum nezdinde önemini yitirmiş.
Jules Verne, teknolojik açıdan gelişmiş bir gelecek tasvir ederken aynı zamanda kültürel ve insani bir çöküşü de gözler önüne seriyor. Şiir, edebiyat, müzik ve felsefe geri plana itilmiş; teknolojik düzen ve bürokrasi hayatın merkezine yerleşmiş. Toplumsal ölçüt hâline gelen şey ticari başarı; hayal gücüne dayalı sanatsal üretimler ise neredeyse yok sayılıyor. Verne, bu tabloyla açıkça distopik bir anlatı kuruyor. Ona göre teknoloji bir amaç değil, yalnızca bir araç olmalı; aksi hâlde insanı insan yapan değerler bilimsel ilerlemenin altında ezilmeye mahkûm.
“Edebiyat öldü çocuğum,” der dayısı. “Şu bomboş salonlara, şu toza gömülmüş kitaplara bak! Artık kitap okuyan kalmadı…”
1960’ların Paris’ini betimlerken Jules Verne’in en dikkat çekici yönlerinden biri, geleceğe dair ortaya koyduğu vizyoner bakış. Paris metrosu henüz inşa edilmemişken şehir içi raylı sistem ağını ayrıntılı biçimde betimliyor ve günümüz Paris’i de bu öngörüyü büyük ölçüde doğruluyor. Romanın yazıldığı dönemde hâlâ kazı aşamasında olan Süveyş Kanalı’nı tamamlanmış hâliyle anlatıyor. Panama Kanalı’na dair ifadeleri ise özellikle dikkat çekici; zira roman kaleme alındığında bu kanal henüz gündemde bile değildi. Panama Kanalı ancak 1914 yılında açıldı. Bununla birlikte Verne’in öngöremediği noktalar da var. Örneğin, otomobillerin bireyselleşeceğine ve herkesin kendi aracına sahip olacağına ihtimal vermiyor. Ona göre kişisel otomobiller ya ulaşılmaz ya da fazlasıyla pahalı bir olasılık.
Yirminci Yüzyılda Paris’i okuyanların ortaklaştığı noktalardan biri de ana karakter Michel’in 1960 dünyasına duyduğu derin yabancılık. Jules Verne, Michel karakteri aracılığıyla âdeta kendisini yüz yıl sonrasına yerleştiriyor. Bu, romanın reddedilmesiyle de yakından ilişkili. Verne, eser üzerinde yeterince çalışma imkânı bulamamış; dolayısıyla metin yer yer acemilikler barındırıyor. Kısacası Yirminci Yüzyılda Paris, alışılmış Jules Verne romanlarından belirgin biçimde ayrılıyor. Söz konusu farklılık, romanın finalinde de kendini gösteriyor. Baştan sona karamsar bir atmosfer kuran yazar, anlatıyı da bu tonla sonlandırıyor ve öyküyü âdeta bir tragedyayla noktalıyor.
“Şimdi herkes zenginleşiyor, iki şey hariç: insanın bedeni ve kafası…”
1995, Erzurum. Kitap okur, belgesel izler, sinema, felsefe ve bilimkurguyla ilgilenir, öykü yazar. Kayıp Rıhtım'da başladığı yazarlık serüvenine, Fantastik Canavarlar ve Bilimkurgu Kulübü gibi internet sitelerinde ve çeşitli dergilerde devam etmekte.
bahridogukan@gmail.com