bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 15 Şubat 2019 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Ütopyada Bozuk Düşler | Tuğrul Sultanzade (Kısa Öykü)

Günlerdir kendimi mutlu hissediyorum. Tamamen sebepsiz yere. Bu çağda her şeyin bir sebebi olmalı oysa… bu anlamsız tutkunun da bir sebebi olmalı. Lüksçü bir ütopyada yaşıyorum ben. Sebepsizlik benim için imkansız. Her şeyin, yapılan saçmalıkların bile bir sebebi olmalı burada. Saçmalamak bile kurallar dahilinde mümkün. Kurallar dahilinde herkes özgür ve mutlu. Peki ya mutluluğum? Bunun da bir sebebi olmalı illa…

Dün gece şehirden birkaç arkadaşımla buluşmuştum. Eskiden beri tanıdığım fakat aramın pek de iyi olmadığı zırtapoz tiplerdi bunlar. Ütopyanın bomboş çocukları. Kendini harcaması için yaşatılan insanlar. Birlikte birer psikonot olmuştuk benim evde. Ütopyamızda pek çok uyuşturucu yasal. Bedenin çürüyorken organik bir evrende minik bir iblisi oynayabiliyorsun. İnsanlar böyle mutlu oluyor olacaksa. Fakat günlerdir içimi tırmalayan mutluluğun sebebi uyuşturucudan da öte…

Akşama doğru sıkıntı ve çekilme hali vücutlarımızı sarsarken denize gitmeye karar veriyoruz. Sahil yarım kilometre kadar uzakta. Çıkmadan önce bir gram skunk dönüyoruz . Kafası zıpkın gibi vuracak birazdan. Denizdeyken kafanda açılan dalgalar soğuk bir cennete teslim olmak gibi. Bu spiritüel hissi düşünerek savaş öncesi yıllardan kalma döküntü arabaya atlıyoruz. Güneş asfaltta yanıyor kızıl kızıl, müstakil evler, bahçeler, yollar, ıssızlık ve kavşaklar. Hepsi buharlaşıyor gibi. Hiçbirimizin ehliyeti yok.

Saçlarım asimetrik bir çalılığa benziyor. Degenerate modası. Sistem algoritmaları beni algılayamıyor. Şimdi ehliyetim yok diye kim ceza kesecek bana? Arabayı ana yola çıkarıyorum. Çok geçmeden bir kavşaktan dönüyoruz ve ileride gösteriyor kendini sahil. Kantonun Eğlence İşlerine bağlı tesisinin bembeyaz ama kirli renklerine bakıyoruz. Akşamüstü yalnızlığının içinde bir lokanta, büfe, bar ve harabe halindeki bir gece kulübünden ibaret öylesine bir plaj. Nisanın son günlerinde yeni açmış bir çiçek gibi. Sahilleri özelleştirmeden korumak için kanton yetkililerinin aldığı önlem böyle bir şeydi. Çok karmaşık. Minarşizmin ve bürokrasinin çatışmaları. Anlatmaya lüzum var mı? İnsanlık tarihinin dökümü bu adeta.

Arabadan inerken otun bulantılı kafası sıcakla el bir olup bastırıyor. Soğuk soğuk terlediğimi hissediyorum. Arkadaşlarım bilgisayarların geleceği üzerine uçuk varsayımlarla dolu bir tartışmaya kaptırmış kendini. Savaştan önce de hep böyle hezeyanlar yaşardı insanlık. Piyasada bireylerin düşünce ve duygu ‘algoritmasını’ çözen kusursuz yapay zekalar var şimdi ama bunların nesinden korkalım ya da medet umalım? Hangi yapay zeka ruh halime bir sabitlik kazandırmak konusunda yardımcı olabilir ki bana? Yani o kadar gelişti mi bu sektör? Yok efendim, istediğin icadı yap. İstediğin yıldıza git. Hâlâ aynaya baktığında göreceğin şey bir yabancı.

Plaj ıssızlığın içinde kıvranan insan şekilleriyle, dalgalanan hüzünlü bir denizin mavisiyle, kumların sarı grisiyle, yalnızlığın o hiçbir renge sığmayan tatlı melankolisiyle boyalı. Bir rüzgar kumları savura savura esiyor çalılıkların istila ettiği tepeciklerden. Ötede, bir filenin geçirildiği paslı demirlerin orada voleybol oynayan lavuklar var. Bir de şezlonglara kümelenmiş tanıdık birkaç yüz damlası. Yaklaştıkça hatlar belirginleşiyor. Selamlaşıyoruz. Garip ve sıkıcı bir sohbet başlıyor, ara sıra ben de dalıyorum, birkaç espri yapıyorum, birlikte gülüyoruz, iyi vakit geçiriyorum.

Sonra olan oluyor. İçimi gıdıklayan, hayatı bir anda eğlenceli bir saçmalığa çeviren o tatlı his kayboluyor. Soğuk bir boşluk hissediyorum. Farkında olmadan eşeleyip durduğum kum sanki canlı. Düşünebilen, rüya gören bir mezarlık gibi. Dürttüğüm, eziyet ettiğim bu mezarlık özür bekliyor benden ve gördüğü rüyanın içinde muhafaza ettiği ölü süngerlere ait ceset parçalarını tutuşturuyor elime. Kazdıkça daha çok sünger çıkıyor. Ölü süngerlerle dolu bir zeminde yaşıyoruz sanki. Elimdeki sünger parçalarını saygısızca fırlatıyor ve daha da uzaklara dalıyorum, başım dönüyor, kulaklarım uğulduyor, savaşın isimsiz dehşetlerini görüyorum.

Uzaklarda bir yerlerde Hindistan yanıyor alev alev ve yarımadada yükselen Kali’nin kasıkları kan içinde. Çin’de amorf bebekler doğuyor ve yakılıyor, sahile vuruyor sezyum süngerleri, bir adam bu süngerleri filme kaydediyor, sonra kanser geliyor, genetik mühendisliğin mucizeleri ve ticaret, sonra da sahte ütopyalar; hani şimdi içinde yaşadığım, geri kalan distopyalar; hani hiç haberdar olmadığım. Ama ne olmuş yani? Geçip gitmiş bunların hepsi, yaşadığım ana bakmam lazım şimdi. Yıllar önce karaya milyonlarca Spongebob vurup da ölmüşse, Spongebobların soyu tükenmişse ne olacak yani? Her şey yolunda işte, artık ekolojiyi rejenere eden dev makinelere sahibiz.

Süngerler, kendime duyduğum öfke ve savaş sonrası dünyanın taşıdığı korkularla dolu düşüncelerim dışarıdan gelen bir uyarıcı ile alt üst oluyor. Orada midemi düğüm düğüm yapan gizemli inciyle karşılaşıyorum. Anlıyorum sebebini nihayet mutluluğumun.  Her şeyi görmüş gibi oluyorum. Hiç başlamayan bir cümleyi ve başından sonuna kadar uzayan noktaların yarattığı anlamları… Büyülü bir ofelya çiçeği gibi açmış deniz kenarında, kumlu rüzgarın içinde sallanıyor dalgın dalgın. Bakar bakmaz tanıyorum.  Bu o sahiden. Bir pigmalion gerçekçiliğine sahip. Onu ilk ne zaman gördüğümü hatırlamasam da bakışlarının o koyu kasveti arasında dağılan bir şeyler cezbetmişti tüm algılarımı.

Kayıtsız değil diye sevinirken onun hakkında iğrenç şeyler söylediler. Ona değil insanlara kızdım ve kendi içime çektim tüm ilgimi. Sığ duygularımın üzerinde yüzen o derme çatma kalbim alabora oldu. Gizliden gizliye onu düşünmeye devam ettim hatta bir şeyler yazdım ona. Hiç okumayacağı, hiç görmeyeceği, görse bile kim bilir hakkımda ne düşüneceği şeyler yazdım ve bir zaman sonra yalnızca onun hayaline yazmayı sevdim. Nihayetinde de başka bir bedende kendimi aldattım. Ne saçma şey, diye gülüyorum, insanlığın artık haz ve acıdan beslenen bir makine olduğunu sanmak ne ayıp ne tuhaf ne iğrenç ve bir fahişeye şiir yazmak hani şeytanın kızıl gülleri gibi dudakları.

Kalkıp biraz yürümem lazımmış gibi hissediyorum. Gerçi pişman oluyorum kalktığıma. Benimle birlikte midem, midemle birlikte tüm uzay kalkıyor sanki. Rüzgar dokunuyor bedenime, kumların kamçısını hissediyorum. Sonra bara doğru zahmetli bir yürüyüşe başlıyorum. Arkamdan, “nereye?” diye sesleniyorlar. Dönüp cevap vermiyorum.

Bakışlarımı alamıyorum ondan, o da denizden. Kim bilir ne görüyor denizde. Sonra ben kuma bata çıka yürürken, kız da aniden deniz kenarından ayrılıyor, belli belirsiz bir üçgenin hatlarını oluşturmuş gibi aynı yere yürümeye başlıyoruz. O ne bu üçgenin ne de benim farkımda fakat ben farkındayım ya, işte bu bozuyor işleri. Eğer beni tanırsa, diye düşünüyorum, hiç çekinmeden soracağım, ilk kez ama ‘belki’ son kez değil. Bar, ahşap döşemeli bir platformun üstünde. Bir nevi büyük bir bungalovu andırıyor. İçerisi rutubetli, tuzlu ve yosunlu bir kokuyla dolu. Bob Marley’in hayaletini orada joint sararken görebilirmişim gibi bir his doğuyor içime.

Tam giriş kısmında epey hastalıklı duran eğimli bir palmiye var. Sonra bozuk bir hologram jeneratörü. Pop kültür ikonlarının resimleri gelip geçiyor. Silik, parazitli ve renkten yoksun buruk imgeler bunlar. Her nerede bir pop kültür imajı görsem, nedense benden fersahlarca uzaktaki mutlu ve başarılı insanların ‘sıradanlığını’ kıskanırım. Aklım gene ani bir türbülansın etkisindeyken, barın orada duruyorum sebepsiz yere. Sanki bir şeyler durmamı söylemiş gibi. Kafamı kaldırıp baktığım an tam karşımda. Tanımış, diye geçiriyorum içimden. Heyecan ve umut fırtınaları kopuyor. Karanlık ızdırapların nüvesinde inciler parlıyor. Bana bakıyor, hiçbir karışıklık, hiçbir şüphe yok ama garip bir sitemin ifadesi var o yırtık gecelerin sardığı gözlerin içinde.

“Selam,” diyor. Yanına yaklaşıyorum. Vücudu bir kaymak taşı gibi parlıyor, sanki on altı yaşında bir kız değil, sanki Akdeniz’in soğuk sularında karanlığa boğulmuş eski bir tanrıça var karşımda.

Bir şeyler söylemek istiyorum, fakat içimden, neresinden olduğu meçhul derinlerden bir sıcaklık dalgası söyleyebileceğim tüm kelimeleri yutuyor. Her zamankinden daha aptal hissediyorum. “Kolyen güzelmiş,” diyor gülerek. Uçları kırmızıya boyalı kıvırcık saçları dalgalanıyor, kemikli yüzünde tatlı bir ifade beliriyor. Boynumdan sallanan ay taşına dokunuyorum gayri ihtiyari, eski sevgilim geliyor aklıma yine, pişmanlık, kumların kamçısı ve midemde bir zıpkın gibi sallanan sigara.

“Nereden aldın bunu?”

“Hediye.”

“Asteroit hasadı mı?”

“Hayır. Bu çok eski bir taş. Dünyada henüz böyle mineraller varken çıkmış.”

“İlginç,” diyor. Sonra duraksıyoruz. Kim olduğumu hatırlıyorum. Ne kadar aptal olduğumu, ne kadar değersiz, ne kadar aşağılık. Ne yapıyorum şimdi? Ne bekliyorum yani? Neye üzülüyorum? Nedir tüm bu hislerin sebebi? Neden böyleyim? Hangi yapay zeka cevaplayabilir bunu?

Bir şeyler söylemek istiyorum yine. Fakat ayıplıyorum kendimi. Hâlâ karşımda. Bir hamle bekliyor benden. Bir kıpırtı? İşte bitti, diye düşünüp, bara girmek için arkamı dönüyorken, çok zayıf, inilti gibi bir sesle, “onları kime yazdın?” diye soruyor. Bu sefer kemikli yüzünde, şüphe dolu bir ofelyanın açtığını görüyorum. Gözlerinin içine bakıyorum çırılçıplak, boş bir bakış, anlamdan yoksun, öylesine iptidai bir heves değil bu. Anlasın; konuşamayacağım, söyleyemeyeceğim ama durup durup güldüğüm yalanları okusun istiyorum orada ve gözlerinin içine öyle kaotik bir ifadeyle bakarken, “kimseye,” diyorum.

Afallıyor. O an sigara bir zıpkın gibi vuruyor içimdeki dalgalara. Cesareti çığıran bir ateş sarıyor her yerimi. “Hayata bir delinin gözlerinden bakmak istedin mi hiç?” diye soruyorum. Serbest kalıyor aklımın tüm bariyerleri, deliliğe dolu dizgin koşacakmış gibi hissediyorum. Aptalca gelebilir, hatta gülünç fakat kız gülümseyerek, “zaten ben bir deliyim,” diyor. Vuruluyorum. İnsanın hangi çağda olursa olsun, nasıl da naif olduğuna yanıyorum suretler karşısında. Bir orospu olduğuna inanmak istemiyorum o kızın. Fakat başka hiçbir şey söyleyemiyorum. Veda ediyor. Bense yalnız gidişini seyrediyorum. Akşam üstü güneşinin filtresiz sıcağında parlayan tenini, bacaklarını, hüznünü, onunla bir ‘biz’ olamayacağımız gerçeğini.

Bara giriyorum sonra. Yenik ama umut dolu. Teni yanmış, tuzdan pütür pütür olmuş sıska bir ihtiyar var içeride. Boş gözlerin deliklerinden bakıyor bana. “Bira alayım,” diyorum. “Üç tane Tuzla.”

Adam suratıma şüpheyle bakıyor. “Modifier var mı?” diye soruyorum.

“Yok,” diyor ihtiyarlığa has kırçıl bir sesle. “Yasak onlar artık.”

“Sende vardır illa,” diyorum zırtapoz bir ifadeyle. Adam öfkeleniyor. “Al alacağını, defol git,” diye çemkiriyor. Önüme üç tane Tuzla koyuyor. Parmağımdaki ‘vatandaşlık yüzüğünü’ okutucuya dayayıp ücreti ödüyorum. Kim bilir kaç kredim kalmış. Biraları beceriksizce alıp dışarı çıkıyorum.

Hüzünle bakıyorum sağa sola. Her şey eksik, ben biraz daha beceriksiz, biraz daha ahmağım artık. Biraz daha yoksunum insanlıktan, bir insan olabilmekten, iradeden ve onurdan. Bir insanı, birey yapan ne varsa içimden söküp almışlar. Bomboş, kendini yineleyen lüksçü bir tutsaklığa, bir kepazeliğe mahkum edilmişim. Bir rüyaya mahkum edilmişim ben. Sanki her şey biraz daha tenhalaşmış gibi. Çok korkuyorum. Kendimden ve yalnızlıktan. Kız yok üstelik. Tüm dünyadan güzellik çekilip gitmiş, yalnız bir gölge bırakmış gibi. Kız gitmiş… kim bilir nereye? Ama biliyormuş demek ki, yazdığımı, belki ona, belki bir başkasına, belki de kimseye ama biliyormuş…

Arkadaşlarımın yanına yürüyorum. Akşamüstü sıcağı tatlı tatlı yakıyor içimi. Aklım düşüncelerle ağırlaşmış. Bir kez daha, insanı etten kemikten bir makine gibi görenlere küfrediyorum. Sessizce oturup biraların icabına bakarken, arkadaşlar arasındaki en ahmak olanı kumları saçarak ayağa kalkıyor. Aptalca bir şeyler söylüyor. Herkes gülüyor. Çocuk denize doğru koşuyor ve sahile tümden yayılmış hastalıklı yosunları umursamadan karışıyor hüzünlü maviye.

Biraz sonra tüm arkadaşlarım birer birer, umursayacak hiçbir şeyin olmadığı bu lüksçü ütopyanın yalanları içinden koşarak denize giriyorlar.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.