Timur önündeki çorbayı iştahla, ibadet edercesine içtikten sonra kaşığını masaya bırakarak arkasına yaslandı. Ardından, “Bu işte bir yanlışlık var,” dedi.
“Sabah sabah kelle paça çorbası içmeyi kastediyorsun, değil mi,” dedi Ömer.
“Pırıl pırıl soğuk bir Nisan günüydü, saatler 13’ü vuruyordu,” dedi Timur. 1984 romanına gönderme yaparak sabahın çoktan geride kaldığını hatırlatmıştı.
“Büyük birader Alp Ergun şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirdi,” diyerek devam etti Ömer. Sonra gülümseyerek, “Vatandaş hâlinden memnun, sen kendi derdine yan,” dedi. Çaylarını içip hesabı ödediler.
Dışarıda yağmur atıştırıyordu, gökyüzü karanlık ve bulutluydu. Ömer’in otomobiline binerek yola çıktılar. Geçmekle oldukları bulvar havada asılı duran reklam tabelaları nedeniyle ozon ve statik elektrik kokuyordu. Elektrikli otomobil ıslak zeminde belli belirsiz bir sürtünme sesi çıkarıyor, reklam ışıkları yolun kenarındaki su birikintilerinden yansıyordu.
“Bugünkü konuşmanın provasını yapmak istiyorum,” dedi Timur.
“Sert eleştiririm,” dedi Ömer. “Haberin olsun.”
Timur zaman kaybetmeden konuşmaya başladı: “Bizler sadaka ekonomisini reddediyor ve insan onuruna yaraşır bir hayat istiyoruz. Bugün ülkemiz emperyalizme teslim olmuş durumdadır. Alp Ergun’un küresel düzenin baronları tarafından desteklenmesi rastlantı değildir. Üzülerek görüyorum ki partimiz de aynı değirmene su taşıyor. Mesele hangi partinin vatandaşlık maaşını ne kadar vereceği değildir. Alp Ergun’un söylemlerini tekrar ederek bir yere varamayız. Mesele insanımızın yeniden üretmeye başlamasıdır. Düzeni radikal biçimde değiştirmeden ekonomiye nüfuz edemeyeceğiz. Halka ve birbirimize yalan söylemeye son vermemiz gerekiyor. İşimiz kolay değil. İnsanımız teknolojinin sağladığı üretim olanaklarını sonuna kadar kullanmalı. Bu işi özel sektöre havale ederek sorumluluktan kurtulamayız. İktidar işsizliği, esnek çalışma, kısmi istihdam, girişimcilik desteği gibi süslü kelimelerin arkasına saklıyor. İstihdamı korumak için sert önlemler almalıyız. Bunun yolu eğitimin yanı sıra pazarlarımızı korumaktan geçiyor. Halka doğruları anlatmalıyız.”
“Muhalefete muhalefet etmek kolay tabii. İktidar yargı sopasını üzerimizde kullanırken bir de içerideki muhalefetle uğraşıyoruz. Onlar birlik hâlinde üzerimize gelirken biz birbirimizle didişiyoruz, türünden şeyler söyleyeceklerdir,” dedi Ömer.
“Haklısın, iktidar eleştirisini keskinleştirmekte fayda var. Ayrıca, iç rekabetin doğurduğu dinamizme de değinebilirim,” dedi Timur.
Parti genel merkezinden çıktığında hava kararmıştı. Sözlerini, “Psikopatların dünyasında dürüstlük, en radikal eylemdir,” cümlesiyle bitirmesi iyi olmuştu. İnsanların bu sözü beğendiğini gözlerinden okumuştu. Parti yönetiminde etkili olmak için sözler elbette yeterli değildi, başka şeyler de yapmalıydı. Ellerini ceplerine sokarak adımlarını hızlandırdı. Kulağına karşı kaldırımdan sokak temizleme robotlarının fırça sesleri geldi. Caddenin üzerinde kargo dronları tiz vızıltılarla uçuyorlardı. Yeni temizlenmiş kaldırımlardan hafif ozonlu, kimyasal sabun kokusu yayılıyordu. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünüyordu. İnsanların hayatlarından memnun olmalarına şaşmamak gerekti.
Timur Tarabya’daki evine vardığında ışıkları yakmadı. Evdeki çalışmalarına başlamadan önce beş-on dakika soluklanmayı huy edinmişti. Salonun geniş pencerelerinden Boğaz’ın koyu, kurşuni yüzeyi seçiliyordu. Karadeniz tarafından gelen gemilerin seyir fenerleri, karanlığın içinde yanıp sönüyordu. Kulağına Alp Ergun’un fazla pürüzsüz, yankısı olmayan sesi çalındı. Ses galiba yan daireden geliyordu. Kusursuzca akort edilmiş bir çellonun tınısı gibi, hiçbir insani sapma içermiyordu. Alp Ergun’un gözleri yankısı olmayan birer kuyuydu. Bakışları akışı olmayan sular gibi durgun ve karanlıktı. Aslında o sadece emperyalizmin seçip yücelttiği bir aparattı. Halk güçlendiğinde zayıflayacaktı.
Yatak odasının yanındaki penceresiz giysi odasına girdi. Köşedeki küçük masaya oturdu ve mini bilgisayarı çalıştırdı. Bilgisayar üzerinde kurulu bulunan yapay zekâlı ajanına, psikopat liderlerin önemli ülkelerde iktidara gelmesi hakkında ne düşünüyorsun, diye sordu. “Geniş halk kesimlerinin pastadan aldığı pay azalıyor. Yerleşik düzene karşıymış gibi görünen politik figürler halka cazip geliyor. Psikopatların cesaret gösterilerinden etkileniyorlar,” dedi. Nasıl bir politika izlersek başarılı olabiliriz, diye sordu Timur. “Halk entelektüellerin düşündüğünden daha akıllıdır. Muhalefetin gücünü, somut kazanımlar elde ettiklerini görmeleri gerekir,” dedi yapay zekâlı ajan.
Masanın başından kalkıp arkadaşı Ömer’e acil koduyla mesaj attı. Paltosunu giyerek dışarıya çıktı ve evinin bulunduğu sokaktan ana caddeye doğru yürümeye başladı. Yağmur çiseliyordu ve hava rüzgârlıydı, reklam panolarının titreşimi rüzgârda dijital bir arı kovanının uğultusuna dönüşmüştü. Sulu yemekler satan bir esnaf lokantasına girip oturdu. Pilav üstü az kuru ve yoğurt söyledi. Siparişleri hızlı getirdikleri için lokanta personelini içinden tebrik etti. Yemeğe öylesine odaklanmıştı ki arkadaşının lokantaya girdiğini görmedi. Karşısındaki sandalyeye oturan Ömer, “Duydum ki acil bir durum varmış, çıktım geldim,” dedi.
“Teşekkür ederim geldiğin için, zamanlama önemli,” dedi Timur. “Hata yapmalarını bekleyeceğiz,” diye ekledi.
“Acil durum neyse halledip maça yetişmek istiyorum,” dedi Ömer. “Kimin hata yapmasını bekleyeceğiz?”
Yoğurdunun kalan kısmını kâseden sıyırdıktan sonra, “Hem iktidarın hem parti yönetiminin. Vizyonumuzu ortaya koyacağız ve hayata geçirmeye çalışacağız,” dedi Timur.
“Bu akşam herhâlde gizemli takılmayı seviyorsun. Vizyonumuz nedir? Partide ve ülkede iktidar olmadan planlarımızı nasıl hayata geçireceğiz?”
“İnsan makine iş birliği stratejisi oluşturacağız. Üretimi yeniden örgütleyeceğiz. Değiştirmeye kendimizden, partiden, belediyelerden başlayacağız,” dedi Timur.
“Alp Ergun ne olacak? Parti yönetimi izin verecek mi?” diye sordu Ömer.
“İnsanlarla konuşup ikna edeceğiz. Katılım sağlayanların görüşlerinden yararlanacağız. İşler iyi giderse birer nefer olarak mücadele ederiz. Parti krize girerse müdahale edip yönetimi alırız. Sadaka ekonomisinin gerileyip çökmesi zaman alacaktır. Bu sırada biz de iktidara hazırlanmış oluruz,” dedi Timur.
“Kulağa iyi geliyor. Ben şimdi maç seyretmeye gidiyorum,” dedi Ömer.
Hesabı ödeyip çıktılar. Yağmur durmuştu, önünden geçtikleri AVM’nin kapısından yapay narenciye kokusu yayılıyordu. Bir süre birlikte yürüdükten sonra ayrıldılar.
Timur eve vardıktan sonra giysi odasındaki mini bilgisayarın başına oturdu. Önceki hafta kendi elleriyle kurduğu lokal yapay zekâ ajanına Ömer’e sözünü ettiğini fikirleri aktardı ve “Acaba kaçırdığım bir şey var mı?” diye sordu.
Yapay zekâ ajanı “Gayet iyi, süreci birlikte takip edersek ince ayarları yapabiliriz,” diye cevap verdi.
Timur gizliliğe fazlasıyla önem veriyordu. Bu yüzden önemli işlerini internet bağlantısı olmayan kullan-at bilgisayarlarda görüyor ve bu bilgisayarları periyodik olarak evindeki özel bir fırında yakıyordu. Yapay zekâ ajanı haklıydı. İş birliğinin sürekliliğini sağlamak verimliliği artırırdı. Burada kritik olan üçüncü kişilerin verilere erişmemesiydi. Kurguladığı yeni strateji gizlilik gereksinimini azaltıyordu. Yapay zekâ ajanına, “Kullandığın kaynakları artırmamı ister misin?” diye sordu. Böylece belki daha yüksek nitelikli tavsiyeler verebilirdi. İş birliği çağının ruhunu kavramaya başlamıştı.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
