balli baba ayse bozkurt oyku

Ballı Baba | Ayşe Bozkurt (Kısa Öykü)

Ballı Baba, 2095 yılında değişen iklim şartlarına rağmen bahçesinde yetiştirdiği arılarıyla birlikte sakin bir hayat sürüyordu. Yaşıtlarına göre oldukça genç görünüyor, bunu doğal polenler ile yaptığı karışımlara bağlıyordu. Toplumun çoğunun tükettiği yapay et ve o jelatin görünümlü haplara da meydan okuyordu ayrıca. Bahçesinde ürettiği bal karışımları o kadar özel ve lezzetliydi ki ülkenin dört bir yanından gelenler kapısında uzun kuyruklar oluşturuyordu. Ne var ki çevresindekiler ve müdavimleri onun aksi ve kaba bir adam olduğunu düşündüklerinden dolayı zamanla gelenler azalmaya başlamıştı.

Ballı Baba bir sabah erkenden uyandı ve yaz tatili için yanına gelen torunu Hayta’yı uyandırdı. Tam arılarını kontrol etmek için bahçeye geçiyordu ki çiftliğin önüne beyaz bir araba yanaştı. Korkulu rüyası olan o beyaz arabalar yine gelmişti ziyaretine. İki iri yarı adam arabadan inip Ballı Baba’ya doğru ağır adımlarla yaklaşmaya başladı.

“Selam Ballı Baba, arılar ne âlemde?”

Balla Baba derin bir iç çekti fakat cevap vermedi bu soruya.

Adamlardan biri, “Bizden pek hoşlanmıyorsun ama bu sefer Sağlık Bakanlığının emriyle buradayız,” dedi. ”Arıların sağlığı için ve daha iyi bal yapabilsinler diye bu ilaçlamayı yapmak zorundayız artık. Yine zorluk çıkarırsan bu bahçeyi hemen kapatırız. Lütfen bırak da işimizi yapalım. Yorma bizi ihtiyar.” Diğer iri yarı adamsa ilaçlama için hazırlanmaya başlamıştı bile.

Ballı Baba her ne kadar, ”Olmaz!” dese de devletin almış olduğu karara karşı koyamamıştı, ancak son kovanın boş olduğu yalanına onları ikna etmeyi başarmıştı. İlaçlamadan kurtarabildiği bu kovan için sevinse de diğerleri adına endişeliydi. Arıların ilaçlamadan sonra eskisi gibi kaliteli bal üretemeyeceğini düşünüyordu.

Adamlar gittikten sonra içeri girdi. Torunu Hayta, sabah kahvaltısında yine o tuhaf, yapay haplardan içmek istedi. Ballı Baba da her zaman olduğu gibi ona bir tabak bal kaymak yemesini tavsiye etti. Torunu, her seferinde ona aynı şeyleri söyleyen dedesini kırmadı ve önce elinin ucuyla küçük bir parça ekmek kopardı. Sonra da üzerine biraz bal, biraz da kaymak sürdü ve hop diye ağzına attı. Tıpkı bir aslanın avını çiğnediği gibi öğütürken lokmasını, Ballı Baba ona gülümseyerek, ”Şimdi yut ve hisset bakalım boğazında şu balın o acımsı tadını,” dedi. ”Biliyorsun, buraya geldiğinden beri hep söylüyorum sana, işte bu evlat… Hissetmek. Az önce gelen adamlar ve onları buraya gönderen yetkililer senin elinden bunu, yani insan olduğun hissini almak istiyor. Oysa maksat sırf karın doyurmak değil ki. Yemek yerken aldığın keyif ve gerçek besinlerin vücuduna girmesi de çok önemli. Hepimizi robota dönüştürmek istiyorlar.”

”Dedeciğim, anlıyorum seni ama bizim okulda herkes o senin beğenmediğin haplarla besleniyor. Annem ve babam da öyle. Akşamları hep renkli renkli haplar koyuyor annem tabaklarımıza.”

Ballı Baba bunu biliyordu ama elinden hiçbir şey gelmediği için pek bir şey yapamıyordu. Kendine bahçesinde yetiştirdiği otlardan bir keyif çayı hazırlamak üzere yerinden kalktığında, torunu Hayta’ya baktı. Onun bu sefer biraz daha büyük bir parça ekmek koparıp üzerine bal ve kaymak ilave ettiğini görünce mutlu oldu. Ne yazık ki yaz tatili bitip evine geri döndüğünde yine o haplarla beslenmeye devam edecekti.

Ballı Baba bahçeye çıktığında, torunu hemen sırt çantasına uzandı ve iç ceplerden birine sakladığı bir kutu jelatin hapını açarak içinden iki draje birden çıkardı. Çok seviyordu bu hapların tadını ve onda uyandırdığı doyma hissini. Dedesinden gizlice hemen bir bardak su doldurdu ve o dönmeden önce de tek dikişte yutuverdi ikisini. Ballı kaymaklı ekmek yemek güzeldi ama diğer zevkten de mahrum kalmak istememişti.

Bir hafta boyunca dedesiyle hoş vakit geçiren ve her sabah kahvaltıda ballı kaymaklı ekmek dilimleri yiyen Hayta, bir gece bahçede çimenlerin üzerine uzanmış gökyüzündeki yıldızları izliyordu. Birkaç dakika sonra bileğine takılı iletişim cihazına son dakika haberleri düşmeye başladı. 

”Ülkede şu an geniş çaplı bir bal zehirlenmesi yaşanıyor. Bu sabah itibariyle yüz yirmi kişi hastaneye kaldırıldı. Yedikleri bal yüzünden can verdiği tespit edilen kişi sayısı az önce doksan altıya ulaştı. Yan etkileri baş dönmesi, mide bulantısı ve kusma olduğu için bu belirtiler varsa ve öncesinde bal yediyseniz hemen bulunduğunuz yerdeki en yakın hastaneye gidin ve vakit kaybetmeden kendinizi ve sevdiklerinizi kurtarın. Sağlık Bakanlığı, yaşanan tüm bu üzücü gelişmelerden sonra ülkemizde üretilmiş olan her türlü bal kovanını toplama ve imha etme kararı aldı.”

Hayta, haberleri duyar duymaz koşa koşa dedesinin yanına gitti ama Ballı Baba elinde kitabıyla çoktan uykuya dalmıştı bile. “Dede uyan! Doğal ballardan zehirlenenler olmuş, ülkedeki tüm balları imha edeceklermiş. Son dakika haberlerinde duydum!”

Ballı Baba son cümleyi duyunca gözlerini ovuşturarak belini doğrulttu. Hayta da hemen cihazının görüntüsünü duvara yansıttı. Ekranda son dakika haberleri geçiyor, uzmanlar açıklamalar yapıyordu.  

“Doğal gıdalardan kaynaklı zehirlenmeler gün geçtikçe artıyor. Özellikle bal ve benzeri gıdaları tüketmekten derhâl vazgeçilmeliyiz yoksa önüne geçemeyeceğimiz bir tehlike söz konusu.” 

Ballı Baba yakında o beyaz arabalı adamların yeniden onu ziyarete geleceklerini ve arılarını imha etmesi için ona baskı yapacaklarını düşünürken, Hayta’nın telefonu çalmaya başladı. Arayan annesiydi. ”Oğlum, haberleri duydum çok korktuk. Deden sana hâlâ bal yediyor mu?” diye sordu. Hayta, ”Merak etme, biz çok iyiyiz,”  diye cevap verdi. “Olsun, siz yine de  en yakın hastaneye gidin ve test yaptırın. Telefonu dedene verir misin?” 

“Tamam anne, görüşürüz.” 

Ballı Baba o sırada giyinmiş, bahçeye çıkmak için hazırlanıyordu. “Alo kızım, seni anlıyorum ama sakin ol lütfen, hiçbir sorun yok. Sen haberlere mi inanıyorsun yoksa babana mı? Neyse… Benim ufak bir işim var, sonra konuşuruz yine.”

Ballı Baba hemen, “Hayta, şu feneri al ve benimle gel, seninle biraz işimiz var,” dedi ve hızla kovanların olduğu bölgeye doğru yürümeye başladılar. Kovanların sayısını beyaz adamlar biliyordu ama içlerinden bir iki petek alırlarsa kimse fark etmez diye düşünmüştü. 

Ballı Baba birkaç kovana sığacak kadar arıyı alıp bahçesindeki gizli bölmeye yerleştirdi fakat petekleri düzenlerken, henüz olgunlaşmamış olan peteklerin üzerindeki renk değişimi dikkatini çekti.

“Hayta, şuraya, tam şuraya ışığı tut. Sen de görüyor musun?” 

“Neyi?” 

“Bak tam burada renk değişimi var.”  

Bu işte bir bit yeniği vardı ama neydi?

***

Gizli bahçedeki işlerini sabaha karşı bitirdikten sonra Ballı Baba ile Hayta yorgun argın eve döndü. Tam uyuyacaklardı ki kapı çaldı. Ballı Baba kapıyı açar açmaz Sağlık Bakanlığından gelen o iki iri adamla karşılaştı. Bu sefer yanlarında iki kişi daha getirmişlerdi. Görevliye uzun uzun baktıktan sonra, ”Sabahın köründe geçen gün ilaçladığınız, pardon zehirlediğiniz kovanlarımı imha etmek için mi geldiniz?” diye sordu Ballı Baba. 

“Haddinizi aşıyorsunuz, şu an hükûmeti neyle suçlandığınızın farkında mısınız? Biz halkın sağlığı için çalışan bir kurumuz. Baldan insanlar zehirleniyor, sizin derdiniz ise bir avuç arı.” 

Ballı Baba, ”Yıllardır bu işi yapıyorum ve baldan zarar gören kimseye rastlamadım,” diyerek devam etti sözüne. ”Bunu ispatlayacağım, göreceksiniz.” 

İri adamlardan biri onu dinlemeyip küstahça bir gülümsemeyle arkasını döndü ve yanındakilere kovanları toplamalarını emretti. Kovanları bir bir kamyona koyup gittiklerinde, Ballı Baba gözyaşlarını tutamadı. Yavaşça içeriye girdi. Bunun üzerine torunu Hayta, “Ne olacak şimdi?” diye sordu.  

“Yıllardır şu iki iri adamla kavga etmekten çok yoruldum. Şimdi ne yapmalıyım, bilmiyorum. Sesimi nasıl duyuracağım? Eskiden olsa dergilere yazı gönderirdim.” 

Hayta hemen söze girdi. “Dede istersen sana X Quen kanalında bir hesap açalım. İnsanlara doğal beslenmeyi anlatır, arılarına zarar verdiklerini söyleyebilirsin.”

“İşe yarar mı peki? ”  

“Tabii ki yarar. Hükûmet yıkmışlığı, hükûmet kurmuşluğu bile vardır bu kanalın. Öyle bir ses getiriyor ki aklın şaşar. Tek yapmamız gereken etkileyici bir video ile insanların dikkatini çekmek.” 

“Peki bunu sen yapabilir misin? Yani video yükleme, abonelik vesaire…” 

“O iş bende, hallederim.” 

Ballı Baba bunu duyunca heyecanlandı. Hemen işe koyuldu, diğer bal üreticisi olan arkadaşları Suzi ve Hasto’yu arayarak durumu anlattı. Suzi ile yıllar önce bir kraliçe arı yüzünden araları açılmıştı, Ballı Baba belli etmese de Suzi’ye karşı farklı duygular da besliyordu. Birkaç kez ona karşı hissettiklerini dile getirmek istemiş fakat Suzi’nin aksi tavırları yüzünden hep bir tartışma çıkmıştı aralarında.

Suzi ilk başta Ballı Baba’nın evine gelmek istemedi ama sonra bir şekilde ikna oldu. Arkasından Hasto da hemen geldi. İçeri girer girmez de, “Umarım bu plan işimize yarar,” diye mırıldandı. ”Bu sabah bizim kovanlara da el koydular. Onca arı gözümün önünden uçup gitti.” 

Suzi tek kaşını kaldırarak söze girdi. ”Yolda gelirken yumurtacı Kete’yi gördüm. Çiftliğini kapatmış. Güya laboratuvar yumurtası daha çok iş yapıyormuş.”  

Kimse onları bekleyen tehlikenin tam anlamıyla farkında değildi, Ballı Baba ise insanlara gerçeği anlatmak istiyordu. Son yıllarda hazır besinler ve haplar öyle bir yaygınlaşmıştı ki, mutfak diye bir şey kalmamış, onun yerine hap dolapları kullanılmaya başlanmıştı. İnsanlar kolay olana ne çabuk alışıyordu. Üstüne üstlük herkes toprağın verdiğini değil, laboratuvarlarda üretileni tercih ediyordu. Reklamlarda da sürekli, ”Toprağı ve hayvanları özgür bıraktık. İnek sütü sadece buzağısı içindir. Arılar da bizim için bal yapmak zorunda değil,” gibi birçok safsata dolaşıyordu.

***

Video çekimini birkaç denemeden sonra tamamlamayı başarmışlardı. Yaklaşık bir saat sonra da her şey hazırdı. X Quen kanalında o gün şöyle bir kısa video dolaşmaya başladı: Bembeyaz kıyafetleri ile Ballı Baba, yanında iki arkadaşı Hasto ve Suzi ile birlikte oturuyordu. Önlerinde bir tabak bal ve kaymak vardı. Ballı Baba büyük bir ciddiyetle konuşmaya başlıyordu:

”Bu videoyu sizler için özel olarak hazırladık. Bal zehirlenmesi adı altında bir karalama propagandasına maruz kaldık. Kimyasal laboratuvarlarda üretilen genetiği bozulmuş o sevimli haplar sandığınız kadar masum değiller. Çiğneme, tat alma, yani insan olma hissimizi bizden çalmak istiyorlar. Yakında hep birlikte robota dönüşeceğiz. Uyanın! Haplar sadece bedeninizi değil ruhunuzu da zehirliyor.”  

Bunları söyledikten sonra Ballı Baba tabaktan bir kaşık bal alıp afiyetle yemeye başlıyordu.

“En son ne zaman doyasıya çiğneyerek yemek yediniz? Ne zaman dişleriniz birbirine dokundu? Doğal besinleri yaşatmak istiyoruz diye ürünlerimizi kötüleyen tüm laboratuvarlara inat… Hadi ne duruyorsunuz, çiğneyin ve insan olduğunuzu hissetmeye devam edin.” 

Ballı Baba’nın ekran karşısında bal yemesi büyük yankı uyandırmıştı. Bazıları bunu bir delilik olarak yorumlarken, bazıları da doğal beslenmeye yönelik cesur bir adım olarak görmüştü.

Kısa sürede yayılan video, halk arasında karışıklığa yol açtı. Ekran karşısında zehirli bal yiyerek insanları ölüme teşvik ettiği gerekçesiyle Ballı Baba’nın hapse atılması gecikmedi tabii. Bununla da yetinmeyip tüm televizyon kanallarında boy boy fotoğrafları yayımlandı, insanları ölüme sürükleyen yaşlı ve acımasız bir adam olarak ilan edildi.

Fakat Ballı Baba’nın peşinden gidenlerin sayısı da az değildi. Birçok kişi ”çiğne, çiğne!” sloganıyla videolar çekmeye başladı. Ballı Baba ise hapiste ona verilen hapları içmiyor, görevlilere sürekli sorun çıkarıyordu. Giderek hâlsiz düşse de, dışarıda olanları duydukça cesaretinden dolayı kendisiyle gurur duyuyordu. Ballı Baba’yı ziyarete gelen kızı, damadı, torunu ve arkadaşları onu bitkin görünce çok üzüldü. El ele verip kendisini bir şekilde hapisten çıkarmanın uygun bir yolunu bulmaları gerekiyordu. 

Bir akşam Hayta’nın aklına bir fikir geldi. Dedesinin evine giderek gizli bahçesine girdi ve ilaçlanmış olan ile hiç ilaçlanmamış iki farklı arı kovanı çıkardı. Sonra da ilaçlama bahanesi ile yok edilen arılar üzerine bir video çekti. Hem de delilleriyle birlikte. Video çok geçmeden viral oldu. Yetkililer olayı örtbas etmek için açıklama üstüne açıklama yaptı. Hatta Hayta da dedesi gibi hapse atılmakla tehdit edildi.

“Çiğneyin!” sloganı çok işe yaramıştı. Bir video ile başlayan akım dalga dalga tüm dünyada yayıldı.

Hayta’yı almak için evine gelen yetkililer, etrafta büyük bir kalabalık ile karşılaştı. Protestolar başladı, sloganlar yükseldi. Yetkililer baskılara dayanamadı ve Ballı Baba’yı hapisten çıkarma kararı aldı.

Ballı Baba hapishanenin kapısında onu bekleyen müdavimlerini görünce çok sevindi. “Çiğne! İnsan olduğunu hisset!” türünde pankartlar ile karşılaşınca çok duygulandı.

Ballı Baba, sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada ün kazanmış bir kahramana dönüştü. Herkes onun ballarını denemek için sıraya giriyordu artık. Sağlık Bakanlığı da gelen tepkiler üzerine zehirli balları imha etti. İnsanlar o günden sonra yeniden yemek yapmak için tarihin tozlu sayfalarından tarifler çıkarmaya başladı. Zamanla yüzlerindeki ve bağırsaklarındaki değişimi görmeleri onlara insan olduğunu hatırlattı. Bazıları, bu gerçeği onlara hatırlatan Ballı Baba’yı ölümünden sonra bile her yıl bal kaymak yedikleri bir video yayımlayarak kutlamayı sürdürüyordu.

Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

iki yazit oyku

İki Yazıt | Cüneyt Gültakın (Kısa Öykü)

İki genç el ele tutuşmuş ünlü Dünya Birliği Alanı’nda yürüyordu. Büyük parkın tam ortasına gelince …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir