Bilimkurgu, insanlığın başlangıcına doğru yani tarih öncesine değinerek bilinmeyen fenomenleri, türleri ve olguları ortaya çıkarmış olsaydı günümüzde türe yönelik anlayış nasıl bir hâle gelirdi? Özellikle bu soruyu sorarak ele aldığımız yazımızda, bilimkurgunun uyarıcı ve kuramsal bir tür olduğunu, tek bilincin hiçbir işe yaramadığını bir yazarla göstermiş olacağız. Belçika doğumlu, kendini bilime ve bilmeye adamış frankofon yazarlardan olan J.-H. Rosny Aîné (1858-1940), bilimkurguyu diğer yazarlardan ele alış biçimiyle oldukça farklı bir bilimsel görüşe sahiptir. Bu bilimsel görüş, tanrısal bir bakış açısı gibi yaşamın nasıl ve ne zaman başladığıyla ilgili değildir. Yaşamın nasıl yayıldığı, doğanın üstünlüğü, bir şeyin bir şeyle nedeni olabilecek pozisyona gelebilmesi durumudur.
Özünde her yere saçılan tohumlar anlamıyla bilinen Panspermia Kuramı, Rosny Aîné’nin bilimkurgu anlayışında gözüktüğü için kuramın çürütülmemiş oluşu bir yana, yazarın bilinmeyen organizmaların evrende nasıl yayılabileceğini açıklaması, modern bilimkurgunun algı kapasitesinin karışık, tehditkâr ve bir o kadar da korkutucu olduğunu gösterir. Yaşamın tek bir yere bağlı kalmadan, kökeninde aydınlatılmamış bilimsel ifadelere yer verilmesi, tekdüzelikten kopmanın belki de en önemli unsurudur. Doğanın bu bilinmezliğe karşı üstlendiği rol, canlıların yaşamındaki içgüdüsel rekabetin de ne anlama geldiğini bir kez daha gösterir. Çünkü artık gerçeklik, bildiğimiz bir şey olmadan gerçek olanı ortaya çıkarır. Bilimkurgu, normalde geleceği yansıtarak kurguya ve hayale önem verip projeksiyon yöntemine başvurur. Buna rağmen modern bilimkurguda, insanlığın başlangıcına doğru antikiteye dönüş meselesi söz konusudur.

Tarih öncesi1 denebilecek bu başlangıç, yeniden inşa etmek ve yeniden bir bilimi açığa kavuşturma düşüncesidir. Yani gözlerin tamamen açık olmaya meyilli olması gereklidir. Çünkü evrende beklentisel felaketlere2 maruz kalabileceğimiz bir sürü olgu vardır. Beklentisel felaketler hem doğru olanı hem de doğrucu olanı bulmaya yarayan; eskinin de eskisine gidebilmeyi sağlayan, insanlık tarihinin başlangıcına doğru yolculuk yaptıran tarih öncesini anlatır. Geçmişle yüzleşmenin sonuçlarını, şimdiki zamanda yaşanabilecek durumlarla da bildirir. Yani gelecekten daha çok şimdinin problemleriyle ilgilenmeyi yeğleyen bir yazar, bilimin mimetik olmayan tarafını göstermeye çalışır. Bu doğrultuda, geçmiş ve geleceğe dokunarak insanlığın hazin sonunu göstermenin amacını belirtmek isteyen Aîné, klasik ve modern bilimkurgunun ayrımına dikkat çeker.
Klasik bilimkurguda geçmişini unutmayan ve gelecekle sıkı sıkıya bağlı olan bir bilim gözükürken; modern bilimkurguda kimlik arayışına doğru çağrışım niteliği bulunur. Bu kimlik arayışı aslında kökten olarak dünyayı değiştirmenin derdine düşülmesini ve aynı zamanda canlının özünün yenilenmesini amaçlar. Dünya üzerine ilk adımını basan bir canlının şeklini belirtebilmesi ve bilimsel araştırmalarıyla desteklemesi, bilinmeyen biyolojik kökenli canlıları insanlığın karşısına çıkarması, yeni bir Dünya ya da başka bir Dünya oluşumunu göstermek istemesi gibi tüm bu özellikler, varlıkların ya da bilinmeyen canlı türlerinin bir gün aramızda dolaştığında yapabileceklerinin sınırsızlığını göstermekle kalmaz, aynı zamanda bilinenin ötesinde bilinmeyeni davet eder gibi görünmeyen bir şeylerin hâlâ bir yerlerde mevcut bulunduğunu vurgular.

Bu nedenle Aîné, “emin olunabilir mi?” sorusuna cevap aramanın derdine de düşer. Çünkü bilimkurgu, ilk başta ne ve neden olarak; gelişmeye başladığı potansiyel döneminde içsel zenginliğini bilimle özdeşleştirerek dinamik döneminde bilimsel mümkünlüğü sağlayıp uyumsuzluk karşıtı bir üslup kullanır. Çağdaş döneminde ise kimlik arayışına yönelir. Bu yüzden Aîné, görülmeyen en küçük bir yaşam belirtisini çoğulculuk3 kavramıyla ele alır. Çoğulculuk, tüm eylemlerde aktif bir rol oynayıp olumlu ve olumsuz denebilecek bütün zıtlıkları bilimle taşır. Kalıcılık-değişebilirlik, bilinen-bilinmeyen, sürekli-süreksiz, basit-karmaşık gibi tüm bu zıtlıklar bir bütün hâlinde açıklanır. Bu anlamda çoklu zihin yapısının bilimsel metodunu göstermek, modern bilimkurgu için kaçınılmazdır. Sınırsızlığı ise bir görüntü ya da renge verilen izlenimlerin kendisini milyonlarca kez yenilemesi gibidir.
Bilimin devamlılık, toplayıcılık, gözden kaçırma gibi durumları da gözükür. Bu özellikler aslında bilimkurguyu, modern bakış açısıyla anlamayı daha iyi kavratır. Çünkü her bir bilimsel yaklaşım aslında tamamlanmış gözüken ifadelerle bozulmalar, simgesel değişimler doğurur. Bu anlamda durmak bilmeyen bir devinim hâli ortaya çıkar. Rosny Aîné’de ise gerçekliğin karışık hâliyle bağlantılı yenilikleri keşfetme arzusu vardır. Yani tekliğin bilinen veya hâlihazırdaki bilgiler silsilesine karşıdır. Evrende hiçbir değişiklik olmazsa sadece hareketsizce durmaktan başka bir şey yapılamaz. Öyle ki kendi varlığını bitirme durumuna gelir. Bu anlamda modern bilimkurguda en önemli unsur, atasal formları yeni formlarla bir araya getirip benimsetmeye çalışmaktır.

“İdeal bir organizma maksimum derecede koruma ve yenilenmeyle bağlanır. Bizler, bu yüksekliğin hiçbir belirleyici durumuna sahip değilizdir. Canlı durmak bilmeden, kendisini uyumsuz kısımların önünde bulundurur ve eski bir türü feda etmesi ya da yeni bir türü reddetmesi gereklidir. Üstelik, bunun gibi karmaşık yapıdaki yöntemler de zararlı olur, bu bakımdan mevcut enerji seyreltilir.”4
Bu anlamda, insanlığın son demlerinde başka türlerin kendi hâlinde ortaya çıkabilmesi Aîné gibi bir yazarda mümkündür. Doğanın denge içinde uyumlu olması, canlıların kendi aralarında sınanmaları ve yeni başka türlerin açığa çıkabilmesi gibi değişken görüşlülük5, varyasyonların çeşitliliğini de ortaya koyar. Bu konu, canlıların yeryüzünde mücadele verip birbirlerine acımadan karşı koymalarına benzer ve öyle ki, hiçbir canlı suçsuz konumda olmaz. Denge bozulduğunda doğa devreye girip yaşamı bile alt üst edebilmektedir. Dolayısıyla modern bilimkurgunun en ayırt edici özelliklerden biri de yüzleştirme etkisiyle bilimi tekrardan sorunsal boyuta indirgemek, özdeşliği bünyesinde barındırmamaktır. Tarih öncesinin de buradaki konumu, yazarın bir problemi ele alması ve hiçbir şekilde, eş değeri bilimle yansıtmamasıdır. Analog gibi sürekli değişken, farklı kabiliyetleri ve organizmalarıyla insanlığa kafa tutabilecek bir bilimi ortaya çıkarmaktır. En küçük belki de gözle görülemeyecek kadar bilinmeyen bir fenomen bile, insanlığın başlangıcı ya da sonu olabilmektedir.
XIX. ve XX. yüzyıl dönemi, Fransız popüler roman uzmanı Daniel Compère, “İnsanlığın sonu, başka bir türün ortaya özgürce çıkmasıdır6” görüşüyle bu açıklamayı doğrular niteliktedir. Çünkü zamanın paradoksal bir kaynak oluşturduğu ve kaynağın olayları önceden tahmin edebilmek gibi özelliği olduğu için modern bilimkurguda bu yöntem çoklu projeksiyondur. Ancak yöntem, küçük olanın büyütülerek gelecekte kullanılması anlamına gelmez. Şimdiki zamanı, geçmiş ve geleceğin merkezine yerleştirerek filtreleme görevini üstlenmektir. Aîné’nin yaptığı da tam da budur. Öyle ki, Les Xipéhuz (1887) eserinde, okurun ilk homo-sapiensleri insancıl olmayan minerallerden tanıyabilmesi ve Bahûn’un kitabında bahsedilenlerin aslında binlerce yıl önce yaşamış ilk bilim insanını çağrıştırması, bir medeniyetin tanınmasına vesile olmuştur. Bilgin bir lider gibi toplumu bilinçlendirerek aslında Dünya’nın varlığını kanıtlamıştır. Özellikle modern bilimkurgu için Aîné’nin bu eserine değinmemizin sebebi, yeni formların açığa çıkarak insanı yönetebilecek duruma gelebilmesi ve insanlık öncesi ve insanlıktan beri süregelen daimî savaşın boyutunu göstermektir. Doğa, bilinmeyen türlerin hassasiyetiyle içgüdüsel olarak uyarımlarda bulunduğundan, bu uyum insanlığın değişmesinde altın bir değer olarak görülse dahi yer değiştirenin başka bilinmeyen canlı türleri olduğu aşikârdır. Aîné bu anlamda, insanlığın sonu gelse dahi bu aciz canlıların değişmeyeceğini gösterir. Çünkü sorun, yarının problemi değildir. Gelecek insanının varoluşundaki psikolojik ve ruhani davranışların, bilinmeyen tarafıyla yüzleşmesidir.

Fransızca’da nébulaire olarak karışık ve belirsiz bir hava yaratan modern bilimkurgu, anlamayı ve anlaşılmayı zor kıldığı için anticipation yani tahmin etme okur açısından daha güç duruma gelir. Ele aldığı her bir türün açıklamasını bilimsel olarak verdiği için okurun dikkat etmesi gereklidir. Bilinen ve görünen canlılarla ilgilenmek, bilinmeyene göre eterik bir anlam kazandırır, ancak hassas ve uhreviliğin olmadığı dünyada hayal gücünün zenginliği de bir o kadar güçlü duruma gelir. Çünkü üslupsal bir olaydan ziyade temsiliyetçi görüşle dili açık olarak okurla yüzleştirir. Evrim, mineral ve organik dünyanın karışımı gibi çelişkili ve çoklu koşullara bağlıdır. Çoğulculuk da evrenin döngüsünü aydınlatır. Organizmaların kalıtımsal değişimleri, yeni türlerin gelişimleri sürekli aktarım hâlindedir. En uygun olan yani üstün direnç gösterebilen herhangi bir canlı türü, en zayıf olanını elediği için doğal seçilimi gerçekleşir.
Rosny Aîné gibi bir yazarda hem Darwin hem de Lamarck’ın evrimsel görüşleri hâkim olduğu için anlaşılması gereken en temel nokta, bilinmeyen bir organizmanın bile değişime uğrayıp başka diğer organizmalarla mücadele edebilmesi yönündedir. Atasal formların bir gün ortalıkta dolaşıp evreni değiştirebileceği yönündeki izlenimiyle canlının savunma mekanizmasının nasıl gerçekleşeceğine dair uyarı belirtir. Sadece belli başlı türlerin teklik uyumuyla gözükmeyip zaman boyutu da eklenir ve organik canlıların yanında inorganik bazlı canlıların da bu süreçte değişimleri olur. Yazarın başta belirtilen eserinde, inorganik türlerin nasıl doğup, büyüyüp, geliştiklerini Bahûn’un gözlemlerine dayanarak açıklaması, anlatının yazarın ağzından değil de Bahûn’un gelecek nesillere ışık tutmasını istediği için yazar kimliğinden daha çok, bilge bir insana toplumu aydınlatmak için görev niteliği yaptırır. Formların kendi kendine üreyebilmesi, mineral dünyayla yüz yüze gelmesini de belirtir. Öyle ki artık canlıların dünyası mı yoksa mineral dünyanın mı mevcut olacağına dair yorum yapmak kafa karıştırıcıdır. Çünkü özünde, başka dünyaların mümkün olabileceğini bir kez daha kanıtlamaya çalışır.

Değişen her şey öylesine ya da başıboş olarak gerçekleşmez. Tüm eylemlerin bir amacı olduğundan, başka dünyaların mümkün olabileceği üzerine kafa yoran Aîné, bilimsel bağlantıyı anlamak açısından ölümü bile tek bir gösterge gibi algılamaz. Ölüm, varoluşsal durumla normale indirgenir. Ancak kaderimiz, sadece tek bir sebebe bağlı kalmış olsaydı özdeşlik burada korkutucu boyuta ulaşırdı. Çünkü belirsiz ya da tanımlanamayan duygu hâkim olduğu için gerçeklik muazzam bir içgüdüyle yıkılma olasılığımızın artmasını sağlardı. Bu durum netliğin daha inandırıcı olduğunu ve ölümün yabancı olmadığını bir kez daha gösterirdi. Sonuçta bilincimizi uykuda ve ölümdeki bir inanış gibi algılardık.
Edebiyattan farklı olarak Fransızca paralittérature terimi, bilimsel konuları ortaya çıkarma düşüncesiyle hareket eden bir yazarın edebi üslubunu tam da bu noktada yansıtır. Edebiyatın alt türünden ziyade Fransızca’da déchet yani gözden düşme gibi bir anlama gelen terim, kurguyu, gizemi, lirik anlatımı, dilin marjinal tarafını yansıttığı için edebiyattan ayrılmaktadır. Çünkü dili tekrardan düzenleyip yeni anlamlara kapı aralar ve tüm ifade kalıplarını içine aktarabilen karmaşık problemleri sormaya meyilli, zengin içerikli anlatımı tercih eder. Edebiyat sadece karakteristik, yazılı ve sözlü anlatımı içeren, tek tür anlam karışıklığına yol açtığından paraliteratür, dilin geride kalan her şeyine çok fazla soru sorar, fakat az cevap vererek ele alır. Flaubert’in Madame Bovary eserindeki gerçeklik ve ahlaki değerlerin sorgulanması, Alain Robbe-Grillet’in La Jalousie’ndeki anlaşılmazlık, kelime oyunları ve kamera açılarındaki farklılıklar, Claude Simon’un Le Tramway’da iç içe geçmiş parantezli anlatımların çokluğu gibi karmaşıklık ve daha nice eserler…

Nasıl ki edebiyat özünde estetiksel bir boyuta gelebilmek için uğraşlar verebilen bir sanatsa, modern bilimkurgu da bu sanat, karışıklık yaratabilecek üst düzey sorulara sert bir tavır sergiler. Çünkü artık edebiyatın duvarlarını yıkabilecek, sınırlarının dışına çıkabilecek bir üretim modeli oluşturur. Paraliteratür de burada devreye girerek bilimkurgu ve modern bilimkurgunun içine sızar. Çünkü bilimkurgu, fantazya, gizem gibi türler edebi olmadığı gerekçesiyle bilindiğinden genellikle bu terimle benimsenir. Ancak bilimkurgu hangi özelliğine göre edebi değer taşımaz? Modern bilimkurgu için de bu soru geçerli midir? Kurguya dair her türün edebi olduğunu söylemek yanlış algılanmamalıdır. Burada söz konusu bir roman, otobiyografi, biyografi, fanzinler veya diğer yazılı metinlerin edebi yönü olmasaydı, türlerin ne anlama geldiklerini, hangi dönemlere hitap ettiklerini, yazarın hangi amaçla eserini yazdığı anlaşılmazdı.
Bu açıdan “neyi, neye göre ayırt etmek daha doğru olur” sorusu, edebi değer taşımasından daha öncelikli olmalıdır. Rosny Aîné’e göre bu durum, bilimselliğe sınır koymadan yoğunlaştırıcı özelliğini kullanması, aynı zamanda yorum yapmayı da zorlaştırmasıdır. İngiliz yazar Kingsley Amis (1922-1955), modern bilimkurgunun bu özelliğini şu şekilde belirtmiştir: “Modern bilimkurgu türün tehditkâr yaklaşımlarıyla ilgilenmez, mevcut dünya dışıyla iletişim kurar ancak zorlukları tam anlamıyla aşılamaz eğilimdedir.”7 Bilimkurgu her şeyden önce uyarıcılığıyla dikkat çekse bile modern bilimkurgu gerçekçi gibi gözüken kurgusal anlatıma sahiptir. Bu anlatım bir nevi, bilimkurgunun macera tarzındaki anlatılarından sıyrılır. Daha farklı bir evrenin anlaşılmaz yönlerini açığa çıkartır. Söz konusu doğanın üstünlüğü, insanın aciz kimliğinden daha önemlidir. Yeniden insanlığa bir çağrı niyetindedir. Bu yüzden estetiksel yönüyle, edebi olamama gibi bir özellik gösteremez.
Modern bilimkurgu, bilimsel tahmin etmeye dayalı gelişimini toplumsal ve bilimsel keşiflerin sonuçları olarak değerlendirdiğinden, bilimin kendi bünyesinde bilinmeyen olasılıkların tekrardan gün yüzüne çıkarılması anlamına gelmektedir. Farklılıklar ve varyasyonlar, yaşamın bel kemiğini oluşturacağı için insan, başka varlıklar aracılığıyla yenileşip yer değiştirecektir. Çünkü güzergâh varoluşun el değmemiş topraklarına gittikçe yayılıp nüfuz edecektir. Böyle bir durumda ise deneyim, kurgunun belirsizliğine hâkim olacaktır.
Dipnotlar:
- La Préhistoire ↩︎
- Anticipation Catasthrophiste ↩︎
- Le Pluralisme ↩︎
- “L’organisme idéal combinerait le maximum de conservation avec le maximum de renouvellement. Nous n’avons aucun moyen de déterminer ces maxima: continuellement, l’animal se trouve devant des éléments incompatibles, et il lui faut ou sacrifier une forme ancienne ou renoncer à une forme inédite. De plus, tels modes de complication seraient nuisibles, en ce sens qu’ils dilueraient trop l’énergie disponible” (Aîné,1922:182-183). ↩︎
- Protéiforme adındaki bu terim, çeşitli, çoklu ve değişken anlamlarıyla aslında yazarın kendisinin de bu özelliklere benzediğini, teklikten ziyade perspektif görüşleriyle bilimi her yönüyle yansıtabilmenin doğruluğunu açıklar. ↩︎
- “La fin des hommes est contemporaine de l’émergence d’une autre espèce” (Compère,1986:33).
Bu alıntı, Europe Littérature Mensuelle, H.G. Wells – Rosny Aîné (1986) adlı derginin, La Fin des hommes bölümünde incelenmiştir. Europe littéraire mensuelle. H.G. Wells- Rosny Aîné. Vol. 681-682, no.681-682, 1986, pp.29-36 ↩︎ - “La science-fiction moderne tend à se desintéresser de menaces de ce genre. Converser avec un extra-terrestre présente cependant des difficultés qui sont littéralement insurmontables” (Amis,1960:20). ↩︎
Kaynakça:
- Aîné, R. (1922). Les Sciences et Le Pluralisme. France: Librairie Félix Alcan.
- Amis, K. (1960). L’Univers de la Science-Fiction. France: Petite Bibliothèque Payot.
- Wells, H.G., Aîné, R. (1986). Europe Revue Littéraire Mensuelle. Vol. 681-682. No. 681-682. P. 224.
Hazırlayan: Ceren Karaca
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
