bilimkurgu kulubu

Araştırma spekulatif edebiyat sanat

Tarih: 6 Mayıs 2021 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Yabancılaştırma Sanatçısı Olarak Spekülatif Yazar #1

“Şairin ödevi, gerçekten olan şeyi değil, tersine olabilir olan şeyi, yani olasılık veya zorunluluk kanunlarına göre mümkün olan şeyi ifade etmektir.”

Sanatın amacı nedir? Berna Moran‘a göre, “Bir sanat olayında rol oynayan dört unsur vardır: Sanatçı, eser, okur ve bunların içinde bulunduğu dış dünya (toplum).” Görüldüğü üzere sanatın bütün odağı bu dört kavram çevresinde şekillenmektedir. Sanatın toplum için olduğunu savunan kişiler, sanatın toplumsal ilişkileri ve durumları aktaran bir ayna olduğunu düşünürler. Onlara göre sanat olanı aktarmalıdır, sorumluluğu budur. Sanat için sanat diyenler, eserin niteliğinin sanatın tamamına değer kazandıracağı fikrinden hareket ederler. Sanat eseri sanatı gönendirmek içindir. Sanatçının sanatın odak noktası olduğunu söyleyenler ise, yapıtın duyguları aktarmaktan başka görevi olmadığını düşünür. Sanatçının asıl amacı kendine yöneliktir, yani içseldir.

Fakat modern edebiyat anlayışı ortaya yeni bir etmen olan okur merkezli okuma, dördüncü unsur olarak en yeni veçhedir. Bu yaklaşım bilhassa postmodern anlayışla birlikte yazardan ve diğer etmenlerden ziyade okuru odağına alır. Yine Berna Moran’a göre, “Bu defa sanatın özü okurda (dinleyicide, seyircide) uyandırdığı estetik zevk veya heyecanda aranır. Nihayet, sanatın özünü eserin başka şeylerle ilişkisinde değil de doğrudan doğruya eserin kendisinde arayan biçimci kuramlar var. Bunlara göre sanat eserini diğer yapıtlardan ayıran özellik, sanat eserlerine özgü bir yapıdır.” Bu yapı, sanatın işlevselliği meselesinde karşımıza çıkmaktadır. Klasik anlayışta sıklıkla denk geldiğimiz durağan yapının ve hâkim anlatıcının varlığına karşın soruları okurla birlikte yanıtlayan modern anlayış, aynı zamanda felsefe ve tarih anlatıcılığının boşluklarını da doldurmayı başarıyor.

Platon, hocası Sokrates’ten hitabet konusunda hatırı sayılır deneyim kazanmıştır. Zeki bir hatip, güçlü bir kişiliktir. Devlet adlı kitabında dönemini tahlil ederken ideal toplumun nasıl ortaya çıkacağı meselesine değinir sık sık. Sanat özelindeki yorumları ise bu gelişme odağında karşımıza çıkmaktadır. Mağara alegorisinde idealar dünyası ve gerçeklikle ilgili saptamalar yapan Platon, sanatın gölgelerinin taklidi ya da başka bir deyişle yansıması (mimesis) olduğunu düşünür. Zaten insanlığın gerçek saydığı bir yanılsamadır, gölge sandıkları gerçeğin birer yansımasıdır; o vakit yansımanın yansımasına kıymet biçmek irfanın suyunun suyuna hürmet etmek gibidir. Dolayısıyla faydasız görmesinin yanı sıra, yanıltmaya meyyâl bir çekiciliği olduğundan zararlı olduğunu da düşünür. Bu sebeple sanata karşı takındığı tavır despot ve kontrolcüdür. İyi sanat, faydalı sanat ancak toplumsal fayda gözettiği ölçüde mümkündür.

Aristo ise hocası Platon’dan farklı düşünmektedir. Onun nazarında sanatın gerçeği doğrudan yansıtmaması gerekir, zira bu yalnızca tarih yazımıdır ve sanatın asıl işlevi gerçeği değil gerçekleşebilecek olanı anlatmasıdır. Bunu da hayata dair ayna görevi görmekten ziyade gerekli bulduğu kısımları seçip geri kalan bütün detayları atarak yapar. Böylece bir heykeltıraş edasıyla yaşamın içine gizlenmiş olanı sezerek ortaya çıkarıp sunar. Çehov’un tüfeği örneği bu noktada aklımıza. Çehov’a göre, bir sahnede tüfek görünüyorsa onun mutlaka işe yaraması gerekmektedir. Objenin sunumu açısından bu gereklidir. Aksi takdirde gereksiz bir detay olacaktır. Zweig’ın klasikleri bile kısaltmak gerektiği yönündeki sözü boşuna değildir bu açıdan bakıldığında. Sanat, hayatın konsantre edilmiş bir hâlidir ve sanatçının kıymeti sezgileriyle sunduklarının bize kattıklarıdır.

Yine Aristo’ya göre sanatçı, “Platon’un sandığı gibi bizi gerçeklikten uzaklaştıran, sahte bilgiler sunan bir adam değil, bize hayatı açıklayan bir adamdır.” Sanatçının gerçeklik algısı diğer insanların algısından farklıdır. Sezgileri yansımanın yansımasından ibaret değildir; bilakis yaşamın özüne inerek doğrudan ilhamının kaynağını oradan alır. İşlev konusuna gelirsek de, Aristoteles’in bu husustaki görüşü yine farklıdır. Bu bağlamda sanat eseri olarak tragedyanın önemine değinir ve bahsi geçen kaynaktan aldıklarını izleyiciye aktarmasının katharsis (arınma) sağladığını öne sürer. Böylece sanatın asli amacını vurgular. Bu doğrultuda dert edindiği konunun insanlığın ortak yazgısına dokunması meselesi öne çıkar.

Berna Moran’a göre; “Ortak tümelleri yansıtmanın bir gerekçesi daha vardır. İnsanlar arasında ortak olan yönleri yani zamana ve yere göre değişmeyen genel tabiatı konu edinen yazar, herkesin her çağda okuyup tadına varabileceği konuları seçmiş olur.” Burada kastedilen husus, bahsi geçen konunun herhangi bir kültürel öğeye sahip olsa bile özü itibariyle tüm insanlığa hitap edebiliyor olması gerekliliğidir. Burada Dostoyevski örneğini ele alabiliriz. St. Petersburg’ta meydana gelen kurgusal olayların yaklaşık yüz elli yıldır ilgiyle okunuyor olması dikkat çekicidir. Benzeri şekilde Frankenstein ve Denizler Altında Yirmi Bin Fersah gibi örnekler de böyledir. İnsana dokunan, insana dair söylemin üzerine inşa edilen ve bu bağlamda meramını dillendiren metinler zamandan münezzeh hâle gelmektedir.

Poetika’da Aristo; “şair… nesneleri nasıl olmaları lâzım geliyorsa, o şekilde tasvir etmelidir,” der. Dolayısıyla Aristo’ya göre edebiyatın değeri kısmen eğitici olmasından gelmektedir. Ancak bu eğiticilik bilgisel anlamda, yani hayatı, gerçekliği okura göstermek anlamındadır. Aristo’nun yaşadığı çağda edebiyatın tek işlevi bilgi vermek değildi, ayrıca ahlâki ders vermek gibi bir sorumluluğu da bulunuyordu. Fakat bunu nasıl yapacağı meselesi bugün bile tartışmalı vaziyette. Kötü olayları, durumları veya kişileri göstermemek bir seçenek olabilir. Edebiyat edepten geliyor nasıl olsa, edebe aykırı şeyleri yanıtmaması daha erdemli bir hareket olacaktır.

Fakat dünyanın gerçeği nettir. Dışarıda yalnız erdemli, iyi insanlar yer almaz, kötüler de vardır. Yazarın özgürlük alanı da bu meseleyi ne ölçüde eserine yansıtacağı mevzuuna bağlıdır. Yine örnek verecek olursak, tragedyalar insanların zaaflarına, kusurlarına sahnede ayna tutarak kaçınılması gereken kötülükleri göstermekteydi. Hayata içre ne varsa sahneye yansıtır ve eylemin bedelinin ödenişini, yani suçun cezasını buluşunu göstererek adaletin tecelli edişini ortaya koyar. Gerçi hayatın sert kurallarının buna her zaman müsaade etmediği aşikar. Kötülerin cezalarını bulması ya da iyilerin kazanması pek akla yatkın değil. Yine de edebiyatın bir işlevi olacaksa, bu kötülüğün gözden kaçırılması değil ona dair bir şeyler söylemesiyle bağlantılı olmalıdır.

Roma İmparatorluğunun en parlak dönemleri M.S. 1. yy’dır. Devlet zirveye ulaşmış, tıpkı Osmanlı’nın Kanuni dönemi gibi müreffeh bir noktaya ulaşmıştır. Devrin en parlak şairlerinden olan biri Horatius (İ.Ö. 658) ise bugün hâlen saygıyla anılmaktadır. Zira sözleri çağının ötesinde bir tesire sahiptir. Örneğin “quid rides? mutato nomine, de te fabula narratur,” der: “Neden gülüyorsun? Adı değiştir; anlatılan senin hikâyendir.” Bu söz tragedyalardan günümüz anlatılarına değin anlatıcılık geleneğinin adeta bir özetidir. Berna Moran’a atıfla anlatıcının ortak tümelleri anlatmasının önemi burada da önümüze çıkar. Homo Narrans’ın, yani anlatıcı insanın bütün zaman çizelgesini ve dolayısıyla gayesini gözler önüne sermektedir. Böylece evrensel yaklaşıma sahip yapıtın değerini belirleyenin, her insandaki farklı tezahürü olduğunu gösterir.

Horatius, Ars Poetika adlı eserinde sanatın iki işlevi üzerinde durur: Zevk vermek ve eğitmek. Ona göre iyi bir eser hem zevk vermeli hem de eğitmelidir. Rönesans’ta ve neoklasik çağlarda da bu iki işlev şart koşulmuştur. Söz konusu zevk ne kadar ince ve yüce olursa olsun sanatın tek amacı olarak ileri sürülürse, bu amaç sanatın önemine yakışmayacak kadar ciddiyetten yoksun, önemsiz bir amaç olurdu. Onun için sanatın sadece zevk verici ya da eğlendirici olduğunu savunanlar çok azdı. Sanatın asıl amacı eğlendirerek öğretmekti. Yani Homo Ludens’in oyun ihtiyacını karşılamak… Rönesans eleştirmeni ve şairi Sir Philip Sidney’e göre sanat yansıtmadır ve amacı eğlendirerek eğitmektir. Onun nazarında insanlara, doğru yaşamasını öğretecek bilgilerin arasında en önemlileri ahlâk felsefesi ve tarihtir. Ancak her ikisi de belli noktalarda noksanlar barındırmaktadır. Zira, felsefe kuramsal olduğu için sadece birtakım soyut kurallar çerçevesinde hareket eder ve bu tutumundan ötürü etki alanı dardır. Tarih ise tam tersi biçimde somuttur, canlıdır, ama alanı dardır ve yalnızca olmuş olanı anlatarak olması gerekeni bildirmez; çünkü insanlara örnek teşkil edecek, onların ders olacağı olayları ve durumları uyduramaz.

Yine Berna Moran’dan referansla cevaplayacak olursak, felsefe ve tarihin eksik yanlarını tamamlayarak yararlı taraflarını kendinde toplayan sadece edebiyattır. Edebiyat hem olayları somut hale sokmakla felsefenin kuruluğunu ve soyutluğunu giderir hem de olması gerekeni telkin etmekle tarihin noksanlarını giderir. Ayrıca tarih gerçeği söylemek zorunda olduğu için insanlara fena örnek olacak olayları da nakleder. Oysa sanatçı olayları kendi yarattığı için iyiyi daima ödüllendirip kötüyü cezalandırabilir. Bundan ötürü edebiyat eğitme bakımından felsefe ve tarihten daha etkilidir. Yabancılaştırmadan kasıt da tam olarak budur. Gerçeğin katmanları arasında farklı pencereler açarak zihni özgürleştirmek.

Bilimkurgu ve genel itibariyle spekülatif kurgu ise, bilhassa geleceği anlamak ve yorumlamak için ideal anlatı örnekleridir. Distopyalar toplum mühendisliğinin ve inşasının bütün yönlerini sunarlar. Teknolojik araçlar ve gelişmelerinin potansiyel etkilerine dair sahip olduğumuz fikir parçaları, yine bilimkurgu eserlerinin öngörüleri ile bir bütüne ulaşır. Hassaten öngörünün yanı sıra bilimkurgunun parlak fütürist mekânlar ve aletle icat etmekten ötesini olduğunu da okuyunca anlarız. Anlatılana bıyık altından gülenlerin atladığı şey güldüklerinin haddizatında kendi hikâyeleri oluşudur: Şu durumda akla Hasan Boynukara’nın Horatiusvari şu sözü gelmektedir: “Şayet çağı okuyamazsan, çağ döner senin canına okur.” O halde gülmeye devam!

Kaynakça ve İleri Okuma:

  • Aristoteles, Poetika, Çev. İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi, 1987, İstanbul.
  • Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.
  • Horatius, Ars Poetica – Şiir Sanatı, Çev. C. Cengiz Çevik, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019, İstanbul
  • İsmail Gezgin, Homo Narrans: İnsan Niçin Anlatır? Mit, Masal ve Hikayenin Arkeolojisi, Redingot Kitap, Aralık 2020, İstanbul.
  • Johan Huizinga, Homo Ludens, Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, Mart 2021, İstanbul.
  • Stefan Zweig, Dünün Dünyası, Çev. Kasım Eğit & Yadigâr Eğit, Can Yayınları, 2019, İstanbul.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...