stranger-things

Beşinci Sezonuyla Stranger Things

2016 yılı. Aziz Yıldırım hâlâ Fenerbahçe başkanıydı. Donald Trump henüz ABD Başkanı seçilmemişti. 2016, özellikle Türkiye için sarsıcı bir yıldı. Ve o gün; 15 Temmuz 2016’da Stranger Things‘in ilk sezonu yayımlandı. Ve bugün üzerinden yıllar geçti. Sonunu görmek için yıllarca bekledik. Neler neler değişti, bazımız gençliğini bile yitirdi geçen zamanla. Hawkins’in o küçük kasaba havasında, 80’lerin nostaljik sarmaşıklarıyla bezenmiş bu masal nihayet bitti. 2016’nın yazında başlayan o büyülü yolculuk, 2025’in Noel günü sona erdi. Peki ne bulduk karşımızda?

Stranger Things‘in 5. sezonu, bir final olmanın verdiği sorumluluğu taşıyamıyor. İzlerken sürekli şunu düşünüyoruz: “Bu hikâye böyle bitmemeli ama böyle bitiyor işte.” Evet, yayımlandığı an server’lar çöktü, tüm ülkelerde Top 10’e girdi ama güldürmedi. Özellikle de ikinci kısmıyla. Üstelik bu sadece hikâyenin kendisiyle ilgili bir sorun değil. Dizi, bir içerik fabrikasının kurbanı oldu. Netflix’in “daha fazla, daha uzun, daha çok” mantığının altında ezildi.

Gelin somut bir şeyden başlayalım: Bölümlerin süresi. Saatlerce süren bölümler var karşımızda. Ama ne anlatıyorlar bu kadar uzun süre? Karakterler konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor… Açıklama yapıyorlar. Duygusal konuşmalar. Daha fazla açıklama. Tam anlamıyla bir kıyamet kapıda, Upside Down Hawkins’i yutmak üzere ama sanki zaman durmuş. Herkes planlarını anlatıyor birbirine. Biri kalkmış, “Şunu yapalım,” diyor, diğeri, “Evet ama şöyle olursa daha iyi olur,” diye karşılık veriyor, üçüncüsü, “Peki ya bu?” diye soruyor… Bu arada, finaldeki kötü adam öldükten sonra bile neredeyse bir saat daha izliyorsunuz. Lord of the Rings tarzı epiloglar, herkes mezuniyet töreninde, herkes hayatına devam ediyor. D&D sahnesi güzeldi ama gerisine gerek var mıydı gerçekten? Bir de Duffer’lar üzgünüm ama siz Tolkien değilsiniz, onun gibi hayat boyunca hatırlanacak cümleler yazamazsınız, sadece laf kalabalığı yapıyorsunuz.

Şişkinlik sadece süreyle de sınırlı değil. Karakter sayısı da kontrolden çıkmış durumda. Holly Wheeler, daha önce arka planda kalmış bir çocuk, birdenbire ana hikâyeye yerleştiriliyor. Yeni karakterler ekleniyor. Ve tüm bunlar olurken Eleven hikâyenin kenarına itiliyor. Dokuz yıldır onun hikâyesini izledik, Brenner’ın istismarından kurtulma, güçlerini anlamaya çalışma, bir insan olarak var olma mücadelesini. Beşinci sezon onun zafer turu olmalıydı. Ama ne görmüş olduk? Will’in hikâyesi. Will öne çıkarıldı, Eleven geri planda bırakıldı. Noah Schnapp‘ın başarısını küçümsemiyoruz ama Millie Bobby Brown‘ın o kadar yıldır taşıdığı bir hikâyenin finalinde bu dengesizlik hayal kırıklığı yaratıyor. Tabii ki Derek güzel bir eklentiydi, Will de coşmalıydı ama Will’in öne çıkmasının ana hikâyeye bir etkisi olmadı ki sezonunu ikinci yarısında.

Karakterlerden bahsetmişken, bir de şu soruyu soralım. Mike, Lucas ya da Dustin ne yaptı bu sezon? Hatırlamakta zorlandınız değil mi? Çünkü onlar da kenara itildiler. Klasik karakter gelişiminden çok, bir “içerik üretim makinesinin” gereklerine uygun şekilde geniş, sığ karakterler hâline geldiler. Madem böyle uzun bölümler olacaktı, madem iki sene sürdü bu yapım, kesinlikle bu sezon yazımı için daha uzun süre ayrılmalıydı. Çok boşluklu, sanki esas kurgu ve final değilmiş gibi hissetmekten kendinizi alamıyorsunuz. Tempo sorunu da başka bir yara. Kritik anlarda, karakterler duygusal konuşmalar için duraksıyor. Max, Vecna’nın zihin dünyasından kaçarken bile Holly ile uzun bir diyalog için duruyor. Kaçış kapısı önünde! Ama hayır, durup konuşmak lazım. Çünkü duygusal anlar, anlatı ivmesinden önce geliyor artık. Bu seçimler, bölümleri hem şişirmiş hem de garip bir şekilde aceleye gelmiş hissettiriyor.

Üretim kalitesinden de bahsetmek gerek. Birinci sezondaki o samimi, gerçekçi görsellikten eser yok. Aşırı aydınlatılmış setler yapay görünüyor. Çok pahalı bir sezon ama bütçe ekrana yansımıyor. “Netflix look” dedikleri bu olsa gerek. Pahalı ama ucuz görünen, parlak ama içi boş. Upside Down sahnelerindeki duvarlara ne demeli? Yapıştırılmış plastikler gibi görünüyorlar kimi zaman. Bazı setler amatörce hazırlanmış hissi veriyor. HBO’nun “It: Welcome to Derry“sine ya da Apple TV+’ın “For All Mankind“ine bakın, sonra bir de Stranger Things‘e bakın. Fark bariz.

Vecna bile influencer modunda, iki bölüm arası Mounjaro kullanmış ve aşırı fitleşmiş gibi. Bir de motivasyon videoları izlemiş olacak ki son dövüşe de demogorgonlarsız giriyor. Ben tek siz hepiniz modunda. Ah bir de Eleven’ın, internet tabiriyle Sünger Bob‘dan Squidward’a benzemesi sorunu var. Millie Bobbie Brown röportajlarında bile aşırı mimik kullanan biriyken nedense bu sezon ona sanki birileri, “Hep tuvaletin varmış ve tutman gerekiyormuş gibi bir ifade takın” demiş sanki, sadece bakıyor. Hiçbir duygu belirtisi yok bu sezon. Fazla stereoid basmışlar gibi. Mind Flayer’ın birdenbire tekrar ana kötü adam olması da sinir bozucuydu. Dördüncü sezon, Vecna’yı çok iyi inşa etmişti ama son anda “aslında asıl kötü Mind Flayer’dı” denilip geçildi. Pahalı görünümlü bir CGI canavarı, gerçek bir tehdit hissi yaratmadan ekranda dolaştı durdu. Yani açıkçası Mind Flayer üçüncü sezonda kalmıştı artık, onun üzerine Vecna gelmişti, Vecna’nın üzerine de başka bir karakter gelmeliydi. Mesela nerede Will’in çizdiği o ejderha? Nerede D&D yapısına göre gelebilecek diğer kötüler?

Stranger Things bir zamanlar samimi, sıcak bir hikâyeydi. Küçük kasabada birkaç arkadaş, bilinmeyen bir dünyaya karşı mücadele ediyordu. Şimdi bir franchise oldu. Spin-off’lar geliyor, reboot planları yapılıyor. Ve finali bile üç parçaya bölünüyor. Son bölüm bir film misali sinemalarda vizyona giriyor. Neden? Çünkü Netflix böyle istiyor. Pazarlama stratejisi bu. İşte hikâyeyi boşaltan da bu. Duffer Kardeşlerin kendisi bile diyor, yıllar sonra paraya ihtiyacımız olursa birleşip yeniden bir şeyler yaparız diye. Buffy the Vampire Slayer, 144 bölüm boyunca hayatta kalmayı başardı çünkü karakterlerini geliştirmeye devam etti. Stranger Things ise karakterlerini geniş ve sığ tuttu. Franchise mantığı. Karakterler değiştirilebilir olmalı, geniş kitleleri yabancılaştırmamalı.

Sonunda izleyici ne buldu? Tamamlanmamış bir hikâye. Spin-off’lar için malzeme bırakıldı. Pek çok soru cevapsız kaldı. Game of Thrones bile en azından tam bir hikâye anlattı. House of the Dragon olmasa da finali anlayabiliyorduk. Ama Stranger Things, sizi gelecekteki projelere yönlendiriyor. O kadar yarım ki, hayranlar gizli bir bölümün daha olduğuna dair inanca sürüklenebiliyor. Ekmek kırıntılarına koşturan kuşlar gibi, internet bir anda kapanış animasyonundaki olmayan ipuçlarını okumaya çalışan komplo teoricileri ile doldu. Herkes olmayan finali ve 7 Ocak’ı bekledi. Netflix ve Duffer Kardeşler için en aşağılayıcı olan da buydu işte. Hayranların finali beğenmedik demektense inanmaması ve en sonunda da yapay zekâ programlarıyla kendi finallerini yapıp paylaşmaları.

Aslında bu sadece Stranger Things‘in sorunu değil, Streaming çağının sorunlarından biri. 2016’da çıktığında, binge-watching kültürünün simgesiydi. Dokuz yıl, 34 bölüm. Diğer diziler bitmiş ama Stranger Things hâlâ devam ediyordu. Ve bu uzama, dizinin ruhunu öldürdü. Üzücü. 2016’nın yazındaki o saf, nostaljik zevke geri dönemiyoruz. O yaz, dünya bambaşkaydı. Brexit şoku yaşanıyordu, Trump henüz seçilmemişti, X hâlâ Twitter’dı. Ve Stranger Things, o travmatik dönemde tatlı bir kaçış sunuyordu. Şimdi ise o tatlı kaçış, ne yazık ki bir içerik fabrikasına dönüştü.

Ceren Demirkılınç

Ürün tasarımcısı. 10 yıldır yapay zekânın bilişsel gelişimi üzerine çalışmalar yapıyor. Teknoloji alanında çalışmayı, bilimsel gelişmeler üzerine düşünüp yazmayı seviyor. Robot hakları aktivisti. Çeşitli yerlerde öyküleri, kitap eleştirileri yayımlandı. Yaşamını kedileri ile seyahat ederek sürdürüyor.

İlginizi Çekebilir

xeno

Yarım Kalan Dostluk: Xeno

1982’de Steven Spielberg’in yönettiği E.T., insanlar ile uzaylılar arasındaki dostluğu beyaz perdeye taşıyan en etkili …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir