Sinema tarihinde kimi yüzler, rollerinin yanı sıra kişilikleriyle de yer eder. Jaye Davidson da onlardan biri. Sadece iki filmle geniş kitlelerin hafızasına kazınmış, sonrasında ise şöhretin ışığından hızla uzaklaşmış bir oyuncu o… The Crying Game ve Stargate gibi yapımlarla hatırlanan Davidson, atmosfere girdikten hemen sonra parlayıp gözden kaybolan meteorlar gibi kısa süreli bir sinema kariyerine sahip.
Jaye Davidson ya da gerçek adıyla Alfred Amey, 21 Mart 1968’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinde doğdu. Annesi İngiliz, babası Ganalıydı. Henüz iki yaşındayken ailesi İngiltere’ye taşındı ve çocukluk yıllarını Londra’nın kuzeyindeki Hertfordshire’da geçirdi. İçine kapanıklığı, androjin görünümü ve sıra dışı tarzıyla çevresindekilerin ilgi odağı olmasına rağmen yaşamı sıradan bir İngiliz gencininkinden çok da farklı değildi. 16 yaşında okulu bıraktı ve sonrasında çeşitli işlerde çalışmaya başladı. Bazen işsizdi, bazen de Walt Disney’in Londra ofislerinde maskotluk yapıyordu. Bir süre sonra ilgisi moda dünyasına kaydı; kostüm tasarımı ve stil danışmanlığı gibi alanlara yöneldi. Sinema kariyerinin başlangıcı ise tamamen bir rastlantıya dayanıyordu.

Hayatını değiştirecek olay, moda asistanı olarak çalıştığı 1990’ların başında gerçekleşti. O günlerde sosyal etkinlikler hayatının rutin bir parçasıydı. Ancak bu sefer kalabalığın içinde bir çift göz onu süzüyordu. Bu kişi, ünlü yönetmen Neil Jordan‘ın ekibinden yapımcı Stephen Woolley‘di ve Davidson’ın görünümünden etkilenmişti. Ancak Davidson, aldığı oyunculuk teklifini umursamayacak kadar sarhoştu. Neyse ki arkadaşı durumun ciddiyetini kavramış ve iletişim için Woolley’e bir telefon numarası vermeyi akıl etmişti. Ertesi gün gelen telefonla neye bulaştığını anladı. Arayan kişi ise The Crying Game filminin kast direktörüydü. Davidson, The Seattle Times’a verdiği bir röportajda o anı şöyle anlatıyordu:
“Teklifi aldığımda ne söyleyeceğimi bilemedim… Telefonu kapattım ve kahkahaya boğuldum. Bu fikir bana itici gelmişti. Hatta projeden iki kez vazgeçmeyi bile düşündüm.”
Verdiği tepki anlaşılabilirdi. Ne oyunculuk eğitimi vardı ne de böyle bir planı. Ancak hem ısrarlara karşı koyamadı hem de paranın yüzü sıcak geldi. Zira yedi haftada yıllık maaşının yarısını kazanma fırsatı doğmuştu. Tüm bu gelişmeler üzerine teklifi kabul etti ve başrol oyuncularından biri olarak filmin kadrosuna katıldı. 1992 yılında vizyona giren The Crying Game, Kuzey İrlanda siyaseti arka planında işlediği ırk, cinsiyet, milliyetçilik ve cinsellik temalarıyla büyük ses getirdi. Tabii çok geçmeden de Davidson’ın canlandırdığı Dil karakteri tartışmaların ve övgülerin odağına yerleşti.

İlk bakışta politik bir gerilim filmi gibi görünen The Crying Game, ortasında yer verdiği cüretkâr bir sahne nedeniyle gündeme oturdu. Söz konusu sahnede, Dil karakterinin aslında bir erkek olduğu ortaya çıkıyordu. Dönemin ana akım sineması için oldukça radikal bir sahneydi kuşkusuz. Kimi izleyiciler kandırıldığını düşünerek filmden nefret etti, kimi izleyicilerse Jaye Davidson’ın aldatıcı ve baştan çıkarıcı zarafetine alkış tuttu. Öte yandan sahne, queer sinema tarihinde de bir kırılma noktasıydı. Trans kimlik, ilk kez bu denli merkezî ve insani bir şekilde anlatılıyordu. Karakter karikatürize edilmiyor, bir fetiş nesnesi hâline getirilmiyordu.
Aslında yapımcılar, söz konusu “sürprizin” etkisini koruyabilmek için benzersiz bir strateji izledi. Film gösterime girmeden önce eleştirmenlerden “sırrı ifşa etmemeleri” rica edildi. Hatta Miramax’ın dağıtımcısı Harvey Weinstein, basına açık çağrılarda bulundu. Dönemin büyük sinema dergileri ve yazarları da bu etik çağrıya uydu, böylece filmin “sürprizi” uzun süre korunabildi. Tüm bu gizem atmosferi ve uygulanan strateji sayesinde tahminlerin üzerinde bir gişe başarısı elde edildi. Nihayet Jaye Davidson’ın performansı da hak ettiği övgüyü toplamaya başladı. Üstelik daha düne kadar herhangi bir oyunculuk deneyimi bile olmayan Davidson, kariyerinin ilk filmiyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterildi. Ödülü alamadı ama bir gecede Hollywood’un en çok konuştuğu isim hâline geldi.

“Tekrar sinema dünyasına dönmek istemediğime öylesine emindim ki, gelen teklifler için kapıyı bir milyon dolardan açıyordum. Nasıl olsa reddederler diye düşünüyordum.”
Her şey yolunda gidiyor gibi görünse de, Davidson şöhretin peşine düşme taraftarı değildi. Aksine, medyadan ve yoğun ilgiden rahatsızlık duyuyordu. Oyunculuğu bir meslekten çok, bir istisna olarak görüyordu. Hatta yeni teklifler gelmesin diye menajerini işten çıkarmış, bir milyon dolar gibi uçuk bir ücreti şart koşmaya başlamıştı. Ancak o dönem Hollywood’da yükselme hayalleri kuran Roland Emmerich, senaryosunu Dean Devlin‘le birlikte yazdığı Stargate filminde Jaye Davidson’ın da mutlaka yer almasını istiyordu. Zira Antik Mısır tanrısı Ra karakteri için biçilmiş kaftandı ve ne olursa olsun ikna edilmeliydi. Sonunda Emmerich amacına ulaştı ve filmin yapım şirketi bir milyon doları ödemeyi kabul etti. Artık Jaye Davidson’ın filmde oynamaktan başka çaresi kalmamıştı.
Filmin hikâyesine göre Ra, binlerce yıl önce Dünya’ya ayak basmış uzaylı bir yaşam formuydu. Ölümsüzlüğü ararken dünyalılarla karşılaşmış ve bir insanın bedenine girerek tanrılığını ilan etmişti. Davidson, bu kez tamamen farklı bir karakter portresiyle çıkıyordu karşımıza. The Crying Game‘in hassas ve kırılgan karakteri Dil‘i ardında bırakıyor, Stargate‘in güçlü ve gizemli tanrısı Ra rolüne bürünüyordu. Filmde fiziksel olarak hem maskülen hem feminen çizgiler taşıyan zarif ama ürkütücü bir varlık görünümündeydi. Etkileyici yüz hatları, durgun ama tehditkâr bakışları ve neredeyse tanrısal asaletiyle karakterin yarı mistik doğasını başarıyla yansıtıyordu. Ne var ki bu rol, Davidson’ın sinema dünyasındaki son ciddi projesi olacaktı.

Stargate’in ardından Hollywood’un dikkatle izlediği bir oyuncu hâline geldi. Ancak iki büyük filmde birden ulaştığı başarıya rağmen beklenmedik bir karar aldı ve oyunculuktan emekliye ayrıldığını duyurdu. Şöhretten hiç hoşlanmamıştı zaten. Sinemanın parıltılı dünyası ona göre değildi. Hazır dünyalığını da yapmışken asıl mesleği olan modacılıkta yoluna devam etmek istiyordu. Sonraki yıllarda Davidson, özellikle Londra merkezli markalar için çalıştı, stil danışmanlığı yaptı ve kamera arkasında kalmayı tercih etti.
Jiggery Pokery (BBC2 için çekilmiş bir TV filmi), Catwalk (moda belgeseli) gibi ufak tefek projelerde görünse de, bugün sinemadan uzak bir yaşam sürüyor. Röportaj vermeyi, medyada görünmeyi ya da geçmişiyle ilgili konuşmayı pek sevmiyor. Ancak her ne yaparsa yapsın, bilimkurgu ve Stargate hayranları kendisini asla unutmadı, unutmuyor…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
