War of the Worlds

War of the Worlds: Uzaylı İstilası Değil, Bir Hayatta Kalma Simülasyonu

Steven Spielberg imzalı War of the Worlds, 2005 yılında vizyona girdiğinde yanında büyük eleştiriler de getirdi. Spielberg’den şu bekleniyordu: derin karakterler, oturaklı ve mantıklı olay gelişimi, epik yapı, kahramanlık anlatısı, görkemli görsellik, insanlığa dair mesaj ve finalde ‘kazandık’ duygusu… Ne var ki film bireysel bir hikâye anlattı, dünyanın kurtarılmasına değil bir ailenin yaşama çabasına odaklandı ve aksiyonu cesaret değil panik anlatısı şeklinde gösterdi. Doğal olarak izleyici de bu kadar efekt, bu kadar kaos var ama bir şey anlatmıyor, diye düşündü. Oysa film zaten bunu amaçlıyordu. Anlatmak istediği şeyi, anlatmamak suretiyle bizlere aktarıyordu. Çünkü filmin asıl vurguladığı mesaj, küresel bir felaketin ortasında kalan sıradan insanların çaresizliğiydi.

Yapım, bir uzaylı istilası filmi gibi duruyor ama uzaylıların motivasyonu açıklanmıyor. Dünya devletleri sahneye çıkmıyor, liderler afili lafların edildiği toplantılar yapmıyor, askerî strateji yok, çözüm üretmeye çalışan bilim adamları ise ortalarda görünmüyor…

İşte bu sebepler yüzünden film, yıllardır yanlış yerden eleştirilen yapımlardan biri. Çünkü izleyicinin Spielberg’den beklediği şeyi yapmıyor. Epik bir insanlık destanı anlatmıyor, dünyayı kurtaran büyük aklı yüceltmiyor, bilimsel açıklamalarla rahatlatmıyor. Tam tersine, izleyiciyi bilinçli biçimde dar bir bakış açısına hapsediyor. Bu tercih filmin zaafı değil, omurgası. Karşımızda klasik anlamda bir uzaylı istilası filmi ya da uzaylılarla çarpışan insanlık öyküsü yok. Yalnızca çocuklarıyla yaşamaya çalışan bir adam var. Ve bu adam, dünyayı kurtaracak donanıma sahip değil.

Zaten film tam da bu yüzden onu odağına alıyor. Spielberg burada bilinçli bir küçültme yapıyor. Perspektifi daraltıyor. Uzaylıların nereden geldiğini öğrenmiyoruz. Ne istediklerini bilmiyoruz. Hangi ülkenin ne yaptığını görmüyoruz. Zira kahramanımız Ray Ferrier de bunlardan bihaber. Film, seyirci her şeyi bilmeli düsturunu reddediyor. Sıradan bir adam ne kadarını görebiliyorsa, ne kadarını bilebiliyorsa seyirci de o kadarını görüp biliyor. Ne eksik, ne fazla.

Aksiyon meselesi de yanlış okunanlar arasında. Filmde aksiyon çok ama bu aksiyon epik değil. Seyirciyi güçlü hissettirmiyor. Aksine sürekli kaçış var, sürekli gürültü var, sürekli yıkım var. Ama bu yıkımın içinde bir hedef, bir umut yok. Spielberg burada 2000’ler sonrası aksiyon sinemasının nereye çıkacağını erken bir örnekle gösteriyor. Âdeta züccaciye dükkânına girmiş bir fil misali bol yıkımlı, bol patlamalı ama nispeten zayıf bir öykü. Aksiyon arttıkça insan küçülüyor. Olay büyüdükçe karakter siliniyor. Ancak ilginç bir şekilde bu eksiklik, filmde istenilen ve işe yarayan bir durum.

Filmde o alıştığımız “ailede birlik olursa her şey aşılır” mesajı verilmiyor. Baba, oğul ve küçük kız zaten film başlamadan önce çatışma hâlinde. Aslında Dünyalar Savaşı, bu üçlünün çatışması. Uzaylılar ise bu Dünyalar Savaşı’nı yalnızca görünür kılıyor. Ray sorumluluktan kaçan bir adam. Oğul babayı değil, babanın temsil ettiği çökmüş yetişkinliği reddediyor. Küçük kız babasını seviyor ama ona güvenmiyor. Çünkü çocuklar laftan çok eylemsel tutarlılık istiyor. Filmin ilk yarısı boyunca bu üçlü aynı arabada gidiyor ama aynı dünyada yaşamıyor.

Ray’in dönüşümü de klasik bir kahramanın dönüşümü değil. Filmin başında sorumsuz bir adam olarak görülen Ray, sorumluluk aldıkça daha iyi bir insan olmuyor; daha tehlikeli bir insana dönüşüyor. Uzaylıya baltayla saldırıyor. Kendisini yakalayan tripodu el bombalarıyla patlatıyor. Kızını korumak için başka bir insanı elleriyle öldürüyor. Üstelik film bu anları zafer gibi sunmuyor. Öylesi bir dönemde yaşanan sıradan olaylar olarak gösteriyor. Çünkü burada verilen mesaj açık. Zor zamanlar güçlü ama acımasız insanlar yaratır.

Filmin en çok eleştirilen ve büyük hata olarak kabul edilen ayrıntılarından kamera meselesi de bu bağlamda okunmalı. Tripodların ilk çıkış anında, tüm elektronik cihazlar bozulmuşken ekranın önündeki bir adamın elinde bulunan dijital kameranın özellikle gözümüze sokulması aslında bir hata değil. Elektroniklerin çöktüğü bir dünyada kameranın çalışması teknik bir tutarsızlıktan ziyade anlatısal bir tercih. Çünkü çöken şey bireysel cihazlar değil, merkezî sistemler. Kitle iletişimi, ulaşım, elektrik vb gibi devlet sistemini temsil eden her şey çöküyor. Geriye yalnızca tanıklığı vurgulayan kamera kalıyor. Kamera bir şey yapmıyor. Kurtarmıyor. Savunmuyor. Yalnızca kaydediyor. Spielberg burada modern insanın felaket karşısındaki refleksini gösteriyor. Kaçmaktan ziyade bakmak, merakını gidermek… Tıpkı şüpheli paketi imha etmeye çalışan bomba imha ekiplerini izlemek için toplanan kalabalık gibi. Kamera güçsüzlüğün de simgesi. Görürsün ama değiştiremezsin.

Final de çoğu izleyici için yetersiz ve rahatsız edici. Uzaylılar insan aklına değil, doğayla yeniliyor. Büyük bir çözüm yok. Kahramanımız Ray dünyayı kurtarmıyor. Yalnızca kızını annesine teslim ediyor ve geri çekiliyor. Kızının gözünde kahraman olsa da bu, onu daha güvenli bir dünyaya götürmüyor. Kızı, kahraman babanın değil annenin yanında daha güvende. Film bu yönüyle babalığın bedelini gösteriyor.

Sonuç olarak War of the Worlds, sırtını efektlere dayayan içi boş bir aksiyon filmi değil. Savaşın ortasında bilgi eksikliğinin, sorumluluğun ve korkunun insanı nasıl dönüştürdüğünü anlatan sert bir hikâye. Spielberg burada seyirciyi rahatlatmayı reddediyor. Büyük anlatıları, büyük cevapları, büyük zaferleri bilinçli olarak dışarıda bırakıyor. Belki de film bu yüzden sevilmedi. Çünkü gerçek bir felakette kahraman olamayacağını izleyicinin yüzüne vurdu. “Yapabileceğiniz tek şey kaçmak ve yaşamaya çalışmak,” dedi…

Halil Alpaslan Hamevioğlu

İçsel yolculuğuna 1980'de Polatlı'da başladı. 80'ler ve 90'ların göbeğinde yetişti. O devrin her bireyi gibi bilimkurguyu video kasetlerden tanıdı. Sonra özel kanallar geldi. Hayal dünyası iyice genişledi. Eh, gerçek yaşamında da dünyanın içinden geçtiği dönüşümü gördü. Sovyetler'in bitişini, Berlin Duvarı'nın yıkılışını, popüler kültürün tüm dünyayı etkisi altına alışını... Bir gün okulu bitti ve hem gördüklerini hem de yaşadıklarını yeni nesillere aktarmak istedi. Öğretim görevlisi oldu. Gazi Üniversitesi’nde başlayan, Başkent Üniversitesi’nde devam eden öğreticiliğinde ülke sınırlarını aştı ve kendini Amsterdam Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde buldu. Yazmayı hep sevdi. Âşık olduğu bilimkurgu ile yazma hobisini ise burada birleştirdi.

İlginizi Çekebilir

Renaissance

Tech-Noir Bir Animasyon: Renaissance

Renaissance, 2006 yılında Fransız yönetmen Christian Volckman imzasıyla ortaya çıkan, animasyon ile kara filmin kesiştiği …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir